• Savaş, yoksulluk ve ekonomik eşitsizliklerin büyüttüğü taşıyıcı annelik pazarı, kadın bedenini küresel üretim zincirinin bir parçasına, çocukları ise sözleşmelerin konusu haline getiriyor.

 

Günümüz dünyasında kapitalist sistem, yalnızca biyolojik olarak kadın olmayı dahi bir üretim alanına dönüştürebiliyor. Taşıyıcı annelik sisteminde bir kadın, başka bir kişi ya da çift adına hamile kalıyor, gebeliği sürdürüyor ve doğumun ardından çocuğu sözleşme kapsamında teslim ediyor. Bu durum, insan ticaretinin günümüz teknolojileriyle birleşerek yasal düzenlemelerin arkasında kendisine yeni bir pazar alanı yaratmasının örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

‘Fedakarlık’ maskesi

Jinnews’ten Melek Avcı’nın haberine göre, taşıyıcı annelik şirketleri faaliyet gösterdikleri ülkelerde yasal zeminde çalışırken, çoğu zaman ticari ve "özgeci (fedakâr)" taşıyıcı annelik arasında kavramsal bir ayrım yapıyor. Bu ayrımı da toplumun değerleri üzerinden, "fedakâr insan" ve "yardımsever insan" söylemleriyle pazarlıyor. Sektör, özgeci modelde taşıyıcı annenin doğrudan ücret almadığını, yalnızca gebelik ve doğum sürecinde ortaya çıkan masraflarının karşılandığını ileri sürerek sistemi bir "yardım faaliyeti" olarak sunmaya çalışıyor.

Turizmi de geliştirildi

Çocuk sahibi olmak isteyen çiftler, ekonomik olarak dezavantajlı ülkelerde yaşayan kadınlara yöneliyor. Bu eşitsiz hukuki yapı zamanla uluslararası bir taşıyıcı annelik piyasasının oluşmasına yol açtı. Ticari taşıyıcı anneliğin yasal olduğu ülkelerde yaşayan ekonomik açıdan dezavantajlı kadınlar, daha zengin ülkelerden gelen çiftler adına "rızaya dayalı" olduğu iddiasıyla taşıyıcı anne olarak çalıştırılıyor. Savaş ve yoksulluk nedeniyle bu sistemin parçası haline getirilen kadınlar üzerinden büyüyen bu piyasa, varlıklı kesimlerin çocuk sahibi olmak için "taşıyıcı annelik turizmi" yapmasına da zemin hazırlıyor.

İnsan ticaretinde ‘indirim’

Bazı kuruluşlar reklamlarında "indirim" gibi insan onurunu hiçe sayan kampanyalara yer verirken, bazıları ise sistemi "ahlaki bir görev" ya da "özveri örneği" olarak pazarlıyor. Böylece kadın bedeninin sömürülmesi görünmez kılınmaya çalışılıyor. Kadın hakları alanında çalışan aktivistler ise erkek egemen sistemin, kadınların başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak için bedenlerini kullanmasını tarih boyunca fedakârlık olarak sunduğunu belirterek bu anlayışa karşı çıkıyor.

Romantize edilen hikayeler

Uluslararası taşıyıcı annelik anlaşmalarının yaygınlaşmasıyla birlikte medya da, bu sistemin görünürlüğünü artıran araçlardan biri haline geliyor. Medyada sıklıkla "harika bir deneyimdi" söylemiyle sunulan hikâyeler, sistemin yarattığı sömürüyü görünmez kılıyor. Egemen medya anlatılarında çoğunlukla mutlu sonla biten hikâyeler öne çıkarılırken; çocuk sahibi olan ailelerin mutluluğu, yardımseverlik, dayanışma ve fedakârlık temaları ön plana çıkarılıyor.

Bedelini kim ödüyor?

Taşıyıcı anneliği savunan çevreler çoğu zaman aile kurma hakkı, bireysel özgürlük ve dayanışma kavramlarını öne çıkarıyor. Kadın mücadelesi yürüten örgütler ise farklı bir soruya dikkat çekiyor: Bu sistemin bedelini kim ödüyor? Onlara göre kadınlar büyük ölçüde ekonomik eşitsizlikler nedeniyle bu piyasanın parçası haline geliyor. Hamilelik sürecinin tüm fiziksel risklerini üstleniyor, doğumun bedensel ve psikolojik sonuçlarıyla yüzleşiyor. Çocuklar ise doğdukları andan itibaren sözleşmelerin, ebeveynlik düzenlemelerinin ve kimlik tartışmalarının öznesi haline geliyor. HABER MERKEZİ