Nurettin Demirtaş ile komünaliteden sınıfa, ezilenlerin tarihsel referanslarını ve yeni imkanları konuştuk:

  • Sınıf mücadelesi verenler, kadın özgürlüğü için mücadele edenler, ekoloji mücadelesini yürütenler, demokrasi mücadelesi verenler, ekmeğinin peşinde koşanlar, hepimiz demokrasi bayağı altında ittifak yapabilir, birleşebiliriz. Kim demiş sınıfsallığı reddediyoruz? Hayır, onu da içimize alarak ötesine geçiyoruz.
  • Tarihin en büyük komünalist kimliği olarak Hürrem'in tanınmasını isterim. Karmatiler, Babai İsyanları, Şeyh Bedrettin, Denizler, Mahirler, İbrahim Kaypakkaya'lar ve en son Kürt Özgürlük Hareketi. Hepsi Hürremi hareketlerdir. Süleyman'ın Hürrem'inden bahsetmiyorum. Bizim Hürrem'den, komünalist olandan bahsediyoruz.
  • 1993 yılının Haziran ayında Önderlik sahasına gitmek üzere yola çıktım ve bir ihanet sonucu yakalandım. Önder Apo'yu göremedim. Ben hapisten çıktığımda ise Önder Apo İmralı'daydı. Yarım kalmış bir buluşma... Ama fikri ve ruhsal anlamda Önder Apo bizden hiç ayrı olmadı. Ve Önder Apo’yla en yakın zamanda buluşacağımıza inanıyorum.

GÜLCAN DERELİ

Nurettin Demirtaş'la Kandil'de gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin ikinci bölümünde, komünden sınıfa, Şeyh Bedrettin'den Denizlere ve kendi hareketlerine uzanan bir zincirin halkalarını konuştuk. Özellikle Hürrem üzerine, ama herkesin Osmanlı'dan bildiği Hürrem değil, başka bir tarihsel figür olan ve az bilinen bir Hürrem üzerine söyledikleri ilgi çekiciydi. Yine Demirtaş'ın, Sayın Abdullah Öcalan'la yarım kalan buluşmasını, sürecin ilerlemesi halinde ortaya çıkacak yeni imkanları ve dahasını konuştuk.  

Bazı kesimler Kürt sorununun komünle çözülemeyeceğini söylüyor, hatta küçümser yaklaşıyor. Komün Kürt sorununu veya başka sorunları çözer mi ve nasıl? 

Hangi tecrübeye dayanarak bunu söylüyorlar, küçümsüyorlar, bilemiyorum ama çok yazık kendi kendilerini küçümsemiş oluyorlar. Komün demek toplum demektir, toplumsallık demektir. Toplumsallık küçümsenebilir mi? İnsan kendisini inkar etmemeli. Önder Apo'nun üzerinde düşünülmesi, araştırılması, tartışılması gereken çok önemli bir tespitinden bahsedeceğim. Toplumsal sorunlara çözümler aranırken sadece sosyolojik tahliller yapıldı. O da modernist bir akılla yapıldı ve dar sınıf tahlilleriyle sınırlı kalındı. Bu yüzden Önder Apo diyor ki sosyolojik bilinçten önce ontolojik bilinç gelir. Ontolojik bilinç gelişmeden sosyolojik bilinç geliştiği için reel sosyalizme yol açıldı.

Nedir ontolojik bilinç?

İnsanın anlam olgusuyla başlayıp doğadaki yaşam tarzı, doğayla ve birbirleriyle ilişkisini tarif eden, onun varoluşsal karakterini anlatan tanımlamadır. Oradan şunu çıkarıyoruz. İnsan ontolojik olarak ekolojiktir. Hatta bir toplumsallık gelişmeden önce ekolojik olmuştur. Niye, doğada yaşıyor. Doğayla ilişkisi ekolojiktir yani sonradan bu bilinç gelişmedi. Yaşayabilmek için doğayı tanıyordu, onunla alışverişi vardı. Doğayı yok etmiyordu, zarar vermiyordu. Doğayı yok etme diye bir bilinç çarpıklığı yoktur.

İkincisi; insan varoluşsal olarak toplumsaldır. Toplumsal olmadan insan insan olamazdı, bunu şimdi en kapitalist geçinenler bile kabul ediyor. Evet insan toplumsal bir varlıktır, kabul ediyorlar. Ama pratikte de bunu boşa çıkarmak için toplumsallığı çürütmek için de her şeyi yapıyorlar. İnsan ontolojik olarak toplumsaldır yani komünaldır. Buradan da çıkaracağımız sonuç insanca yaşamak için toplumsal olman, komünal yaşaman gerekiyor.

Üçüncüsü; belki de günümüzde her şeyin ölçüsü olan kadın özgürlüğüdür. Kadın özgürlük problemi de sonradan doğmuştur. İnsan var olduğunda kadın sorunu diye bir sorun yoktu. Erkek egemenliğinden kaynaklı bir sorun olarak gündeme geldi, bir erkek sorunu olarak günümüze kadar geldi. Ontolojik olarak kadın ve erkek eşittir. Sorunsallık daha ileriki tarihi aşamalarda, egemenlik ve iktidar kültürüyle, güç olgusuyla bağlantılı gelişti. Zamanla bunlara ne eklendi? Devletler ortaya çıktı ve sınıfsallık eklendi. Sınıf sorunları da bu tarihin bir parçasıdır, reddedilemez ama hepsi değil yani bir sınıf çelişkisi vardır ama bununla beraber kadın özgürlük sorunu vardır, sınıf sorunundan bağımsız değil ama. Ekolojik sorun vardır. Sınıf sorunu kadar önemli bir sorun.

Komünün kaynağını bu ontolojik bağlama mı bağlıyorsunuz?

Bunlar birlikte değerlendirildiğinde günümüzde neden komüne ihtiyaç duyduğumuz daha iyi anlaşılır. Devletler sorun üretirler, dahası kapitalizm sorun üretir, hiçbir sorunu çözmez; kapitalizm karşısında tek seçenek geriye kalıyor. Uluslarıyla, inanç kesimleriyle, kültürel varlığıyla ve sınıfsal gerçekliğiyle hep birlikte komünal örgütlenme, demokratik örgütlenme, kapitalizm karşısında hakiki bir alternatif oluşturur. Bunun dışında bir seçenek yok. Komün deyip öyle basite alınmamalıdır. Sınıf mücadelesi deniliyor, evet reddetmiyoruz. Ama bununla beraber başka bir şey daha ifade ediyoruz. Kaldı ki sınıf mücadelesi komün olmayı gerektiriyor. Onun dışında değil ki. Daha çok devlet ve demokrasi konusunda bir kafa karışıklığıdır yaşanan. Biz bu konuda da değiştik, yanlışlarımız vardı, onları sorguladık, yanlışlardan dönme erdemini gösterebilmek gerekiyor. Bu ne bir yenilgidir, ne dönekliktir, ne kimilerinin iddia ettiği gibi davayı satmaktır. Hayır. Tam tersine bu davayı sonuç alıcı yeni bir aşamaya taşıma, kısır döngüden çıkma, onu aşma, kendi iradesiyle kendisini özgürleştirme hamlesidir. Ne yenildik ne de yendik. Yeni yaşam yenme-yenilme üzerine, kazanma-kaybetme üzerine kurulamaz. Tüm toplumun kazandığı bir zihniyet ve pratik üzerine inşa edilebilir. İşte bu yenilik belki yeterince algılanmamış, kavranmamıştır ama sonuçları görüldükçe bayram coşkusuyla sahiplenecektir.

Siz barış enerjisinin yeni bir demokratik imkan ve kendi potansiyelini açığa çıkarma zemini yarattığını mı söylüyorsunuz?

Barış enerjisi gerçekten de savaş enerjisinden daha yüksektir, daha büyük bir moral ve motivasyon yaratmış durumdadır. Ama birileri de suları bulandırmak istiyor, onlara çok fazla kulak asmayalım. Sınıf mücadelesi verenler, kadın özgürlüğü için mücadele edenler, ekoloji mücadelesini yürütenler, demokrasi mücadelesi verenler, ekmeğinin peşinde koşanlar, hepimiz demokrasi bayrağı altında ittifak yapabilir, birleşebiliriz. Hedefimiz, amacımız budur. Bu büyük güç karşısında hiç kimse duramaz. Biz tekelci kapitalizme de bu şekilde mücadele edeceğimizi iddia ediyoruz. Kim demiş sınıfsallığı reddediyoruz? Hayır, ondan çok daha öteye taşıyoruz. Onu da içimize alarak ötesine geçiyoruz. Bu görülürse elbette bundan büyük heyecan duyulur. Bunun tarihsel arka planına da vurgu yapmak isterim.

Tarihsel arka plan ne diyor ya da bugüne ışık tutan örnekler neler?

Toplumsal mücadele tarihinde denilir ki tarihin ilk komünisti Mazdek'tir. Evet, savunduğu temel ilkeler nelerdir? Mal mülk eşit olacak. Kadın erkek eşit olacak. İnsan insan üzerinde tahakküm kurmayacak. Üç temel ilkesi var. Bu ilkeleri savunduğu için tarihin ilk komünalist hareketi olarak tarif edilir. Elbette öncesi var, öncülleri var. Zerdüşt hareketi var, Mani hareketi var, Mazdek'te sembolize edilen nedir; tarihin ilk komünisti denilir ona, bu savunduğu üç ilkeden dolayı ama yanı başında bir şey daha var, Hürrem var. Ben gerçekten de tarihin en büyük komünalist kimliği olarak Hürrem kimliğinin tanınmasını isterim. Çünkü Mazdek bir komün hareketiydi ama devletten reform yapmayı istediği halde katledildi. Mani de öyleydi, komünal bir hareketti. O da devletten reform istediği halde katledildi. Bu katliamlardan sonra Hürrem tarihi kaynaklarda şöyle geçer: Katliamdan kurtulan yoldaşlarıyla birlikte toplum içinde gizli örgütlendiler. Ne anlama geliyor? Komünal şekilde toplum içinde gizlice örgütlenmeyle direnişini sürdürdüler anlamına geliyor. Ondan sonra gelen tüm toplumsal hareketler kanımca Hürremi hareketler olarak adlandırılmayı hak ediyorlar. Komünal direnişlerin tümünde, Mazdek'in katledilişinden sonraki komünal hareketlerin tümünde bu üç ilke vardır.

Özel mülkiyete, kadının ezilmesine, insanın insan üzerinde tahakküm kurmasına karşıdır. Tüm bu hareketler nedir? İşte Babek, Hürremi Mazdek ve Hürremi hareketinden 300 yıl sonra çıkmıştır ama Hürremi adını taşıyor. Karmatiler, İsmaili Hareketi içerisinde çıkan Karmatiler, Hasan Sabbah'ın hareketi, Babai İsyanları Adıyaman merkezli olarak gelişen Kürt ve Türkmen hareketi Şeyh Bedrettin. Yine günümüze doğru Denizlerin, Mahirlerin, İbrahim Kaypakkaya'ların öncülüğünde gelişen sosyalist mücadeleler ve en son Kürt Özgürlük Hareketi. Hepsi Hürremi hareketlerdir. Hürremi çizginin devamcılarıdır ve biz de o Hürremi çizginin takipçisiyiz, devamcısıyız. Bu anlamda Hürrem kimliğinin, karakterinin tarihsel olarak görülmesi gerekiyor. Yani şimdi Türkiye'de topluma, özellikle gençlere Hürrem kimdir diye sorulunca verilen cevap işte dizi filmlerde adı geçen Hürrem Sultan akla gelir. Süleyman'ın Hürrem'inden bahsetmiyorum. Bizim bahsettiğimiz Hürrem o değil. Bizim Hürrem'den, komünalist olandan bahsediyoruz. Tüm toplumun eşit olmasını savunan ve yaktığı ateşle günümüze kadar tüm komünalist hareketlere ışık olan tarihin en büyük kadın önderlerinden birinden bahsediyoruz. Onun gerçekten o kimliğinin tanınmasına, açığa çıkarılmasına ihtiyaç vardır, içinde hem kadın özgürlüğü vardır, hem de sınıf mücadelesi var.

 

Hürrem hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktı?

Dönemin koşullarında Sasaniler inanılmaz bir kast sistemi oluşturmuş durumdalar. O kast sistemi o kadar katı ki alt tabakalar üst tabakaların yediği etin kemiğinden bile yararlanamaz. Yine o sınıfsallığın yanında bir de kadın inanılmaz derecede toplumdan dışlanıyor. Hatta o dönemde reenkarnasyon inancı var. Devletin resmi inancında insanlar öldükten sonra dirilirler. Fakat kadın bunun dışında tutulmuştur. Çünkü derler ki kadının ruhu yok ki. O yüzden erkekler ölüp tekrar dirileceklerdir. Dirildiklerinde başka bir insanın bedeninde dünyaya geleceklerdir. Ama kadınlar ruhları olmadığı için dirildiklerinde bir hayvanın bedeninde, cisminde dünyaya geri geleceklerdir. Bu derecede insanlıktan, toplumdan dışlanan, aşağılanan bir gerçeklik karşısında Hürrem kesinlikle kadın özgürlük çizgisini temsil ediyor.

Hem sınıfsallık var, hem kadın özgürlük çizgisi var ve bunların hepsini de komünal toplumla, toplumun tüm kesimlerinin eşit olması gerektiğini söyleyerek, özel mülkiyete karşı çıkarak, toplumsallığı savunarak gerçekleştirmiştir. O kimlik tanınırsa o günden bugüne kadar aslında Ortadoğu gerçekliğinde sınıfsal mücadeleyle komünal mücadelenin ne kadar iç içe geçmiş olduğu görülür. Bizim toprağımız budur. Başka topraklarda sadece sınıf mücadelesi verilerek bir yerlere varılmış olabilir mümkündür ama bizim toprağımızın özü sınıfsallığı da içinde barındıran bu komünalitedir. Tek başına sınıf mücadelesi değil hep birlikte komünal mücadeleyle demokratik kurtuluşa diyoruz.

Sizin yazılarınızı ve değerlendirmelerinizi bir gazeteci olarak takip ettiğimde çoğunlukla nasıl yaşamalı konusuna yoğunlaştığınızı görüyorum. İşte kapitalizmin insan ve doğa üzerinde yarattığı tahribatı, insanın kendi olma arayışı, hakikat ve felsefe meselelerini tartışıyorsunuz. Yanlış hayat doğru yaşanmaz sözü var. Yanlış hayat mı yaşıyoruz? Doğru hayat nedir?

Biz bu sorunun cevabını Önder Apo'dan öğrendik. Önderliğimiz nasıl yaşamalı sorusuna her şeyden daha çok değer veren bir önderliktir. Gerçekten de her şeyden çok önemsedi. Herkesi de bu temelde aydınlattı. Bir sistemi sorgularken neden diye sorgularsan sebeplerine ulaşabilirsin, anlayabilirsin, tahlil edebilirsin ve eleştirebilirsin. Ama neden sorusu alternatifi oluşturmaya yetmez. Nasıl sorusu içinde alternatifi de barındırıyor. Bundan dolayı önemli. Bir de nasıl yönetmeli sorusu karşısında nasıl yaşamalı sorusu daha kapsamlı, derinlikli ve daha anlamlıdır. Bunu niye söylüyorum? Avrupa aydınlanmasında pozitivist akım şuna yol açtı; herkes işte devlet sahibi olmuş, ulus devletler kurulmuş. Bu devletlerin nasıl yönetileceğiyle uğraşıyor. Hatta Hegel gibi filozoflar da bu devletleri ulaşılabilecek zirve olarak tarif ediyor, devletin yoksa seni insan yerine bile koymuyor. İşte bu akıldan etkilenenler çok negatif bir şekilde sadece iktidar işleriyle uğraşmaya, düşünmeye başladılar. Yani iktidar nasıl ele geçirilir ve nasıl yönetilir buna yoğunlaştılar. Marksizm de bundan etkilendi elbette, fakat haksızlık yapmayalım, Marksizm sadece bir iktidar modeli değildir. O da bir yaşam tarzı tarif etti, tanımladı, komünal bir yaşam, eşitlikçi, demokratik bir yaşamı tarif etti. Ama sınıf mücadelesini öncelediği için de nasıl yaşamalı sorusundan önce nasıl yönetmeli öne çıktı. Şimdi böyle olunca mesela siyaset sadece devlet alanına ait bir olguymuş gibi algılanabilir. Siyaset sadece palavrayla, aldatmayla, hileyle tarif edilir hale gelir.

Oysa nasıl yaşamalı sorusunu sorduğunuz zaman bu doğrudan toplum yaşamını ilgilendirir. Birilerinin üzerinde tahakküm kurmadığı, eşitlikçi, farklılıklar içerisinde eşitliği esas alan, farklılıkları kabul eden demokratik bir yaşam cevabını bulur. Öbüründe sadece yönetimin nasıl olması gerektiği sorusu karşılığını bulur. Bu da önemsiz değildir. Bu da önemlidir ki toplumun yönetim olgusuna da ihtiyacı vardır. Ama orada da nasıl bir yönetim sorusu cevabını "nasıl yaşamalı"da bulur. Eğer katı bir hiyerarşi istenmiyorsa, sıkıcı, boğucu bir bürokrasi istenmiyorsa, herkesin potansiyelinin yeteneğinin açığa çıktığı, kendini ifade edebildiği bir sistem isteniyorsa öncelikle nasıl bir yaşam istediğimizi sormak, sorgulamak zorundayız.

Size bu yeni dönemin olasılıklarını, rollerini, toplumu inşa etmeye yöneltecek kişiliği sormak istiyorum. Sayın Öcalan, Kürt kişiliğini çözümleyerek çoğunlukla yol aldı. Yeni dönemin inşa kişiliği ne olmalı? Sizce hangi kişilik fark yaratır?

Kürt kültürü çok eski bir kültür. Bizi bugüne kadar var etti. Ama son yüz yılda özellikle Ortadoğu'daki gelişmeler ve devletlerin saldırıları yüzünden çok geriledi. Yerinde saymaya başladı, tekrar etmeye başladı. Hatta daha da kötüsü toplumsal çözülmeyle karşılaştık. Hatta Kürt toplumunun önemli bir kesimi kendisini inkar eder hale geldi. Öyle oldu ki egemen milletten kendini saymak dışında kendisini ifade edemez hale getirildi. Kürt’tür ama ben Türküm demeden devlet içinde yer alamadı, ekonomisini geliştiremedi. Kürt’tür, kendisini Fars, Arap sisteminin içerisinde ifade etmek zorunda kaldı şimdi böyle olunca o toplumsallık dağıldı. Özgürlük hareketi bu toplumsallığı yeniden toparladı. Kürt halkına da insanlara da sunulmuş en büyük katkıdır.

Toparlandı ama özgürleşmiş değil, toparlandı ama bu haliyle bile kendisini ne kadar güvenceye kavuşturduğu belli değil.  Halen çevresinde tehditler çok. Bütün tehditlere karşı demokrasi çaredir, örgütleme çaredir. İnşa dediğimiz olay da bunun için gereklidir. Yani toplumun, dağlar hatta çürümeye uğrayan tüm unsurlarını yeniden örgütlenmesi bir bilinç çalışması, eğitim gerektiriyor, örgütleme gerektiriyor bunlar yapılırsa o toplum kendi öz değerleriyle yeniden buluşabilir. Ve yeni değerler üzerinden kendisini geleceğe taşıyabilir. İnşa olayı budur. Gerçekten de topluma kendi iradesini kavuşturmaktır. Toplum irade sahibi olacak, anlaşılmayacak bir durum yok burada. Peki bunu kim nasıl yapacak, bu işe öncülük yapacak olan kimdir? İşte burada eskinin savaş kahramanı diyelim savaş yiğitliği diyelim. Onun yerini demokrasi kahramanlığı, demokrasi yiğitliği alıyor. İnşa kahramanlığı, inşa yiğitliği alıyor.

Farkı nedir?

Karakter olarak söylersek Özgürlük hareketi baştan itibaren komünal kişilik özellikleriyle şekillendi. Önder Apo ilk arkadaşlarıyla bir grup kurduğu zaman ki bunlar biliyorsunuz Türk halkının yiğit öncüleriydiler ve hepimize öncülük yaptılar. Kemal Pir ve Haki Karer'di. Yine onlarla beraber ilk Kürt yoldaşlarıyla bir grup kurduğunda komünal temelde örgütlendiler ve kişilikleriyle yaşam duruşlarıyla topluma örnek oldular da böyle kabul gördüler. O nasıl bir kişiliktir?

Kendi öz bilinci olan, başkasının yönlendirmelerinden ziyade kendi toplumunun çıkarlarını düşünen, mütevazı, emekçi, kendi olanaklarını kendisi yaratan, şikayetçi olmayan, başkasından beklemeyen, çıkarcı olmayan, bireyci, bencil olmayan, kendini toplumsal inşaya adayan bir kişiliktir. Buna karşılık ciddi eleştiriler var. Zaman zaman arkadaşlar gazeteye de yazıyorlar haklıdırlar ama bu haklılık sorunların çözümünü tek başına gidermeye yetmiyor. İnşa etmek şikayet etmek değildir. Sadece sorun tespitinde bulunmak da değildir. Hızla komünler oluşturmak, toplumun kendi iradesini örgütlü hale getirmesini sağlamaktır. Görevimiz, sorumluluğumuz budur. Böyle yapılmayınca eskinin alışkanlıkları etrafında dönüp dolaşıyoruz.

İnkar etmiyoruz. Eski zihniyet ve alışkanlıkları tümden aşmış değiliz. Onu aşmanın mücadelesini veriyoruz. Bunları aştıkça topluma da yansıyor toplumda daha iyi örgütleniyor daha güçlü örgütleniyor kendi özgürlük alanlarını genişletiyor irade haline geliyor, kendi kendini yönetmeyi öğreniyor. Böyle bir kültür gelişti. Mesela Kürt halkı örgütsüz yaşamayı kabul etmez. Örgütlü yaşam kültürü gelişti. Bu kök saldı yani bu toplum içerisinde. Kimse bunu ondan artık alamaz. Önder Apo diyordu: "Tarih tarihtir. Hiç kimse artık döndüremez, geri döndüremez. Özgürlük de özgürlüktür, kimse elimizden alamaz."

Bu sözün bugün daha fazla geçerli olduğuna inanıyorum.

 

Çerçeve yasa Meclis'ten geçti. Şimdi ne olacak? Sizin bundan sonrasına dair yorumunuz nedir? Dönüş imkanı ortaya çıktı mı? Bu bir başlangıç mı?

Evet, bu röportajı yaptığımız günler çerçeve yasanın Meclis'ten onaylandığı günler. Henüz sonraki herhangi bir adımını görmüş değiliz. Bunun üzerine çeşitli tartışmalar, değerlendirmeler yapılıyor, yapılacak. Bunları biz de değerlendiriyoruz, tartışıyoruz. Bunlardan ziyade atılacak pratik adımları gördükten sonra bir değerlendirme yapmak daha yerinde olur. O günleri de hep birlikte göreceğiz. Şimdiden bir şey belirtemem. Bu röportaj yayınlandığında daha farklı gelişmeler yaşanmış olacaktır. Doğru olan, güzel olan, iyi olan için bir kapı aralanmıştır ve o kapıyı genişleterek hep beraber yürüyeceğiz.

Biliyorum çok kişisel yaklaşımlarınız yok ancak yine de sormak isterim. Sayın Öcalan'la fiziki olarak buluşma imkanı hem sizin için hem de ülke için nasıl bir etki yaratır? Bunun hiç hayalini kurdunuz mu?  

Ben buna kişisel olarak da cevap verebilirim. Tüm bir halk ve dostları, tüm bir hareket olarak en büyük hasretimiz, özlemimiz, 28 yılı bulan bir tutsaklığın artık son bulması gerekiyor. Elbette kişisel olarak da benim içimde bir uhde olarak kalan bir kısa anıdan bahsederek bitirmek istiyorum. 1993 yılının Haziran ayında Önderlik sahasına gitmek üzere yola çıktım ve bir ihanet sonucu yakalandım. Önder Apo'yu göremedim. Ben hapisten çıktığımda ise Önder Apo İmralı'daydı. Benim için de böyle kişisel bir anıyla ifade edeyim. Daha yarım kalmış bir buluşma diyeyim. Ama fikri ve ruhsal anlamda Önder Apo bizden hiç ayrı olmadı. Biz Önder Apo'ya karşı her zaman borçlu olduk, mücadele değerlerimizin yaratıcısı olan şehitlerimize karşı borçlu olduk. Biz bu borcumuzu ödemek için yaşıyoruz, halkımıza karşı borçlandık, bu borcumuzu ödemek için yaşıyoruz. Eksikler, hatalar, yanlışlarımız oldu. Bunları gidermek ve halkımıza, tüm değerlerimize layık olmak için yaşıyoruz. Bizim için buna cevap olmak en büyük onurdur. Ve Önder Apo’yla en yakın zamanda buluşacağımıza inanıyorum.

BİTTİ