Savaş ahlakı ve Selahattin ile çocukları...

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

4 Eylül 2020 Cuma - 22:43

  • Filmlere de konu oldu. Birinci Dünya Savaşında Almanya-Fransa cephesinde yıl başı. Ama gün boyu, top atışları ve piyadelerin atağıyla, karşılıklı hücumlar tazeleniyor. Her atakta, iki taraftan da, düşenlerin son feryadı, silah seslerine karışıyor.

Akşam karanlığı çökende de, koyu gri gece başladığında da ölüm atakları... İlerleyen gecenin ortalarına doğru, bir Fransız mevziinden, “hey Hans, iyi cinsten iki şişe şarabım var“ sesi yükseliyor. “Birini sana sunmak istiyorum.“

Karşı mevzilerden sesler:

“Biz de, size Ren şarabını tattıralım, Müsyo?“

Sonra, karlı boz bulanıklıkta, iki taraftan da silüetler belirip karşı mevzilere doğru yürüyor. Orta yere şişeler dikip geri dönüyorlar. İkinci dalga silüetlerle, şişeler kapışılıyor. Biraz sonra mevziler boyunca, silah sesleri yerine, şarkıların nağmeleri yükselmeye başlıyor.

Savaşmaya ara verilmişti. Şimdi şarap içip yeni yılı karşılama zamanıydı. Ama barışın ömrü kısaydı. Vakit gece yarısını geçtikten sonra, namlular yeniden ölüm kusmaya başlıyordu.

Amerikan iç savaşında, düşmanlar arasında daha farklı ilişkiler yaşanıyordu. Güneyli, karşı tarafa sesleniyordu:

“Hey Yanki, kes şu zırıltıyı anneme mektup yazmakla meşgulüm ve sonra yemek yiyeceğim“ seslenişleri. Veya, “hey Yanki, arkadaşım kötü yaralandı, doktorunuz var mı?“

Geçelim savaşta yaşanmış bu ve benzer insani enstantaneleri. Gerçekte savaş, insanın kabaran öldürme güdüsüyle, vahşi özüne dönüşüydü. Yamyamlaşmaydı.

Savaşta da, “insanlığı korumak“ gerekiyordu. İkinci Dünya Savaşı ise kanlı, tiksindirici bir dersti. Savaşın egemenleri, insanlığın bu çıldırmış halinden yola çıkarak, savaşta da insani halleri yaşatacak önlemleri belirlediler. İnsanlığa karşı işlenmiş savaş suçlarını saptayıp, karşı önlem olarak uyulacak kaide ve kurallara dair anlaşmalar ve sözleşmeler imzalar.

Ama, bu kullar eksik biçimiyle uygulandı mı? Hayır. Dünyanın öteki köşeleri bir yana özele bakarsak, Türk devleti, gözünü dünyaya açtığı günden itibaren, kainat dışıydı. İnsanlık kuralları umrunda değildi. Ezberi doğrultusunda yürüyordu. İnsani değer yargıları, dış düşmanın icadıydı.

Savaşlarda, kendi ezberiyle “sıfır esir“ kuralı ile kurşun atıyordu. Kıbrıs işgalinde, “insan öldürme zevki“ni bazı gazetecilere bile tattırdılar. “Ben bir Rum öldürdüm“ diye övünen ve övüncü, deve dişi harflerle gazete manşeti olan gazeteciler vardı.

Kıbrıslı Rumlar, uzun yıllar kayıplarını aradılar. Sonra, umutları kırık, peşlerini bıraktılar.

Bu sefer Kürtlerle savaş giriştiler. Dış düşman icadı, “ahlaki değerler“den habersiz öldürdüler, yakıp yıktılar. Savaşçının onurlu duruşu, düşmana saygı haysiyetli tavrı, mertliği hiç bilmediler. Ahlaksızlığa sarılıp evrensel hukuku, ona dayalı anlaşma ve sözleşmeleri “yok“ sayarak bebek, çocuk, yaşlı ayırımı yapmadan sivilleri katlederek, köyleri yakıp yıkarak yürüdüler.

Nasıl olsa suçluya hesap soracak güç Avrupa, Amerika ve NATO arkalarında, vardı. Kürtler de teröristti. Arka duranların güvencesi altında, “dağlarda sıfır esir“ kuralıyla çalışıyor, şehir, kasaba ve köylerden insan kaçırıp katlediyorlardı.

Kemalizmin İslamo-Faşist versiyonu günlerinde, destek olduğu gibi devam etti. Eski katil ve katliamcıları akladılar. General Hulusi Akar’ın planıyla, bir yılbaşı günü, gözler önünde sınır ticareti yapan 20 tanesi çocuk 34 Roboskîli Kürt’ü, uçakların bombardımanıyla paramparça ettiler. Sonra, bir gece yarısı, 16 Kürt şehrine aynı anda taarruz ettiler. Cizre‘de “teslim bayrağı“ çekmiş 177 genci, diri diri yaktılar. Teybet kadının ölüsünü köpeklerin önüne attılar. Mehmet Tunç’un bir televizyonun naklen yayınındaki, “bizi öldürmeye geliyorlar, katillerin durdurun“ sedası hala Cizre semalarında asılı kaldı.

Şırnak’ta Hacı Birlik’i araca bağlayıp yerlerde sürüklediler. Varto’da katlettikleri kadını çıplak edip yol kenarına attılar. Askerler, katledilmiş Kürt gençlerinin kesik başıyla poz verdiler.

Bu örneklere bakanlar, Türk ordusu IŞİD’leşti diyorlardı. Oysa IŞİD bunların, bunlar da, “en iyi Müslüman benim“ diyerek kafa kesen, Halifeyi öldürüp cesedini sokaklarda sürükleyenlerin İslamındandır.

O nedenle, kendilerine has dindarlık ve kindarlık üzerine oturtulmuş, İslamlarını uyguluyorlar. Saygısızlık ve ahlaksızlık ise baş prensipleri.

Ve dahası, Kürtlerin tepesinden aşağıya kötülük dökme manzaraları bunlar. Yaz ayları boyunca, Kuzey Kürdistan’da konuşlu ordularıyla oradan oraya seğirterek, bölgeden bölgeye terör kasırgaları estirmeye çalıştılar. Sivil insan öldürdüler. İşken yaptılar. Çocukları korkuttular. Çekilirken ekinleri, bağ, bahçe, bostanları ve de bütün olarak toprak ile ve üstündeki hayatı ateşe verdiler. Bu satırları yazdığın sırada Bingöl’ün ağaç örtüsü, otlakları yanıyordu. Cûdî dağı ateş içindeydi.

Beton duvarlar arasında tuttukları Kürt sivil önderler ve onların liderleri Selahattin Demirtaş’a, yeni icat işkenceler uyguluyorlardı, Moğollar ile Alpaslan soylular olarak. Moğollar ve Sulçuki Alpaslan esirlerine binip koşturarak, aşağılıyorlardı kendilerince.

Bunlar, Kürt liderlerin canını yakmak için, çocuklarına da işkence ediyorlardı. Mesela, babalarını görüp sarılmak için, Edirne’ye gide kızlarını, mahpushane kapısından çeviriyorlardı.  

İnsanlık onurundan yoksun, dolayısıyla karşıtlarına saygısız olanlara yakışan buydu. Namerd û benamus ne anlar insanlık onurundan. Ve savaş ahlakı ile mertlik varlığından...

Oysa savaşın da bir ahlakı vardır. Bu ahlaka bağlı olarak, esirlerin hakları...

Neyse ki Kürtlerin, bunlardan mertliğe dayalı ahlaki bir beklentileri yok. En başta Selahattin ve arkadaşları, ne mal olduklarını bilerek, benamusluklarına direniyorlar.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.