- Bugün küresel düzene yönelik eleştiriler büyük ölçüde sağdan geliyor, ana akım sol ise kendi kapitalizm eleştirisini kurmakta zorlanıyor. Geleneksel muhafazakarlık ile faşizm arasındaki fark yöntemdedir; faşizm bir tür devrimci muhafazakarlıktır.
- İspanya İç Savaşı, sol enternasyonalizmin son büyük anıydı; sonrasında sol, sosyalist ve sosyal demokrat kollarıyla ulus-devlete bağlandı. Mevcut ulusötesi krize karşı solun temel sorunu ise kapitalizm eleştirisini ortak bir vizyonla uluslararası bir cephede birleştirememiş olması.
- Devlet sosyalizmi, ulus-devlete olan bağlılığı, demokrasi eksikliği ve hareket, örgütlenme ve ifade özgürlüğü gibi temel özgürlükleri ihmal etmesi nedeniyle başarısız olur. Sosyalizm her zaman eşitlikle ilgiliydi, ama asla sadece eşitlikle ilgili değildi; her zaman özgürlükle de ilgiliydi.
Çeviri: Yeni Özgür Politika
Siyasal filozof Lea Ypi’ye göre dünyadaki mevcut krizleri yalnızca jeopolitik rekabet üzerinden açıklamak mümkün değil. Asıl sorun, küresel ölçekte giderek daha örgütlü ve uyumlu hareket eden sağın ideolojik yükselişi. Ypi, buna karşılık solun da yeni bir enternasyonalist perspektif geliştirmesi gerektiğini savunuyor.
Londra Ekonomi Okulu’nda profesör olan ve komünist Arnavutluk’ta büyüyen Ypi, Jacobin’den gazeteci Meagan Day ile yaptığı röportajda bu ideolojik tırmanışı, göç tartışmalarını ve ulus-devletin sınırlarını değerlendiriyor. Hem devlet sosyalizminin hem de sosyal demokrasinin açmazlarına değinen Ypi, mevcut krizlere yanıt verebilecek bir sol siyasetin ancak uluslararası ölçekte yeniden düşünülüp tartışılmasıyla mümkün olacağını belirtiyor.
Birleşmiş Milletler’den Bretton Woods kurumlarına kadar liberal uluslararası düzenin temel kurumları çözülüyor. Tanık olduğumuz şey bu kurumların başarısızlığı mı, yoksa zaten vaat ettiklerini gerçekleştirmek gibi bir işlevleri hiç mi yoktu?
İkisinin bir karışımı. Bu kurumların her zaman sömürgeci ilişkilerin ve belirli bir ekonomik sistemin hizmetinde olduğunu, zengin ülkelerin elitlerine yararken dünyanın daha yoksul bölgelerini dışladığını söyleyen bir anlatı var. Ancak aynı zamanda bu kurumlar liberalizmin dışlayıcı eğilimlerine karşı verilen mücadelenin de ürünüydü. Evrensel özgürlük idealini tam anlamıyla hayata geçiremediler ama onu genişletme çabasını temsil ediyorlardı.
Bugün yaşanan çözülme çoğu zaman Çin’in yükselişi ya da ABD ile Avrupa arasındaki gerilim gibi jeopolitik gelişmeler üzerinden açıklanıyor. Oysa gördüğümüz şey, ideolojik bir yakınlaşmanın yön verdiği jeopolitik bir çatışma. Ulus-devletin üstünlüğünü merkeze alan, etnosentrik ve etno-milliyetçi bir sağ dünya görüşü yükselişte.
Bu eğilim Avrupa’da, Ortadoğu’da ve ABD’de karşımıza çıkıyor. Sağ içindeki bu ideolojik yakınlaşma, neyin hak olduğunu güçlü olanın belirlediği; muktedirlerin istediklerini yaptığı, zayıfların ise sonuçlarına katlanmak zorunda kaldığı bir anlayış etrafında şekilleniyor.
Küresel sağda ideolojik açıdan yeni bir şey mi ortaya çıkıyor? Yoksa bu, sağın her zamanki çizgisinin bugün daha cesaretlenmiş ve serbest kalmış bir hali mi?
Bu durum, iki savaş arası dönemde faşizmin yükselişi sırasında sağda gördüğümüz liberal kozmopolit elit eleştirisine oldukça benziyor. Pek çok kişi faşizmi yalnızca muhafazakarlık olarak görüyor ama faşizmin aynı zamanda nasıl bir dünya istediğine dair kurucu bir vizyonu ve liberal enternasyonalizme yönelik kapsamlı bir eleştirisi vardı.
Bugün farklı olan şey, bu yaklaşımın liberal kapitalizm ve küreselleşmeye yönelik hegemonik eleştiri haline gelmiş olması. İki savaş arası dönemde kapitalizmi ve liberal uluslararası düzeni sınıf perspektifinden eleştiren güçlü bir sol damar da vardı. Günümüzde ise mevcut düzene yönelik eleştiriler büyük ölçüde sağdan geliyor, ana akım sol ise kendi kapitalizm eleştirisini yeniden inşa etmekte zorlanıyor.
Muhafazakarlık ile faşizm arasındaki temel fark yöntemlerde yatıyor. Faşizm bir tür devrimci muhafazakarlık. Mevcut düzenin liberal varsayımlara fazla bağlı olduğunu düşündüğü için çok daha radikal bir kopuş gerektiğini savunuyor. Muhafazakarlık ise geleneksel değerleri ve kurumları korumaya çalışsa da dünyayı yıkıp ulusal üstünlük, medeniyetçilik ya da etnik homojenlik temelinde yeniden kurma fikrine sahip değil.
Muhafazakarlık liberal düzenle belirli uzlaşma alanları bulabilirken, faşizm çok daha yıkıcı ve kurucu bir enerji taşıyor. Faşist düşüncede güç ile ahlak arasındaki ilişki, liberal evrenselcilikten köklü biçimde farklıdır. Özünde, gücün kendi meşruiyetini ürettiği fikrine dayanır.
Donald Trump, Viktor Orbán ya da Jair Bolsonaro gibi isimlerin yükselişini yeni bir faşist dalganın işareti olarak görüyor musunuz?
Hepsi farklı tarihsel koşullardan ortaya çıktı. Ancak başlangıç noktaları farklı olsa da bu siyasal çizgilerin giderek daha ütopik ve daha faşizan bir doğrultuda yakınlaştığını görüyoruz.
MAGA hareketinin başlangıçta faşist olduğunu düşünmüyorum. Burada bir radikalleşme süreci söz konusu. Bu tür hareketler, iktidara geldiklerinde neden vaatlerini yerine getiremediklerini açıklayabilmek için giderek daha kapsamlı ideolojik anlatılara ihtiyaç duyuyor. Bu da zamanla daha dışlayıcı ve daha hiyerarşik bir toplum tahayyülünü besliyor.
Sizce bugünle iki savaş arası dönem arasındaki paralellikler ne kadar güçlü?
Gerçek paralellikler olduğunu düşünüyorum. Faşist sağın yükselişi, liberal kapitalizmin krizine verilen bir yanıt. Bu 1920’lerde de böyleydi, bugün de öyle. Tarih birebir tekerrür etmeyecek, ancak sağın yükselişini, bir yandan sosyal demokrasinin, diğer yandan liberal kapitalizmin başarısızlıklarına verilen bir tepki olarak okuyabiliriz.
Ancak iki savaş arası dönemde güçlü bir sol hareket vardı. Bugün ise bunun pek mevcut olmadığı söylenebilir.
Hem evet hem de hayır. İspanya İç Savaşı, gerçek anlamda sol enternasyonalizmin son büyük anıydı. Sonrasında sol, hem sosyalist hem de sosyal demokrat biçimleriyle ulus-devlete bağlandı. Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz kriz temelde ulusötesi bir kriz. Solun temel sorunu, kapitalizm eleştirisini ortak bir vizyon etrafında birleştirecek geniş bir uluslararası cephe kuramamış olması.
Buna karşılık sağ, oldukça etkili bir uluslararası proje inşa etmiş gibi görünüyor.
Evet ve bunu iktidara gelmeden önce yapmaya başlamıştı. Steve Bannon gibi isimlerin Avrupa ve ABD’deki çeşitli sağ hareketler arasında kurduğu bağlantıları düşünün. Ulus ve devlet merkezli bu ideoloji etrafında ulusötesi bir seferberlik vardı. Kapitalizmin küresel olduğunu, dolayısıyla sağdan yöneltilen eleştirinin de uluslararası ölçekte örgütlenmesi gerektiğini savundular. Ağlar, düşünce kuruluşları, medya platformları ve bağlantı noktası işlevi gören figürler oluşturdular, bunun için iktidarı beklemediler.
Sol neden benzer bir başarı gösteremedi?
Çünkü kapitalizme yönelik sınıf temelli eleştiriden uzaklaştı. Çevreci, feminist ve anti-ırkçı hareketler önemli olmakla birlikte, bu mücadeleleri ortak bir çerçevede birleştirmek zorlaştı. Sol, çatışmaları giderek daha fazla kültürel kategoriler üzerinden açıklamaya başladı ve bunları üretim biçimine yönelik daha geniş bir eleştiriyle ilişkilendirmekte zorlandı.
Solun asıl eksikliği alternatif bir kozmopolitizm. 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında, alter-küreselleşme hareketinin yükseldiği dönemde başka bir küreselleşme fikri tartışılıyordu. Ancak neoliberalizmin hegemonyası bu arayışı boğdu. Siyaseti dönüştürmek yerine, küçük politika düzeltmeleri, sınırlı yeniden dağıtım ve ekonomik elitlerle uzlaşının yeterli olduğu fikri öne çıktı.
Solun ulus-devlete mesafeli yaklaşmasının haklı nedenleri var. Ancak yakın tarihte güçsüz kesimlerin siyasal güç kazanabildiği alan da büyük ölçüde ulus-devlet oldu. Ulus-devletin kurtarılabilecek bir yanı var mı?
Pratik açıdan bakarsak evet. Çünkü ulus-devlet zorlayıcı siyasal gücün bulunduğu yer. İktidarı ele geçirmek ve kullanmak istiyorsanız, onun nerede bulunduğunu bilmeniz gerekir. Aksi halde toplumsal mücadele her yerde ve hiçbir yerde olur.
Ancak 1920’ler ve 1930’larda ulus-devlete yüklenen umutların nedeni farklıydı. O dönemde ulus, imparatorluğa karşı ilerici bir güç olarak görülüyordu. Bu yüzden Lenin ve Rosa Luxemburg gibi isimlerin tartışmalarında milliyetçilik belirli koşullarda ilerici bir rol oynayabiliyordu.
Bugün ise durum değişti. İmparatorluklar dönemi sona erdi ve ulus-devlet artık eski düzenin bir parçası haline geldi. Milliyetçilik, en olumlu biçiminde bile bir dışlama mantığına dayanıyor. Etnik ya da yurttaşlık temelli milliyetçilik arasında ayrım yapılabilir, ancak sınır varsa içeride olanlarla dışarıda kalanlar arasında da bir ayrım vardır. Bu nedenle yeni bir dönemi anlamak için yeni bir analize ihtiyacımız var.
Bu noktadan hareketle, göç konusunda ciddi kaygılar taşıyan toplumlara seslenirken sol nasıl bir tutum almalı?
Öncelikle göç tartışmasını ahlaki bir çerçeveden çıkarmamız gerekiyor. Solun önemli bir kısmı sınırların keyfi olduğunu ve hareket özgürlüğünün temel bir hak sayılması gerektiğini savunuyor. Ancak tartışma bu düzeyde kaldığında, göçmenlere yönelik liberal savunuyla solun yaklaşımı arasındaki fark belirsizleşiyor.
Göç, esas olarak eşitsiz güç ilişkileri içinde gerçekleştiğinde sorun olarak görülüyor; örneğin Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e yöneldiğinde. Çünkü göçün kendisi değil, onun arkasındaki güç eşitsizlikleri tartışma yaratıyor. Bu eşitsizlikler ise savaşların, ekonomik krizlerin ve ekolojik yıkımın sonucu.
Göç bir neden değil, bir sonuçtur. Sorunu gerçekten çözmek istiyorsanız, onu ortaya çıkaran koşullara müdahale etmeniz gerekir. Sağın yanıt veremediği nokta da burası. Bir ülkeyi başkalarının pahasına yeniden büyük yapma vaadi, daha fazla savaş, daha fazla kriz ve sonuç olarak daha fazla göç üretmekten başka bir sonuç doğurmaz.
Tartışmanın sınıfsal boyutunu da görünür kılmak gerekiyor. Bugün sınırlar bazı insanlar için hiç olmadığı kadar açıkken, bazıları için hiç olmadığı kadar kapalı. Trump bir yandan zincirlenmiş göçmenlerin sınır dışı edildiği görüntüleri paylaşırken, diğer yandan Rus oligarklarının yatırımcı vizeleriyle ülkeye ne kadar kolay girebildiğini övüyordu.
Altın vize ve yatırım karşılığı vatandaşlık programları bunun en açık örnekleri. Sağ, zenginler söz konusu olduğunda sınırları açmakta hiçbir tereddüt göstermiyor. Eğer mesele gerçekten kültürel uyum olsaydı, benzer kültürel geçmişlerden gelen insanlar için göçün bu kadar farklı muamele görmesini açıklamak zor olurdu. Göç, kültürden çok sınıf meselesi.
Solu yeniden inşa etmek için ne yapmalıyız?
Solu yeniden inşa etmek için yirminci yüzyılın her iki başarısızlığıyla da hesaplaşmak gerekir: devlet sosyalizminin başarısızlığı ve ulus-devlete kök salmış sosyal demokrasinin başarısızlığı.
Devlet sosyalizmi, ulus-devlete olan bağlılığı, demokrasi eksikliği ve hareket, örgütlenme ve ifade özgürlüğü gibi temel özgürlükleri ihmal etmesi nedeniyle başarısız olur. Sosyalizm her zaman eşitlikle ilgiliydi, ama asla sadece eşitlikle ilgili değildi; her zaman özgürlükle de ilgiliydi.
Aynı zamanda sosyal demokratlara ve kapitalizmle nasıl uzlaştıklarına ve bunun 1990'lardaki neoliberalizm dalgalarına nereye vardığına karşı da eleştirel olmalıyız.
Peki tüm bunların ortak noktası ne?
Her iki başarısızlık da ulus-devletle bağlantılı. Bir alternatif her ikisinden de ders çıkarmalı. Bir yandan kapitalizm eleştirisini, diğer yandan ulus-devlet eleştirisini yeniden canlandırmalıyız. Ulus-devlet, Küresel Kuzey ve Güney'de faaliyet gösteren, emperyalizm ve kaynak çatışmaları yaratan ulus-aşırı sermayenin eleştirisiyle işlemeyen meşruiyet yapıları gerektirir.
İran'daki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Savaş, siyasi ve ekonomik krizlere “ülkenizi yeniden büyük yapma” vaadiyle yanıt verme eğiliminin mantıksal sonucu. Ulus-devlet etrafında inşa edilmiş bir dünya görüşü, kaçınılmaz olarak dünyanın güçlülere ait olduğu ve güçlülerin kendi iradelerine uymayan her şeyi yok etme hakkına sahip olduğu fikrine dayanır. Savaş, bu mantığın en uç noktaya taşınmış halidir.
Ama bu İran savaşıyla ilgili gerçekten ilginç olan şey, ABD'nin onu ahlaken meşrulaştırma ihtiyacı hissetmemesi. Irak Savaşı'nı düşündüğünüzde, liberal enternasyonalistler bunun uluslararası normlar ve uluslararası adaletle ilgili olduğunu açıklamak için büyük çaba harcadı. Ulus-devletin ötesine geçen bir meşrulaştırma ihtiyacı vardı. Mantık sadece çıplak güç değildi. Bu savaşta ise bundan çok az şey var.
Bu, uluslararası kurallara ve kurumlara dayalı düzenin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Sanki sağ, artık hiçbir uluslararası kurala veya ahlaki gerekçeye ihtiyaç duymadan istediği gibi savaş açabileceği bir noktaya gelmiş gibi. Siz ne düşünüyorsunuz?
Evet. Ama pasifizmi savunurken, bunu sadece liberal uluslararası düzene saygı duymamız gerektiği temelinde savunmamak önemli, çünkü o düzen her zaman kusurlu ve asimetrikti. Gerçek pasifizm, ancak her iki sorunu da aştığınızda mümkündür: bir yanda kapitalizm, diğer yanda sosyalist bir dünyanın gerçekleşmesinin önündeki engel olarak ulus-devlet. Mevcut kurumları olduğu gibi savunmanın ötesine geçen bir uluslararası kurum vizyonu var.
Bundan sonra ne olacağına dair on maddelik bir program sunabileceğimi sanmıyorum. Mevcut anın bir analizi ve geçmişte neyin yanlış gittiğine dair bir eleştiriyle başlarsınız ve oradan bu eleştiriyi ileriye taşımak için gereken demokratik kurumları inşa edersiniz. Ama bunun alternatif bir kozmopolitizm biçimini alması gerektiğini düşünüyorum. Küreselleşmiş dünyanın çatışmalarını anlamlandırmanın en tutarlı yolu bu.
Meagan Day’in Lea Ypi ile yaptığı ve Jacobin'de yayınlanan röportajın kısaltılmış çevirisidir.