- Büyük anlatılardan kuşku duymayı, sürekli “daha az kötü” olana razı olmayı ve mevcut düzeni hayal gücümüzün ulaşabileceği son sınır gibi kabul etmeyi öğreten bir çağda yaşıyoruz. Yeniden kazanmamız gereken şey yüzyıllar ve kıtalar ölçeğinde düşünebilen bir sosyalizmin özgüveni.
- Sağlık, eğitim, ulaşım, enerji ya da telekomünikasyon birer “tüketim ürünü” değil. Alternatif bir sosyalizm, toplumsal yaşamın temel altyapı alanlarını piyasa mantığının dışında tutmalı ve satın alma gücüne göre dağıtım yapan kâr odaklı şirketlere bırakmamalı.
- Hiyerarşi ve sömürü üzerine kurulu bir sistemin yerine demokrasiye ve ortak refaha dayanan başka bir düzen kurulabileceğine önce solun kendisini yeniden ikna etmesi gerekiyor. Sol buna inanmazsa, işçi sınıfını bu fikre yeniden kazanma şansı da kalmaz.
Bhaskar Sunkara - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Jacobin'in kurucu editörü Bhaskar Sunkara, 2026 Ellen Meiksins Wood Ödülü töreninde Toronto'da yaptığı konuşmanın birinci bölümünün dökümünü "Kapitalizmin ötesinde sosyalizm" başlığıyla yayınladıktan sonra ikinci bölümü:
Sosyalizm, kapitalizmi sadece daha adil yönetmek anlamına gelemez. İnsanların hayatta kalmasının piyasadaki başarıya bağlı olmadığı, demokrasinin ekonominin içine kadar uzandığı bir toplumu hedeflemek zorunda. Kapitalizmin bir başlangıcı vardı; dolayısıyla bir sonu da olabilir. Sosyalistlerin, bundan sonra nasıl bir toplum kurulacağını yeniden tarif etmesi gerektiğini tartışmalı.
İnandırıcı yeni alternatif
Yalnızca kapitalist propagandanın etkisiyle değil, 20. yüzyılın iki farklı “reel sosyalizm” deneyiminin gerçek başarısızlıkları nedeniyle de bugün sosyalizmin geleceğine dair derin bir kuşku var.
Karmaşık bir ekonomi üzerinde demokratik denetim kurmaya çalışmak eninde sonunda krize mi yol açar? Verimsizliğe mi saplanır? Yoksa kaçınılmaz olarak otoriterliğe mi dönüşür?
Kapitalist realizmin bu boğucu etkisini kırabilmek için yeniden inandırıcı bir alternatif ortaya koymak gerekiyor.
Karl Marx, hayatının büyük bölümünü hayalci ütopyacı sosyalistlerle tartışarak geçirdiği için, bir noktada “geleceğin mutfakları için reçete yazmamak” gerektiğini söylemişti. Ama bugün artık yalnızca kapitalizme alternatif bir düzenin ahlaken ya da siyasal olarak arzu edilir olduğunu söylemek yetmiyor. Aynı zamanda bunun teknik olarak mümkün olduğunu da göstermek gerekiyor.
Bu, uygulanmayı bekleyen tek ve kusursuz bir sosyalizm modeli varmış gibi davranmak anlamına gelmiyor. Ama ciddi bir alternatifin cevap vermesi gereken temel sorularla yüzleşmeyi gerektiriyor.
Örneğin: Sosyalist bir ekonomi, karmaşık üretim süreçlerini koordine etmek için fiyatları, kârı ve rekabeti kullanabilir mi - hem de bunu yeni tahakküm ilişkileri ya da büyük eşitsizlikler üretmeden başarabilir mi?
Demokratik biçimde yönetilen işletmelerden oluşan bir ekonomide verimlilik ve yenilik nasıl teşvik edilir?
Hayat standartlarının yükselmeye devam etmesi, kıtlıkların önlenmesi ve teknolojik dönüşümün kitlesel güvencesizlik yaratmaması için üretkenlik artışı nasıl sürdürülebilir?
Ve devlet, ekonomik girişkenliği boğmadan; makroekonomiyi istikrara kavuşturmak, yatırımları yönlendirmek ve demokratik öncelikleri hayata geçirmek konusunda nasıl bir rol üstlenmelidir?
Toplumsal yaşamı örgütlemek…
İnsan ömrü içinde gerçekçi biçimde kurulabilecek bir sosyalizm modelinde, toplumsal yaşamın geniş bölümleri piyasa mantığının dışında örgütlenir. Sağlık, eğitim, ulaşım, enerji ya da telekomünikasyon birer “tüketim ürünü” değil; modern toplumda yaşayabilmenin temel altyapılarıdır. Bu alanları, hizmeti ihtiyaca göre değil satın alma gücüne göre dağıtan kâr odaklı şirketlere bırakmak, kaçınılmaz olarak ciddi çarpıklıklar yaratır. Sonuçta ortaya çıkan sistem hem eşitliği hem de verimliliği aşındırır.
Farklı ülkelerde onlarca yıl boyunca edinilen deneyim şunu gösteriyor: Bu sektörlerde kamusal hizmet modeli, toplumsal ihtiyaçları satın alma gücünün önüne koyduğu ölçüde, daha düşük maliyetle daha iyi sonuçlar üretebiliyor.
“Sosyalist bir ekonomide verimlilik artışının amacı, büyümenin kendisi değil; insanların daha fazla boş zamana, daha fazla güvenceye ve üretim dışındaki yaşama daha fazla vakit ayırabilmesidir.”
Bunun ötesinde ise piyasaların hâlâ önemli rol oynadığı daha geniş bir mal ve hizmet alanı bulunur. Demokratik biçimde yönetilen işletmelerden oluşan bir ekonominin piyasa sektöründe fiyatlar yine arz ve talep hakkında bilgi taşımaya devam eder, üretimle tüketim arasındaki koordinasyonu sağlar.
Ama temel fark şudur: Ekonomik faaliyetin yarattığı artı değeri artık sermaye sahipleri değil, onu üretenler denetler. Yatırım kararları da özel kapitalistler tarafından değil, kamusal finans kurumları aracılığıyla alınır. Böylece piyasalar, kapitalizmin güç ilişkilerini yeniden üretmeden bir koordinasyon aracı olarak kullanılabilir.
Bu sosyalist modelde, meta üreten işletmeler şirket hissedarları ya da dış yatırımcılar tarafından değil, doğrudan çalışanları tarafından yönetilir. Yönetim hakkı, sermaye payından değil üretime katılımdan doğar. Bir şirkete üyelik, bir anonim şirket hissesi gibi alınıp satılan bir hak değil; daha çok siyasal bir topluluğun parçası olmak gibidir: söz hakkı verir, sorumluluk yükler ve piyasada el değiştiremez.
Ama işletmelerin yönetim biçimindeki bu dönüşüm, yatırım sisteminin de değişmesini gerektirir.
Gerçekçi bir sosyalizm modeli, verimsiz işletmeleri sonsuza kadar ayakta tutan “yumuşak bütçe” anlayışından kaçınmak zorunda. Verimsiz firmalar küçülebilmeli ya da kapanabilmeli; daha üretken olanlar ise büyüyebilmeli.
Öte yandan, demokratik işletmelerde çalışan işçilerin kendi ceplerinden sermaye koymaları ya da bütün birikimlerini tek bir işyerinin kaderine bağlamaları da beklenemez.
Çünkü yatırım kararlarını tek tek işletmelere bırakmak, zamanla sosyalist sistemi içeriden çökertecek yapısal eşitsizlikler üretir. Sermaye yoğun sektörler daha cazip hale gelirken, emek yoğun alanlar ve kamu hizmetleri personel bulamaz hale gelir.
Bu yüzden mülkiyetin ve yatırımın tek tek şirketlerin değil, toplumun ortak işi olarak örgütlenmesi gerekir.
Bankalar zenginliğin sahibi mi, emanetçisi mi?
Kamu bankaları burada kilit rol oynar: Üretken varlıkları toplum adına ortak biçimde tutar ve sermayeyi kamusal önceliklere göre dağıtırlar. Böylece işletmeler günlük faaliyetlerinde gerçek bir özerkliğe sahip olurken, toplumsal zenginliğin sahibi değil emanetçisi olarak hareket eder. Devlet de ekonominin yönünü belirlemek için geniş makroekonomik araçlara sahip olur.
Ama böyle bir sistemin hem verimli hem eşitlikçi kalabilmesi için bir mekanizma daha gerekir: Mesleklere göre farklılaştırılmış asgari ücret sistemi.
Buradaki amaç, ücretleri yalnızca piyasanın yerel güç dengelerine bırakmamak; toplumun hangi işleri değerli gördüğünü de ücret yapısına yansıtmak. Böylece ücret tabanı sadece ekonomik değil, toplumsal öncelikleri de ifade eder: saygınlık, beceri ve topluma katkı gibi ölçütleri.
Düşük ücret ve yoğun emek sömürüsüne dayanan sektörler bu durumda ya yenilik yapmak, ya yeniden örgütlenmek ya da küçülmek zorunda kalır. Buna karşılık yeni teknolojiler geliştiren, eğitime yatırım yapan ve verimliliği artıran işletmeler ödüllendirilir.
Sonuçta ekonomi, emeğin sınırlarını zorlayarak büyüyen bir model yerine; yeniliği, teknolojik ilerlemeyi ve toplumsal refahı teşvik eden “yüksek verimlilik” eksenli bir kalkınma yoluna yönelmiş olur.
Demokratik bir ekonomi!
Elbette sosyalist bir ekonomide verimliliğin artmasının amacı, büyümenin kendi başına bir hedef haline gelmesi değil. Asıl amaç; insanların daha fazla boş zamana, daha güçlü bir güvence duygusuna ve hayatlarını üretim dışında da yaşayabilecekleri daha geniş bir alana sahip olması.
Sadece geliri yeniden dağıtan ama insanların zamanını nasıl kullandığını, hayatın nasıl örgütlendiğini değiştirmeyen bir sosyalizm, kendi vaadini eksik bırakmış olur. Buna karşılık yeniden dağıtımı toplumsal mülkiyetle, demokratik biçimde yönlendirilen yatırımla ve verimliliği ödüllendiren ücret politikalarıyla birleştiren bir sosyalizm; ekonomik dinamizmi daha kısa çalışma sürelerine, daha uzun yaşamlara ve insanların kendi hayatları üzerinde daha fazla söz sahibi olmasına dönüştürebilir.
Bu vizyon, siyasetin ya da bütün eşitsizlik biçimlerinin tamamen ortadan kalkacağını vaat etmiyor. Beceri farkları, emek yoğunluğu ya da toplumun bazı işlere diğerlerinden daha fazla değer vermesi gibi farklılıklar varlığını sürdürecektir. Dolayısıyla belli ölçüde gelir farklılıkları da devam eder.
Ama ortadan kaldırılması gereken şey, bu farklılıkların kalıcı iktidar ilişkilerine dönüşmesidir.
“Demokratik bir ekonominin nasıl işleyebileceğini anlatamayan bir sol, kaçınılmaz direnişlerle karşılaştığında özgüvenini korumakta zorlanır.”
Aslında anlattığım sosyalizm vizyonunu özellikle olduğundan daha mütevazı göstermeye çalışıyorum; biraz da kulağa daha gerçekçi gelsin diye. Ama böyle bir toplumun sonuçları son derece büyük olurdu. Dünyanın birçok yerinde bu, Neolitik Devrim’den beri ilk kez toplumun üreticiler ve sömürücüler olarak iki ayrı sınıfa bölünmediği bir düzen anlamına gelirdi.
Piyasa sosyalizmine eleştirel yaklaşan sosyalist dostlarıma şunu söylerdim: Bir kuşak için bundan daha büyük bir tarihsel görev düşünmek zaten zor.
Elbette burada anlatılan şey, kapitalizm sonrası toplum için olası modellerden yalnızca biri; ya da Karl Marx’ın daha alaycı bir ifadeyle söyleyebileceği gibi, “geleceğin mutfağı için yazılmış denenmemiş bir tarif.”
Ama yine de bu tartışmanın son derece önemli olduğuna inanıyorum. Sol, ekonomik düzenin nasıl işleyeceği sorusuyla ciddi biçimde uğraşmaktan kaçındığı ölçüde, “kapitalizmin alternatifi yok” diyenlere alan açmış oldu.
Oysa kapitalizm sonrası bir ekonominin nasıl işleyeceğine dair somut bir çerçeve çizmek, tartışmayı kapatmaz; tam tersine genişletir. Sosyalist bir geleceğin nasıl görünebileceğine ve oraya hangi yollarla ulaşılabileceğine dair gerçekçi bir tablo çizmek, toplumsal hareketlerin günlük taleplerini daha uzun vadeli bir dönüşüm projesine bağlamasını mümkün kılar.
Bir bakıma sosyalizmin önündeki teknik sorunlarla siyasal sorunlar birbirinden ayrı düşünülemez. Demokratik bir ekonominin nasıl işleyeceğini açıklayamayan bir sol, karşısına çıkacak kaçınılmaz direnç karşısında güven vermekte zorlanır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, iki seçeneğin ötesine geçebilen üçüncü bir yol: Bir yanda yalnızca kapitalist devleti yönetmeye razı olmak, diğer yanda ise sadece onun yarattığı sorunları protesto etmek.
Özgüvenli bir sosyalizm
Bitirirken yeniden başladığım yere, yani Ellen Meiksins Wood’a dönmek istiyorum - ortaokuldaki kötü beyzbol istatistiklerime değil.
Ellen, kapitalizmi “doğal” kabul etmeyi reddediyordu. Burjuvaziden önceki bütün egemen sınıfların yaptığı gibi, “dünya hep böyleydi, böyle ve böyle kalacak” denmesine izin vermiyordu.
Elbette sosyalist bir gelecekten söz etmek, onu gerçekten kurmaktan daha kolay. Böyle bir geleceğe yaklaşmak için solun işçi sınıfıyla bağını yeniden kurması, o sınıfı örgütlemesi, işyerlerinde ve siyasal kurumlarda güç kazanması ve gerçekten demokratik bir ekonomiye geçişi mümkün kılacak bir dönüşüm programı geliştirmesi gerekir.
C. L. R. James’in söylediği gibi, “her aşçı yönetebilir” fikrine; yani hiyerarşi ve sömürü üzerine kurulu bir sistemin yerine demokrasiye ve ortak refaha dayanan başka bir düzen kurulabileceğine önce solun kendisini yeniden ikna etmesi gerekiyor. Sol buna inanmazsa, işçi sınıfını bu fikre yeniden kazanma şansı da pek kalmaz.
Birinci International döneminden 1980’lere kadar işçi hareketinin hemen her kanadında yer alan insanlar - en reformist olanlar bile - kendilerini tarihin akışını değiştiren öncü güç olarak görüyorlardı.
Bugün ise bize büyük anlatılardan kuşku duymayı, sürekli “daha az kötü” olana razı olmayı ve mevcut düzeni hayal gücümüzün ulaşabileceği son sınır gibi kabul etmeyi öğreten bir çağda yaşıyoruz.
Belki de yeniden kazanmamız gereken şey tam olarak o eski özgüven: Yalnızca seçim kampanyalarının ya da küçük protestoların diliyle konuşmayan; yeniden yüzyıllar ve kıtalar ölçeğinde düşünebilen bir sosyalizmin özgüveni.
Kaynak: Jacobin