Yeni Dünya İklim Düzeni: Teknoloji üretimi, ham madde kontrolü ve ekonomik değer yarışı
- Biden’ın yeşil ekonomi stratejisi, köklerini iklimi sadece çevre değil; iş, gelir ve gelecek sorunu olarak gören mücadelelerden alıyor. "Green New Deal" vizyonu, temiz enerji yatırımlarını iyi ücretli istihdam ve iş garantisiyle birleştirerek Biden'ın dönüşüm politikalarını şekillendirdi.
- Yeşil dönüşüm, Çin'in güneş panelleri, elektrikli araçlar ve lityum bataryalardaki küresel liderliğiyle birlikte artık bir sanayi, teknoloji ve jeopolitik rekabet alanına dönüştü. ABD ve Avrupa için bu sektörler, çevresel olmanın ötesinde ekonomik ve stratejik birer kritik alan haline geldi.
- Riofrancos, "yeşil kapitalizm" fikrine mesafeli. Kapitalizmin sürekli büyüme eğiliminin ekolojik sınırlarla çatışacağını savunarak, çözümün sadece daha fazla yeşil teknoloji üretmek olmadığını belirtiyor. Ona göre asıl mesele; daha az kaynak tüketen, demokratik ve toplumsal ihtiyaçları merkeze alan bir dönüşümüdür.
BAHAR AVJÎN
İklim siyaseti son yıllarda önemli bir dönüşüm geçirdi. Eskiden temel hedef fosil yakıtlardan kurtulmak ve emisyonları azaltmaktı. Bugün ise yeşil dönüşüm giderek sanayi politikası, teknoloji yarışı ve jeopolitik rekabet meselesi haline geliyor.
Bu değişimin merkezinde Çin’in yükselişi bulunuyor. Çin; güneş panelleri, elektrikli araçlar ve özellikle lityum-iyon bataryalarda dünya lideri haline gelirken, ABD ve Avrupa bu sektörleri yalnızca çevresel değil, ekonomik ve stratejik açıdan da kritik görüyor. Böylece temel soru “Dünyayı nasıl kurtaracağız?” olmaktan çıkıp “Bu teknolojileri kim üretecek, hammaddeleri kim kontrol edecek ve ekonomik değer kimin elinde toplanacak?” sorusuna dönüşüyor. Yeşil kapitalizm ve iklim politikaları üzerine araştırmalar yapan Amerikalı siyaset bilimi doçenti Thea Riofrancos’un New Left Review için yaptığı söyleşide ele aldığı bu konunun detaylarını özetledik.
Yeşil dönüşümün Amerikan versiyonu
Biden döneminin en önemli adımlarından biri 2022’de kabul edilen Inflation Reduction Act (IRA) oldu. Elektrikli araçlardan batarya fabrikalarına, güneş enerjisinden ısı pompalarına kadar birçok alana vergi indirimleri, krediler ve teşvikler getirildi. Ancak amaç yalnızca emisyonları azaltmak değildi. Washington aynı zamanda ABD’nin Çin karşısındaki ekonomik gücünü artırmayı ve sanayisizleşmeyi tersine çevirmeyi hedefliyordu. Böylece çevre, sanayi politikası ve Çin’le rekabet aynı projenin parçaları haline geldi.
Riofrancos bunu “güvenlik-sürdürülebilirlik ekseni” olarak tanımlıyor: Bir sektörün yeşil olması artık yalnızca çevresel etkisiyle değil, ekonomik ve jeopolitik önemiyle de değerlendiriliyor. Avrupa’da da Yeşil Mutabakat benzer biçimde çevre hedefleriyle ekonomik ve stratejik çıkarları birleştirdi.
İklim hareketinden IRA’ya
Biden’dan önce iklim hareketi bu politikaların şekillenmesinde önemli rol oynadı. Keystone XL ve Dakota Access boru hatlarına karşı mücadeleler, yerli halkları, çiftçileri ve çevrecileri bir araya getirdi. Ardından Sunrise Movement gibi örgütler ve Alexandria Ocasio-Cortez, Green New Deal fikrini siyasetin merkezine taşıdı.
Bu yaklaşım iklim krizini yalnızca çevre sorunu olarak görmüyordu. İklim aynı zamanda iş, gelir ve gelecek sorunuydu. Bu nedenle temiz enerji yatırımlarıyla birlikte iyi ücretli işler ve iş garantisi gibi sosyal politikalar da savunuldu. Bernie Sanders’ın 2020 kampanyası bunun en kapsamlı örneklerinden biriydi.
Fakat Biden döneminde bu talepler daha ılımlı bir çerçeveye yerleşti. IRA, Green New Deal kadar radikal olmasa da ABD tarihindeki en büyük yeşil sanayi teşviklerinden birini oluşturdu.
Sorun yalnızca Trump değildi
Riofrancos’a göre IRA’nın zayıflıkları Trump’tan önce de ortaya çıkmıştı. Tüketici teşviklerinin önemli bölümü, pahalı elektrikli araçları veya ısı pompalarını satın alabilecek varlıklı kesimlere ulaşabiliyordu. Üstelik bu politikalar yüksek enflasyon döneminde uygulandı. İnsanlar kira, gıda ve enerji fiyatlarıyla mücadele ederken pahalı elektrikli araçlara teşvik verilmesi gündelik ekonomik sorunlardan kopuk göründü.
Daha temel sorun ise Amerikan işçi sınıfının yapısının yeterince dikkate alınmamasıydı. ABD ekonomisinde çalışanların büyük bölümü sağlık, eğitim, restoran, perakende, bakım ve diğer hizmet sektörlerinde. Birkaç büyük batarya fabrikasının açılması bu insanların yaşadığı yapısal sorunları çözmeye yetmiyor. Yeşil fabrikalar kurmakla Amerikan ekonomisinin sorunlarını çözmek aynı şey değil.
Çin’le rekabetin çelişkisi
ABD bir yandan Çin’in batarya ve elektrikli araç üstünlüğünü yakalamaya çalışırken diğer yandan Çin teknolojilerine ve ürünlerine erişimi sınırladı. Bu da bir çelişki yarattı. Çinli üreticiler daha ucuz elektrikli araçlar üretebilirken, ithalat ve teknoloji kısıtlamaları Amerikalı tüketicilerin daha pahalı ürünlerle karşılaşmasına neden oldu. Washington hem Çin’i yakalamaya hem de Çin’in sahip olduğu teknolojilerden yararlanmayı sınırlamaya çalışıyordu.
Trump’ın dönüşü çevre politikalarını daha da geriye çekti; ancak batarya, kritik maden ve enerji depolama yatırımları önemini korudu. Çünkü bataryalar yalnızca elektrikli araçlarda değil, yapay zeka veri merkezlerinde, enerji depolamada, dronlarda ve askeri teknolojilerde de kullanılıyor. Dolayısıyla ideoloji değişse de stratejik hedefin bir bölümü değişmedi: ABD, Çin’in hakim olduğu batarya ve kritik maden tedarik zincirlerinde daha güçlü olmak istiyor.
Çin bunu nasıl başardı?
Çin’in üstünlüğü bir gecede oluşmadı. Lityum-iyon bataryalar önce Japonya’da ticarileşti, ardından Japonya ve Güney Kore elektronik sektöründe öne çıktı. Çin ise 1990’lardan itibaren teknolojiyi öğrenerek düşük maliyetli üretime yöneldi.
Çin Komünist Partisi elektrikli araçları ve bataryaları uzun vadeli sanayi planlarının içine aldı. Devlet kredi, sübvansiyon, ucuz arazi ve altyapı sağlarken şirketler arasında sert rekabet yarattı.
Model kabaca şöyle işledi:
• Devlet destekledi, şirketler rekabet etti, üretim ölçeklendi ve fiyatlar düştü.
• Bu süreç elektrikli araçlar, güneş panelleri, rüzgar türbinleri ve bataryalarda büyük bir üretim kapasitesi yarattı. Dünya batarya üretim kapasitesinin yaklaşık yüzde 85’inin Çin’de bulunması bunun sonucudur.
• Yoğun rekabet Çin’de elektrikli araç fiyatlarını da düşürdü. Böylece elektrikli araçlar yalnızca zengin tüketicilerin ürünü olmaktan çıkarak daha geniş kitlelere ulaşmaya başladı.
Küresel Güney için yeni fırsat
Çin’in üretim kapasitesi, temiz teknolojilerin yoksul ülkeler açısından da daha erişilebilir hale gelmesini sağladı. Elektrikli motosikletler Hindistan’da, elektrikli araçlar Brezilya ve Nepal’de, elektrikli bisikletler dünyanın farklı bölgelerinde yayılıyor. Güneş panellerinin fiyatlarının düşmesi de temiz enerjiyi ekonomik açıdan daha cazip hale getirdi.
Ancak Küresel Güney ülkeleri artık yalnızca Çin’den ürün almak istemiyor. Çin şirketlerinden yerel üretime yatırım yapmalarını, hammaddelerin bir bölümünü ülkede işlemelerini talep ediyorlar. Böylece temiz enerji teknolojileri etrafında yeni bir küresel ekonomik düzen ortaya çıkıyor.
Yeşil dönüşümün maden sorunu
Fakat temiz teknolojilerin başka bir bedeli var. Elektrikli araçlar, güneş panelleri ve bataryalar büyük miktarda lityum, nikel, kobalt, manganez, grafit ve bakır gerektiriyor.
Bu durum fosil yakıt ekonomisinden çıkarken yeni bir madencilik ekonomisi yaratma riskini doğuruyor.
Lityum bu açıdan iyi bir örnek. Dünyada bol miktarda bulunmasına rağmen ekonomik olarak çıkarılması zor. Başlıca üreticiler arasında Avustralya, Şili, Çin ve Arjantin bulunuyor. Burada eski bir soru yeniden ortaya çıkıyor: Kaynakların sahibi kim?
Latin Amerika’da kaynak egemenliği fikri, yeraltı kaynakları üzerinde yabancı şirketlerden ziyade halkın ve devletin söz sahibi olması gerektiğini savunuyor. Ancak devletlerin madenciliği tek başına yönetebilecek teknik ve finansal kapasiteye sahip olması kolay değil. Bu nedenle Şili gibi ülkelerde devlet ve özel şirket ortaklıkları öne çıkıyor.
Kaynak egemenliği ile çevrecilik arasındaki çatışma
Sol siyaset açısından daha karmaşık bir çelişki de burada ortaya çıkıyor. Bir taraf devletin madenler üzerindeki kontrolünü artırmasını istiyor. Diğer taraf ise madenciliğin kendisine, özellikle yerli topluluklar ve ekosistemler üzerindeki etkilerine karşı çıkıyor. Dolayısıyla soru yalnızca “Madeni yabancı şirket mi, devlet mi çıkaracak?” değil. Daha temel soru şu: Bazı madenleri hiç çıkarmamak daha doğru olabilir mi?
Lityum madenciliğinin etkileri kullanılan yönteme göre değişiyor. Avustralya’daki sert kaya madenciliği büyük miktarda atık ve enerji tüketimi yaratırken, Şili’deki tuzlu su yöntemi kurak Atacama bölgesindeki su kaynakları üzerinde baskı oluşturabiliyor. Bu nedenle “elektrikli araç temizdir” demek yeterli değil. Aracın üretiminde kullanılan lityumun, bakırın ve diğer metallerin nereden geldiğine de bakmak gerekiyor.
Fosil yakıtlarla aynı şey değil
Bununla birlikte yeşil teknolojilerin çevresel zararları olması onları fosil yakıtlardan daha kötü yapmıyor. Küresel ısınmanın temel nedeni hâlâ petrol, kömür ve gazın devasa ölçekte çıkarılıp yakılması.
Asıl mesele, yeşil teknolojinin nasıl üretildiği ve ne kadar kaynak tükettiği. Herkesin büyük bir elektrikli SUV kullandığı bir gelecek, güçlü toplu taşımanın bulunduğu ve daha küçük araçların kullanıldığı bir gelecekten çok daha fazla maden gerektirir.
Bu nedenle Riofrancos daha az madencilik gerektiren bir dönüşümü savunuyor: daha iyi toplu taşıma, daha küçük otomobiller ve bataryalar, daha iyi şehir planlaması ve güçlü geri dönüşüm. Bataryalardaki minerallerin yeniden kullanılması da yeni maden ihtiyacını azaltabilir.
Yeşil kapitalizm mümkün mü?
Riofrancos “yeşil kapitalizm” fikrine mesafeli. Kapitalizmin doğal kaynakları ekonomik değere dönüştürme ve üretimi sürekli büyütme eğiliminin ekolojik sınırlarla çatışabileceğini düşünüyor.
Ancak ona göre geçmişte yapılan başka bir tahmin de yanlış çıktı: Yeşil kapitalizmin fosil kapitalizmin yerini alacak kadar güçlü hale geleceği düşünülüyordu. Oysa yeşil enerji şirketleri hâlâ devlet desteğine büyük ölçüde ihtiyaç duyuyor. Fosil yakıt şirketleri ise çok daha yerleşik ve güçlü. Sonuçta yeşil şirketler teknoloji, finans, fosil yakıt ve savunma sektörleriyle ittifaklar kuruyor. Böylece yeşil kapitalizm fosil kapitalizmin yerini almak yerine onunla birleşebiliyor.
Aynı şirketler hem petrol ve gaz çıkarıyor hem de lityum ve bataryalara yatırım yapıyor. Körfez ülkelerinin yatırım fonları da hem fosil yakıtlara hem yeni enerji teknolojilerine yatırım yapıyor.
Nasıl bir yeşil dönüşüm?
Riofrancos’un yaklaşımının merkezindeki soru bu. İklim krizini çözmek için fosil yakıtlardan çıkmak gerekiyor; fakat bunun yeni bir devasa madencilik ve tüketim ekonomisi yaratması gerekmiyor.
Daha iyi toplu taşıma hem emisyonları azaltabilir hem ulaşım maliyetlerini düşürebilir. Daha küçük otomobiller daha az enerji ve maden gerektirir. Geri dönüşüm yeni madencilik ihtiyacını azaltabilir. Kamu mülkiyeti ve demokratik denetim ise dönüşümün yalnızca özel şirketlerin kârına göre şekillenmesini engelleyebilir.
Dolayısıyla mesele yalnızca daha fazla yeşil teknoloji üretmek değil; daha az kaynak tüketen, daha demokratik ve toplumsal ihtiyaçları merkeze alan bir dönüşüm kurmak.
Kaynak: Thea Riofrancos’un New Left Review için yaptığı söyleşi özetlenerek tercüme edilmiştir.