• Ellen Meiksins Wood, “Kapitalizm Demokrasiye Karşı” kitabında, demokrasinin kapitalizmin kendisine çizdiği sınırların ötesine yalnızca siyasal alanda değil, ekonomik alanda da nasıl taşınabileceğini sorguluyordu. Hâlâ önümüzde duran soru da bu.
  • Kapitalizmin dışındaki sosyalizm piyasaları ortadan kaldırmaya çalıştığı için başarısız olduysa, kapitalizmin içindeki sosyalizm, yani sosyal demokrasi de bunun tam tersi bir nedenle başarısız oldu: Kapitalizmi aşmadan onu dizginlemeye çalıştı.
  • Sosyalizmin gerçekten bir anlamı olacaksa, kapitalizmin yarattığı piyasa bağımlılığı ortadan kaldırılmalı; kimsenin karnını doyurabilmesi, sağlık hizmetine ulaşabilmesi, çocuğunu okutabilmesi ya da başını sokacak bir ev bulabilmesi piyasadaki konumuna bağlı olmamalı. Sosyalist vaadin özü bu.

Bhaskar Sunkara*  - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Jacobin’in kurucu editörü Bhaskar Sunkara, Broadbent Enstitüsü ve Rosa Luxemburg Vakfı tarafından verilen 2026 Ellen Meiksins Wood Ödülü’ne layık görüldü. Aşağıdaki metin, kendisinin 22 Nisan 2026’da Toronto’da yaptığı konuşmanın dökümünün birinci bölümü.

Geçenlerde aklıma geldi: Amerika’daki kültür savaşlarının önceki safhalarından birinde - memleketin büyük yorumcuları çocuk sporlarında dağıtılan “katılım ödüllerini” büyük bir toplumsal tehdit olarak tartışırken - bu konunun açıldığı bir radyo programına çıkmıştım. Yayında, hatırladığım kadarıyla hayatım boyunca katılım ödülleri dışında hiçbir ödül almadığımı itiraf etmek zorunda kalmıştım. Yine de onları gururla saklıyordum; çünkü kurallara uyarak, tekrar tekrar, centilmence ve onurumu kaybetmeden yenilmenin karşılığı onlardı. 

Şimdi ise Broadbent Enstitüsü ile Rosa Luxemburg Vakfı’nın cömertliği sayesinde nihayet “gerçek” bir ödül almış oldum. Yine de muhtemelen beni çocuk beyzbol takımınıza almak istemezdiniz. 

Sosyalist tarihçi ve siyaset kuramcısı Ellen Meiksins Wood’un “Kapitalizmin Kökeni” kitabını ilk kez üniversitedeki ilk ayımda, asıl ders çalışmamı ertelemek için okumuştum. Kitabın ilk baskısını okudum; “Longer View” baskısı tembel bir lisans öğrencisi için fazla iddialı görünmüştü. Ama kitabın o 138 sayfası bile, en iyi Marksist çalışmaların yapabildiği şeyi yapmaya yetmişti. 

Kitap anlaşılırdı. Akademik jargona boğulmuş değildi; sıradan insanların da okuyabileceği açık bir dille yazılmıştı. İlk bakışta kavranabiliyor ama derinliği de hissediliyordu. Merkezinde maddi bir açıklama vardı. Kapitalizmin “yanlış” olduğuna dair ahlaki bir yakınma değil; sistemin nasıl ortaya çıktığını anlatan somut bir çözümlemeydi bu: piyasaya bağımlılık ilişkilerinin ortaya çıkışı, İngiliz kırsalındaki tarihsel kırılma ve bu ilişkilerin oradan bütün dünyaya yayılmasına yol açan baskılar… 

Aynı anda hem yüzyıllara ve kıtalara yayılan geniş bir tarihsel perspektif sunuyor hem de bugünün siyasal tartışmalarına canlı biçimde bağlanabiliyordu. 

Kapitalizmi bir “sistem”!

En önemlisi de kapitalizmi bir “sistem” olarak ele alıyordu. Toplumsal örgütlenmenin birçok biçiminden biri olarak değil. Sadece “ekonomi” ya da “modernite” olarak da değil. İçinde yaşadığımız dünyayı anlamanın temel anahtarı olarak… Ellen’ın daha sonra “Kapitalizm Demokrasiye Karşı” kitabında tanımladığı gibi, “bir toplumsal ilişkiler ve siyasal iktidar sistemi” olarak. 

Üstelik bu sistemin tarihsel olarak ortaya çıktığını, yani ezelden beri var olmadığını vurguluyordu. Ellen, kapitalizmi doğallaştırmamıza hiçbir zaman izin vermedi; ne bugünde ne de geçmişe dönüp tarihe bakarken. Başlangıcı olan bir şeyin sonu da olabilirdi. 

Ve aslında bu konuşmanın merkezindeki soruyu da o soruyordu: “Kapitalizm Demokrasiye Karşı” kitabında, demokrasinin kapitalizmin ona çizdiği sınırların ötesine - yalnızca siyasal alanda değil ekonomik alanda da - nasıl taşınabileceğini sorguluyordu. Hâlâ önümüzde duran soru da bu. 

Jacobin için yazdığı dönemde, 2014 yılında, Ellen’ın çalışmalarıyla bir editör olarak doğrudan temas kurma fırsatı buldum; kısa da olsa bazı fikir alışverişlerimiz oldu. Bu küçük temaslardan ve eserlerini dikkatle okumaktan çıkardığım kadarıyla şunu söyleyebilirim: Birazdan anlatacaklarımın bazılarına muhtemelen itiraz ederdi. 

Piyasaya bağımlılığı

Çünkü bundan sonrası, piyasaları bütünüyle dışlamayan bir sosyalizm anlayışını savunuyor. Bu metni yazarken – ve meslektaşlarım Mike Beggs ile Ben Burgis’le birlikte yakında yayımlanacak kitap üzerinde çalışırken – bu fikirleri Ellen’a ya da piyasa sosyalizminin bir başka önemli eleştirmeni Leo Panitch’e nasıl savunacağımı sık sık düşündüm. 

Sanırım şöyle savunurdum: Ellen’ın da işaret ettiği gibi, piyasalar kapitalizmden önce de vardı. Kapitalizmin asıl yarattığı şey ise “piyasaya bağımlılık”tı; yani insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek, hayatta kalabilmek için piyasada başarılı olmak zorunda bırakıldığı bir düzen. 

foto:AFP

Sosyalizmin hedefi

Eğer sosyalizmin gerçekten bir anlamı olacaksa, ortadan kaldırması gereken şey tam da bu bağımlılık olmalı. 

Kimsenin karnını doyurabilmesi, sağlık hizmetine ulaşabilmesi, çocuğunu okutabilmesi ya da başını sokacak bir ev bulabilmesi piyasadaki yerine bağlı olmamalı. Sosyalist vaadin özü bu; bundan vazgeçmemek gerekir. Öte yandan, piyasalara katılımı - yani ekonominin karmaşık üretim ağının parçası olmayı - teşvik eden mekanizmalar, tam da bu piyasa bağımlılığını ortadan kaldıracak toplumsal zenginliğin yaratılmasına katkı sağlayabilir. 

Eşitlikten yana olanların hedefi, karmaşık işbölümüne dayanan üretimi ya da alışveriş ilişkilerini ortadan kaldırmak değil. Asıl hedef, bugün bütün bunları belirleyen piyasa bağımlılığı ve sömürü düzenini tasfiye etmektir. 

En azından ben kendi tezimi böyle savunurdum. Ama artık asıl konuya gelebilirim. 

Kazanan sosyalistler 

Özellikle Kanada ve Amerika’da solun çoğu zaman beceriksiz kaybedenler topluluğu gibi sunulmasının aksine, modern solun tarihi aslında büyük - her ne kadar inişli çıkışlı olsa da - başarıların tarihidir. En azından devlet iktidarını ele geçirme açısından. 

Yedinci ve sekizinci yüzyıllardaki ilk İslam fetihlerinden beri dünya tarihinde buna benzer ölçekte bir yükseliş görülmedi. Başlangıçta küçük işçi ve zanaatkâr çevrelerinden doğan, ardından İkinci Enternasyonal partileri etrafında örgütlenen hareketler, yüz yıl içinde dünyanın üçte birinde komünist rejimlerin kurulmasını sağladı; sosyal demokrasi de farklı biçimleriyle dünyanın yaklaşık beşte birinde iktidara geldi. 

Döneminin farklı sosyalizm anlayışlarını eleştiren Hal Draper, 1966’da şunu söyleyebiliyordu: “Dünya tarihinde ilk kez, muhtemelen insanların çoğunluğu kendisini şu ya da bu anlamda ‘sosyalist’ olarak tanımlıyor.” 

Komünist Manifesto ile gömülmek

Üstelik işçi hareketi bunu daha iktidarı ele geçirmeden başarmıştı, kendi kültürünü yaratmıştı. Wales’teki madenciler, bir önceki kuşağın İncil’leriyle gömülmek istemesi gibi, Komünist Manifesto nüshalarıyla gömülmeyi vasiyet ediyordu. Emekçileri merkeze alan seküler bir kültür doğmuştu: Avrupa’nın dört bir yanındaki evlerde, bir zamanlar aziz ikonalarının asıldığı yerlere işçi sınıfı önderlerinin portreleri asılıyor; sendika salonlarında kilisenin dini takvimi yeni işçi bayramlarıyla iç içe geçiyordu. 

Tarihin mağduru değil, öznesi

Eric Hobsbawm, 1891’de Po Ovası’nda yayımlanan bir 1 Mayıs çağrısını şöyle aktarır: “Papazların bayramları var... 1 Mayıs ise dünyanın bütün işçilerinin bayramıdır.” 

Kısa süre içinde işçilerin elinde yalnızca kimlik ve gurur sembolleri değil, somut örnekler de vardı. Kapitalizm içindeki sosyalizm – yani sosyal demokrasi – ve kapitalizmin dışındaki sosyalizm – Sovyet komünizmi ve benzeri rejimler – başka türlü bir dünyanın mümkün olduğuna dair yaşayan modeller gibi görünüyordu. 

Ama ortaya çıkışları ne kadar hızlı olduysa, çöküşleri de o kadar ani oldu. Ve hiçbir yerde gerçekten başarılamayan şey, kapitalizm sonrasında kurulacak bir sosyalizmdi. 

Bugün bile İngilizce konuşulan dünyadaki sol, Zohran Mamdani gibi figürler ve Amerika Demokratik Sosyalistler (Democratic Socialists of America - DSA) gibi örgütler sayesinde yeniden güç kazanırken, aslında kapitalizm içindeki sosyalizmin bile ne ölçüde yeniden kurulabildiğini söylemek zor. 

Sosyalistlerin bugün her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğu şey, “dünya-tarihsel bir özgüven” diyebileceğimiz bir duygu. Galler’deki madencilerin ya da Vietnam’daki köylülerin kendilerini tarihin mağduru değil, tarihin asli öznesi olarak görmesini sağlayan özgüven. 

Sovyet tipi sistem neden çöktü?

20. yüzyıl sosyalizminin iki büyük tarihsel modeli - Sovyet tipi merkezi planlama ile sosyal demokrasi - yalnızca kuşatılıp yenilgiye uğramadı aynı zamanda başarısız oldu. 

Herkesin bildiği bir Sovyet ekonomisi fıkrası var. Benim favorim şu: Plancılar bir çivi fabrikasını önce üretilen parça sayısına göre ödüllendirince fabrika bu kez küçücük çiviler üretmeye başlar. Ardından hedefi toplam ağırlığa bağlayınca da işe yaramaz dev çiviler üretir. 

Gerçek hayatta ise Sovyet tipi sistemleri çökerten şey, yalnızca siyasi baskılar ya da demokratik eksiklikler değildi. Sistemin içine işlemiş, birbirine bağlı iki temel sorun vardı. 

İlki, hesaplama sorunuydu. Bütün bir ekonomiyi merkezi biçimde planlamak sadece zor bir teknik mesele değildi; fiilen imkânsızdı. 

Gosplan (Devlet Planlama Komitesi) yaklaşık 400 bürokratik kurumu, 43 bin fabrikayı, 26 bin inşaat işletmesini, 47 bin tarım birimini, 260 bin hizmet kuruluşunu ve bir milyondan fazla perakende satış noktasını denetliyordu. Sadece fabrikalar yaklaşık 12 milyon farklı ürün üretiyordu. Bu ürünlerin her biri için doğru girdilerin, doğru tedarikçilerden, doğru yere, doğru zamanda ulaşması gerekiyordu. Üstelik bütün bunlar, 11 ayrı zaman dilimine yayılan devasa tedarik zincirleri içinde birbirine bağlıydı. Plancıların uğraştığı değişkenlerin sayısı en az on milyarlar seviyesindeydi; zaman boyutu da eklendiğinde iş trilyonlara varıyordu. 

Ve bütün bunları “rasyonel” biçimde planlayabilmek için her fabrikanın ne üretebileceğini, her hanenin neye ihtiyaç duyduğunu ve her girdinin hangi çıktıyla nasıl bağlantılı olduğunu önceden bilmeniz gerekirdi. Bunu kimse bilemezdi. Hiç kimse. 

Bu yüzden ortaya çıkan şey, dünyanın en yetenekli planlamacılarının yaptığı kaba tahminlerden ibaretti: “Geçen senenin rakamları artı biraz fazlası.” Sistemi ayakta tutan şey ise yöneticilerin üretimi bir şekilde sürdürebilmek için arka planda çevirdiği devasa takas ağları, stokçuluk ve gayriresmî ilişkiler ekonomisiydi. 

İşi olduğundan farklı gösterme teşviki…

Bu da bizi ikinci soruna, yani teşvik meselesine getiriyor. 

Her yönetici çok iyi biliyordu ki, gelecek yıl kendisine ayrılacak kaynaklar bu yıl sunduğu üretim rakamlarına bağlıydı. Bu yüzden gerçek kapasitelerini olduğundan düşük gösteriyor, ardından da gerçekleşen üretimi abartıyorlardı. İş gücü ve hammadde stokluyorlardı; çünkü üretim hedefini tutturamamanın bedeli, verimsiz çalışmanın bedelinden çok daha ağırdı. 

Aynı şeyi işçiler de kısa sürede fark etti. Kotayı aşmanın tek sonucu, bir sonraki dönemde daha yüksek kota verilmesiydi. Bu yüzden kimse fazladan üretmek istemiyordu. Zayıf işletmelerin batmasına da izin verilmiyordu; çünkü bu, işsizlik ve kopan tedarik zincirleri anlamına gelirdi. Sonuç olarak verimsizlik hiçbir zaman gerçekten cezalandırılmadı. Politbüro’dan fabrika zemininde çalışıyormuş gibi yapan işçiye kadar herkesin, sistem içinde yaptığı işi olduğundan farklı göstermeye dönük bir teşviki vardı. 

Bunlar daha gelişmiş algoritmalarla ya da daha hızlı bilgisayarlarla çözülebilecek teknik aksaklıklar değildi. Sorunun kendisi, merkezi planlama modelinin yapısına gömülüydü. 

Kapitalizmin dışındaki sosyalizm piyasaları ortadan kaldırmaya çalıştığı için başarısız olduysa, kapitalizmin içindeki sosyalizm – yani sosyal demokrasi – bunun tam tersi nedenle başarısız oldu: Kapitalizmi aşmadan onu dizginlemeye çalıştı. 

foto:AFP

İsveç’in denge deneyimi

Bir dönem bu model olağanüstü iyi işledi. Savaş sonrası İsveç muhtemelen dünyanın en yaşanabilir toplumuydu: tam istihdam vardı; merkezi sendikalar işverenlerle eşit koşullarda pazarlık yapabiliyordu; büyüyen ekonomi güçlü bir refah devletini finanse ediyordu. İşçilerin hem işyerinde hem sandıkta gerçek bir gücü, güven duygusu ve toplumsal itibarı vardı. 

Ve insanlar güvende hissettikçe dayanışma da büyüyordu. Sadece kendi aralarında değil, Üçüncü Dünya’daki halklarla da. 

Olof Palme’nin ölümünden birkaç gün önce yaptığı son halka açık konuşma, Afrika Ulusal Kongresi lideri Oliver Tambo ile birlikteydi. O konuşmada Palme şunu söylüyordu: 

“Apartheid gibi bir sistem reforme edilemez; ancak ortadan kaldırılabilir.” 

Belki de bunun bedelini hayatıyla ödedi. 

Ama Olof Palme’nin projesinin merkezinde, onu ölümünden çok önce çıkmaza sürükleyen temel bir çelişki vardı. Sosyal demokrasi işçi sınıfını siyasal olarak güçlendirirken, üretim araçlarının mülkiyetini ve yatırım kararlarını sermaye sınıfının elinde bırakmıştı. Böylece bir yanda güçlü bir işçi hareketi, diğer yanda ise ekonomik gücü elinde tutan geleneksel sermaye çevreleri arasında bir denge oluştu. 

Ekonomi büyüdüğü sürece bu denge sürdürülebildi. Hem işçilere ücret artışı sağlanabiliyor, hem sermaye kâr etmeye devam ediyor, hem de refah devleti finanse edilebiliyordu. Ancak 1970’lerde büyüme yavaşlayınca bu denge çözülmeye başladı. 

Sosyal demokrasiden sosyalizme geçiş…

Sosyal demokrasinin sol kanadı sorunu açık biçimde gördü ve çözüm üretmeye çalıştı. Rudolf Meidner tarafından hazırlanan 1976 tarihli Meidner Planı, büyük şirketlerin mülkiyetinin zaman içinde işçi denetimindeki fonlara devredilmesini öneriyordu. Bu, sosyal demokrasiden sosyalizme geçiş için somut bir yol haritasıydı; üstelik finansmanı da yıllar boyunca ücret baskısı sayesinde işçilerin yarattığı kârlardan sağlanacaktı. 

Plan, hem İsveç ekonomisinin sorunlarına hem de ortaya çıkan siyasal tıkanmaya son derece yaratıcı bir çözüm sunuyordu. 

Ama aynı zamanda, ancak aşağıdan yükselecek güçlü bir işçi seferberliğiyle hayata geçirilebilecek kadar radikaldi - ve İsveç sosyal demokrat liderliği tam da böyle bir toplumsal mobilizasyondan çekiniyordu. 

İsveç Sosyal Demokrat Partisi’nin yarım ağız desteğine rağmen İsveç sermayesi Meidner Planı’nı varlığına yönelik bir tehdit olarak gördü. Sonunda planın içi boşaltıldı. 

Bu tarihten çıkarılması gereken ders, bugünün sosyal demokratlarının çıkardığı dersten oldukça farklı. 

Bugünün sosyal demokratları şunu söylüyor: “Sosyal demokrasi zaten ulaşılabilecek en ileri nokta; kendi başına büyük bir eşitlik başarısı. O halde bununla yetinmeli, gerçekçi olmalı ve yavaş ama istikrarlı reformlarla ilerlemeye devam etmeliyiz.” 

Ama sermaye sabit duran bir hedef değil; sürekli hareket eder. Beraberliği kabul etmez, yavaş yavaş kuşatılmasına da izin vermez. Bir noktadan sonra mevzi savaşı manevra savaşına dönüşmek zorunda. 

Yine de yapısal dönüşümün kapısını aralayan şeyin yıllar süren sabırlı örgütlenme ve reform mücadelesi olduğunu da unutmamak gerekir. Rudolf Meidner ve kuşaklar boyunca sosyal demokrat işçiler bunu anlamıştı. Şimdi yapılması gereken, onların yarım bıraktığını tamamlamak. 

* Bhaskar Sunkara, Jacobin dergisinin kurucu editörü, The Nation dergisinin başkanı ve “The Socialist Manifesto: The Case for Radical Politics in an Era of Extreme Inequality” (Sosyalist Manifesto: Aşırı Eşitsizlik Çağında Radikal Siyaset) kitabının yazarı

Kaynak: Jacobin