• Bu yılki festivalde sözün geri çekildiği, bedenin öne çıktığı bir estetik dikkat çekiciydi. Mimikler, jestler, ritim ve sessizlik, birçok oyunda anlatının temel taşı haline geldi. Bu durum yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda politik bir jest olarak da okunabilir.

 

ARZELLA BEKTAŞ/AMED

11. Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, bu yıl “Barış İçin Diyalog” şiarıyla sahneyi yalnızca estetik bir alan olarak değil, karşılaşmanın, tanıklığın ve hafızanın mekanı olarak yeniden kurdu. Ancak daha en başında, bu karşılaşmanın eksik kalacağı belliydi. 19 ülkeden 22 oyunun buluşması planlanırken, bazı topluluklar vize duvarlarının engeline takılı kaldı. Böylece sahnede kurulması beklenen diyalog, daha kurulmadan sınır kapılarında kesintiye uğradı. Bu kırılma, tiyatronun evrensel diline dair romantik kabulleri dağıtarak, sanatın hala politik coğrafyalar tarafından kuşatıldığını hatırlattı.

Festival açılışını Dr. Ghotbedin Sadeghi’nin “Moraşin”iyle, kapanışını ise Ezzeddine Bchır’in “Rar”ıyla yaptı. Bu iki oyun, yalnızca bir başlangıç ve bitiş değil aynı zamanda festivalin duygusal ve düşünsel eksenini belirleyen iki uç gibi okunabilir. Ancak sahnelenen kadar sahnelenemeyen de bu eksenin parçasıydı. Çünkü her gelemeyen ekip, yalnızca bir oyun değil, bir dil, bir deneyim ve bir hafıza kaybı anlamına gelir. Bu anlamda festival, var olanla yok olanın birlikte hissedildiği bir boşluk da üretti. Sanatın üretimi kadar dolaşımının da politik olduğu gerçeği, burada tüm açıklığıyla sahneye yansıdı.

Çok dilli sahnede yaralar ortak

Festivalin yıllar içindeki dönüşümü, yerelden uluslararasına doğru genişleyen bir ekseni işaret ediyor. Bir zamanlar ağırlıkla Kürtçe lehçelerde sahnelenen oyunların yerini bugün çok dilli bir yapı almış durumda. İngilizce, Almanca, Arapça ve daha birçok dil sahnede yan yana geliyor. Ancak bu çok dillilik, yüzeysel bir çeşitlilikten ibaret değil. Aksine farklı dillerde anlatılan hikayelerin şaşırtıcı biçimde benzer yaralara dokunduğu görülüyor. Savaş, göç, kayıp ve direnç. Dil değişiyor ama acının biçimi tanıdık kalıyor. Seyirci, anlamadığı bir dilde bile sahnedeki duyguyu kavrayabiliyor, çünkü tiyatro, sözcüklerin ötesinde işleyen bir hafıza dili kuruyor.

Hem şiddetin hem direnişin taşıyıcısı

Bu yılki festivalde sözün geri çekildiği, bedenin öne çıktığı bir estetik dikkat çekiciydi. Mimikler, jestler, ritim ve sessizlik, birçok oyunda anlatının temel taşı haline geldi. Bu durum yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda politik bir jest olarak da okunabilir. Çünkü dilin sınırlandığı yerde beden konuşur. Özellikle kadın odaklı oyunlarda bu dil daha da belirginleşti. Kadın bedeni hem şiddetin hem direnişin taşıyıcısı olarak sahnede yer aldı. Ev içinden savaş alanına uzanan bu anlatılar, kırılganlık ile güç arasındaki ince çizgide ilerleyen bir ifade kurdu. Sessizlik burada bir eksiklik değil, aksine yoğunlaşmış bir anlam biçimi olarak varlık kazandı.

Sadece sahneyle sınırlı kalmadı

Festival, yalnızca sahnede olanla sınırlı kalmadı. Atölyeler ve paneller, tiyatronun düşünsel arka planını açığa çıkaran alanlar yarattı. Pandomim ve kukla atölyeleri, sözün ötesine geçen anlatım biçimlerini araştırırken, “savaş koşullarında tiyatro üretmek” gibi başlıklar, sanatın sınır koşullarındaki varlığını tartışmaya açtı. Bu tartışmalar, tiyatroyu yalnızca bir temsil değil, aynı zamanda bir düşünme pratiği olarak konumlandırdı. Böylece festival, izlenen değil, üzerine düşünülen, konuşulan ve çoğaltılan bir deneyime dönüştü.

Sadece izleyici değil ortak

Amed’de tiyatro izleyicisinin varlığı, bu festivalin en güçlü zeminlerinden biri olmaya devam ediyor. Salonların doluluğu yalnızca nicel bir veri değil, aynı zamanda kolektif bir tanıklığın göstergesi. Seyirci, sahnede anlatılan hikayelere yalnızca izleyici olarak değil, deneyim ortaklığı kuran bir özne olarak katılıyor. Ancak çok dilli yapı, izleme biçimini de dönüştürüyor. Üst yazıyı takip eden göz, zaman zaman sahnedeki anlık jestleri kaçırıyor. Bu bölünme, çağdaş tiyatronun yeni izleme rejimlerine dair ince bir gerilim yaratıyor.

Kürtçe oyunlar artmalı

Festivalin uluslararasılaşması önemli bir açılım sunarken, Kürtçe oyunların görece azlığı dikkat çekici bir boşluk yarattı. Bu boşluk, yalnızca programatik bir eksiklik değil, aynı zamanda kültürel bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Bir festival ne kadar uluslararası olabilir ve bu süreçte yerel dil ne kadar korunabilir? Bu soru, yalnızca Amed için değil, birçok kültürel etkinlik için geçerli bir gerilim hattı oluşturuyor. Çünkü dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir varoluş biçimidir.

Bijî aşitî sadece söz değil

Festivalin ilk günlerinde yaşanan organizasyon sorunları, kültürel etkinliklerde erişimin ne kadar hassas bir mesele olduğunu bir kez daha gösterdi. Tüm eksikliklerine rağmen festivalde farklı coğrafyalardan gelen sanatçılar, kendi hikayelerini anlatırken ortak bir hafızayı da görünür kıldı. Oyunların sonunda yankılanan “biji aşitî” sözü, yalnızca bir slogan değil sahnede kurulan ilişkinin yoğunlaşmış haliydi. Bu söz, eksik olanın, gelemeyenin, yarım kalan karşılaşmaların da dahil olduğu bir bütünlüğü işaret ediyordu.

Sonuçta 11. Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, tamamlanmış bir bütün değil aksine eksikleriyle anlam kazanan bir deneyim sundu. Belki de tam bu nedenle, burada tiyatro yalnızca sahnede oynanan bir sanat değil sınırlarla, hafızayla ve var olma ısrarıyla kurulan bir ilişki biçimi olarak varlık gösteriyor.