Türk Devlet Aklı -III- : Kürt halk direnişi karşısında ulusal güvenlik sendromu!

Dosya Haberleri —

Pablo Picasso

Pablo Picasso

  • 1993 Konseptinin finali 15 Şubat uluslararası komplosu (1999) ile yapılırken 8 hükümet değişmişti, fakat 2015 Konseptinin 2023 tarihli bilinmez finaline doğru gidilirken hala değişmeyen bir iktidar yapılanması söz konusudur.


 RÊNAS CÛDÎ

‘Türk Devlet Aklı – II’ başlıklı devam yazısında, Türk devlet aklının karakteristik özellikleri ve 1923-1950 yılları arasındaki ilk sürümünün hangi dinamikler üzerinden şekillendiği açıklanmıştır. Türk devlet aklının motor gücü olan, hem uluslararası düzendeki değişimlerden hem de Türk siyasal kültüründen beslenen, elitler arası rekabetin işleyiş mantığına odaklanılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarının ürünü olan ‘tamamlanamayan ulus-devletleşme projesinin’ zaman içinde giderek belirginleşen bir rekabet alanına dönüştüğü ve devlet aklının gelecek sürümleri için de bir miras işlevi gördüğü vurgulanmıştır. Bu mirasın, 1950-1960 yılları arasında, Türk devlet aklının birinci sürümden ikinci sürüme geçiş aşamasında elitler arası rekabette nasıl belirleyici bir rol oynadığına işaret edilmiştir. Yine geçiş dönemi esnasında siyasal elitlerin yaptığı hatalardan biri olan dünya sistemindeki değişimlerin yeteri kadar iyi analiz edilememesi konusu ele alınmıştır. Bu hatanın sadece 27 Mayıs 1960 tarihli askeri darbenin yapılmasına imkan sağlamadığı aynı zamanda devlet aklının ikinci sürümünün de kapısını araladığı iddia edilmiştir. Öyleyse, 27 Mayıs Darbesi’nin ardından Türk devlet aklı kendisini nasıl güncellemiştir?

   Türk Devlet Aklı – 2. Sürüm / MGK
   Devlet aklının ikinci sürümü olarak değerlendirilebilecek ve 2007 yılına kadar devam edecek olan zaman diliminin alameti farikası Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) oluşturulmasıdır. 27 Mayıs Darbesinin ardından hazırlanan 1961 anayasası ile kurulan MGK’nın varlığı ile devlet aklının giderek organizasyonel yanının öne çıkacağı bir mekanizma hayata geçirilmiştir. Aslında MGK’dan önce de çeşitli isimler altında –Harp Encümeni (1922), Yüksek Müdafaa Meclisi Umumi (1933), Milli Savunma Yüksek Kurulu (1949)– asker-sivil ilişkilerinin koordinasyonu için oluşturulan mekanizmalardan bahsedilebilir. Fakat MGK, hem anayasal bir kurum haline getirilmesi hem de odağında savunmanın değil güvenlik kavramının olması ile kendisinden önceki mekanizmalardan farklılaşmaktadır. Zira güvenlik olgusu savunmayı da içine alan, sadece askeri boyutta değil aynı zamanda sosyal, ekonomik ve siyasal düzeyde kapsamlı tedbirlere ve uygulamalara işaret etmektedir. Bu yüzden, geçiş dönemi esnasında devlet seçkinleri arasındaki keskinleşen sınırların bulanıklaştığı, bürokratik ve siyasal elitlerin hatırı-sayılır bir kısmının askeri elitlerle yakın temas halinde olduğu görülecektir. Özellikle periyodik olarak gerçekleştirilen askeri darbeler ve muhtıralar MGK’nın Türkiye siyasetindeki merkezi konumunu giderek güçlendirecektir. Örneğin, 1961 anayasasında MGK’nın rolü siyasal elitlere ‘bilgi sunmak’ ile sınırlı iken, 1971’de ‘tavsiyede bulunmak’ ve 1982’de ‘bildirmek’ şeklinde düzenlenecektir. Yine MGK’nın seyrine paralel olarak onun asli unsuru olan askeri elitlerin mali, idari ve hukuki denetimden azade olması söz konusu olacaktır. Böylelikle, ilk sürümünde tek-parti yönetimi üzerinden ideolojik düzeyde Kemalizm ve onun temsilciliğini yapan bürokratik elitler ile özdeşleştirilen Türk devlet aklı artık kurumsal bir kimlik olarak MGK ve yürütücü aktör olarak askeri elitler üzerinden anılacaktır.

 

   Modern Türk devlet aklının birinci sürümünden miras kalan tamamlanamayan ulus-devletleşme projesinin ikinci sürümde de özellikle askeri elitler eliyle diğer gruplara karşı cephe açmak ya da ittifak oluşturmak bağlamında sık-sık kullanılmasına tanıklık edilmiştir. Özellikle 12 Eylül ve 28 Şubat Darbelerinde söylemsel gerekçelerden pratik sonuçlara kadar geniş bir aralıkta tamamlanamayan ulus-devlet projesine atıflar yapıldığı, böylelikle elitler içi ve elitler arası mevzi savaşlarına yön verildiği görülmektedir. Lakin; devlet aklının ikinci sürümünün bir öncekine göre daha etkileyici olması, devlet aklı yönetimin temel prensibinin – dünya sistemine ayak uydurulurken devletin toplum karşısında büyümesinin formüle edilmesinin – daha efektif bir şekilde uygulanabilmesinde gizlidir. Yani devlet aklının ikinci sürümü sadece soğuk savaş koşullarına adapte olmamış, aynı zamanda dünya sistemiyle bağlantılı tüm tartışmaları amacından saptırarak devlet seçkinleri arasında yeni rekabet alanlarının yaratılmasına vesile olmuştur. Devlet içi rekabetin olduğu herhangi bir zeminde ise mühim olan kazananın kimliği değil, devlet aklının daha kompleks bir şekilde yeniden üretilmesidir. Örneğin; devlet aklının ikinci sürümünde dinamo işlevi gören MGK, kuruluşu itibariyle asker-sivil işbirliğini arttırması için inşa edilen kendinden önceki mekanizmaların revize edilmiş bir versiyonu idi. Ayrıca, İkinci Dünya Savaşı’nda 60 milyon insanın ölümüne sebep olan büyük yıkımdan çıkarılan dersler ve soğuk savaş koşullarına hazırlık bağlamında, kademeli olarak neredeyse tüm ülkelerde benzeri mekanizmalar hayata geçirilmişti. 1947 yılında Amerika’da Ulusal/Milli Güvenlik Yasası (National Security Act of 1947) ile bağlantılı olarak kurulan Milli Güvenlik Konseyi (National Security Council) hem Türkiye hem de diğer devletler için emsal teşkil eden ilk mekanizmaydı. Fakat nasıl oldu da Türkiye’deki MGK örneği, dünyadaki bütün emsallerinden farklılaşarak devletin ana yönetim mekanizmasına dönüştü?

İsimleri ve tarzları değişse de, her iki dönemde de PKK ile mücadele etiketi altında kullanılan paramiliter grupların aslında Kürt halkını ve dolaylı olarak tüm toplumsal muhalefeti hedef aldığı görülmektedir.

   Türk Devlet Aklı – 2. Sürüm / Derin Devlet
   Bu sorunun cevabı; MGK’nın kurumsal yapısını domine eden askeri elitlerin şiddet tekelini, sadece silahlı saldırı/savunma alanında değil, kademeli olarak politika, ekonomi, medya ve yargı alanlarına da yayarak organizasyonel bir tarzda yönetebilmelerinde saklıdır. Günlük tartışmalarda ‘derin devlet’ söylemi altında tasnif edilen bu yapılanma aslında hem kuruluş mantığı hem de icraatları ile aleni olan bir organizasyonun ordunun gözetiminde örgütlenmesidir. Bu örgütlenmenin tarihsel çizgisi, Genelkurmay İkinci Daire Başkanlığına bağlı olarak 1952 yılında kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu’nun 1967 yılında Özel Harp Dairesi’ne, 1992 yılında ise Özel Kuvvetler Komutanlığı’na dönüşerek bugüne gelmesi üzerinden takip edilebilir. Ana örgütlenmenin yan kolları olan ve dönemsel koşullarla bağlantılı olarak kullanılan Türk Mukavemet Teşkilatı, Kontgerilla Grupları, MAK Birlikleri, Özel Timler, Köy Korucuları, Hizbullah, JİTEM, TUSHAD, Türk İntikam Tugayları, JÖH-PÖH, Esadullah, SADAT gibi paramiliter yapılanmaların varlığı oldukça önemlidir. Spesifik suikastlar dışında gayri-Müslimlerin, sol-sosyalist grupların, Alevilerin ve Kürt Halkının sindirilmesi amacıyla devreye sokulan bu paramiliter yapılanmalar ‘kayıt-dışı şiddet kapasitesinin’ sacayaklarıdır.
Toplumun eleştirel damarları için birer korku mekanizması işlevi gören paramiliter grupların devlet seçkinleri arasında çatışmadan ziyade ortaklaşma zemininde bir rekabete dönüşmesinin altı çizilmelidir. Askerlerden siyasetçilere, medya patronlarından yargı mensuplarına kadar birçok kesim tarafından bu gruplar, var-oluş gerekçelerinin dışındaki alanlarda özellikle ekonomik çıkarlar ve kitle psikolojisinin dizaynı bağlamında araçsallaştırılacaklardır. Bir diğer altı çizilmesi gereken durum ise; soğuk savaş süresince komünizm ile bağlantılı öznelere karşı NATO üyesi devletlerin tamamında bu ‘gizli ordular’ kurulmuş ve Sovyetlerin dağılmasıyla lağvedilmişlerdir. Fakat Türk devleti için bu gruplar, ortadan kaldırılması bir yana vazgeçilmez unsurlar haline gelmişlerdir. Böylelikle Türk devlet aklı dünya siyasetindeki dönüşümlere, kurumsal olarak MGK ölçeğinde pratikte de paramiliter grupların koordine edilmesiyle, hem eşlik edebilmiş hem de kayıt-dışı şiddet kapasitesinin yönetimini kendi uzantısı olarak güncelleyebilmiştir. Nihayetinde devlet aklının yürütücüsü olabilmek adına rekabet halinde olan devlet seçkinlerinin temel mücadele alanlarından biri daha ortaya çıkmıştır.

28 Şubat Darbesi ile İslamcılığın tasfiye edilmesinin ve 15 Şubat uluslararası komplosu ile PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinin ardından, devlet aklının ikinci sürümü için Avrupa Birliği’ne üyelik bağlamında demokratikleşme sürecine kademeli iştirak söz konusu olacaktı.

    Tartışmanın daha iyi anlaşılabilmesi için Türk devletinin PKK’yi tasfiye edebilmek amacıyla hayata geçirdiği 1993 ve 2015 tarihli savaş konseptlerinde kullandığı paramiliter grupların yarattığı etkilere odaklanılabilir. İsimleri ve tarzları değişse de, her iki dönemde de PKK ile mücadele etiketi altında kullanılan paramiliter grupların aslında Kürt halkını ve dolaylı olarak tüm toplumsal muhalefeti hedef aldığı görülmektedir. Yine her iki dönemde de bu grupların sahaya sürülmesinin ardından devletin mafyatik ve narkotik icraatlarını ifşa eden olaylar su yüzüne çıkmaktadır. Ortaya çıkan resmin ‘derin devlet’ olarak tasvir edilmesi ise grupların varlığı ile değil grupların kullanımı noktasında devlet seçkinleri arasındaki rekabetin dışavurumu ile bağlantılıdır. Başka bir deyişle; her iki örnekte de PKK’nin sosyo-politik etkisini kırabilmek için aktive edilen kayıt-dışı şiddet kapasitesi, günün sonunda kamusal alanın yeniden dizayn edilmesi ve elitler arası güç ilişkilerinin yeniden dağılımı işlevini görmektedir. Dönemsel karşılaştırmanın dikkate değer yönü ise; 1993 Konseptinin finali 15 Şubat uluslararası komplosu (1999) ile yapılırken 8 hükümet değişmişti, fakat 2015 Konseptinin 2023 tarihli bilinmez finaline doğru gidilirken hala değişmeyen bir iktidar yapılanması söz konusudur. Bu ayrım noktası, her ne kadar askeri elitlerin devlet aklı yönetimine hediyesi olsa da kayıt-dışı şiddet kapasitesi üzerine devam edegelen rekabetin şimdilik siyasal elitler lehine sonuçlandığına işaret etmektedir.

   Türk Devlet Aklı – 2. Sürüm / Demokratikleşme
   Modern Türk devlet aklının üçüncü sürümüne geçmeden önce onu var-eden tarihsel etkenleri diğer bir deyişle ikinci sürümün son perdesini analiz edebilmek geçmiş ve gelecek arasındaki bağlantı noktalarının kurulabilmesi açısından oldukça kıymetlidir. 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısı, 1960 yılından itibaren peyderpey Türk devlet aklının yürütücülüğü rolüne soyunan askeri elitler adına bir zirve noktasıydı. Zira askeri elitler artık klasik bir darbe yapmak yerine MGK eliyle doğrudan, sivil unsurlar (medya organları, iş dünyası, entelektüeller) eliyle dolaylı olarak dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’a kendi ‘ölüm fermanını’ imzalamasını bildirecekti. Siyasal elitlerden bile destek bulamayan başbakanın bildiriye karşı cılız bir direniş göstermesi üzerine ‘Ordu Çevrelerinin Görüşü’ olarak basında yer alan imzasız bir metinde MGK ‘devletin hafızasıdır’ vurgusu yapılacaktı. Yine aynı günlerde bir önceki dönemin Genelkurmay başkanı Doğan Güreş’in yaptığı açıklamalar ise malumun ilanı olacaktı: ‘’Anayasamızda tanımlandığı gibi MGK, Milli Güvenlik Siyasetini tayin eder ki bu bütün politikaların tanrısıdır. Buna aykırı davranılması düşünülemez.’’ Peki, toplumsal ve siyasal alanın daraldığı devletin nüfuz alanlarının ise oldukça genişlediği 1990’ların hemen ardından, 5 Ağustos 2001 günü bir parti genel başkanı partisinin olağan kongresinde şu cümleleri sarf edebilme ‘cüretini’ nasıl buluyordu?: ‘’AB uyum çalışmalarındaki engelleyici rolü konusunda herkesin az çok bilgi sahibi olduğu, ancak üç maymunları oynadığı bir tabu var. Ulusal güvenlik gerekleri, ya da daha doğru bir isimlendirmeyle ulusal güvenlik sendromu. Bu tabunun üzerindeki perdeyi çekip almanın zamanı geldi.’’ Bu sözlerin sahibi dönemin muhalefet lideri Mesut Yılmaz bir demokrasi fedaisi olmadığına göre, o günlerin devlet aklı açısından anlamı nedir? Başka bir deyişle, henüz AKP’nin esamesinin okunmadığı bir zaman aralığında MGK karşıtlığı üzerinden demokratikleşme konusu neden ve nasıl gündeme geliyordu?

   1991 yılında Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte soğuk savaşın iki kutuplu dünya düzeninden, Amerikan hegemonyasının güçlü bir şekilde hissedildiği ve serbest piyasa ekonomisi ekseninde ‘demokrasiyi küresel düzeyde yaygınlaştırmak’ temasının öne çıktığı bir uluslararası sisteme geçilmiştir. Bununla bağlantılı ve Türk devletini de yakından ilgilendiren bir gelişme olarak; 1992 yılında Avrupa Ekonomi Topluluğu, Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği adı altında yenilenerek genişleme sürecine girmiştir. 1993 yılında gerçekleştirilen Kopenhag Zirvesi’nde ise genişleme politikasının genel çerçevesi, siyasi ve ekonomik düzeyde AB’ye katılım kriterleri belirlenmiştir. Bu işaretler, soğuk savaş koşullarının ürünü olan MGK ve askeri elitlerin yürütücü pozisyonda olduğu Türk devlet aklının ikinci sürümünün de dönüşmesi gerektiğinin habercisidir. Devlet aklının karakteristik özelliklerinden biri olan sistemsel dönüşümlere ayak uydurma hali bu süreçte de işlevini yerine getirecektir. Lakin devlet aklının bir sürümünden diğerine geçiş, sistemsel dönüşümlerin devlet seçkinleri tarafından ne zaman kavranıp nasıl uygulamaya geçirileceğiyle bağlantılıdır. Türkiye ile AB arasında 5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında alınan karar uyarınca Gümrük Birliği antlaşmasının imzalanmış olması demokratikleşme konusunun erken kavrandığına işaret etmektedir. Öte yandan tam üyelik müzakereleri için geçerli olan Kopenhag Kriterleri ölçeğinde bir demokratikleşme atılımının ise yapılmadığı bilinmektedir. Bunun temel sebebi, birer iç ve dış tehdit olarak görülen İslamcılık ve PKK karşısında üstünlük kazanabilmenin demokratik koşullar altında mümkün olmadığını iyi bilen ‘devlet hafızasının’ uluslararası değişimlere adapte olmak konusunda görece daha yavaş hareket etmesidir. 28 Şubat Darbesi ile İslamcılığın tasfiye edilmesinin ve 15 Şubat uluslararası komplosu ile PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinin ardından, devlet aklının ikinci sürümü için Avrupa Birliği’ne üyelik bağlamında demokratikleşme sürecine kademeli iştirak söz konusu olacaktır.

    Nitekim 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki'de yapılan AB Zirvesi'nde Türkiye'nin adaylığı resmen onaylanmıştır. AKP’nin tek başına iktidar oluşundan önce AB uyum süreci bağlamında öne çıkan diğer örnekler ise: 2001 yılında yapılan anayasa değişikliği ile MGK’daki sivil üyelerin sayısının artırılması ve kararların tavsiye niteliğine indirilmesi, 2002 yılında alınan MGK kararları ile 1987’den beri Kuzey Kürdistan kentlerinde devam etmekte olan OHAL yönetimlerinin sonlandırılmasıdır. Oyuna yeni katılan AKP’nin kendisinden önce başlayan demokratikleşme havasını devam ettirdiği ve devlet seçkinleri arasında çatışmanın değil ortaklaşmanın baskın eğilim olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Elbette yapılan demokratik düzenlemeler evrensel standartları karşılayabilmekten uzaktır, zira toplumsal bağı olmayan ve konjonktürle temas içinde olan hamlelerdir. Lakin tartışmanın devlet aklı açısından önemi farklıdır: Askeri elitler, seçimle göreve gelen hükümetleri devirmenin risklerinin büyük ölçüde arttığını görerek, kendi hareket alanlarını geniş tutabilmek için İslami gelenekten geliyor olsa bile sivil bir yönetim ile işbirliği yapmanın daha akılcı ve verimli bir yol olduğunun farkındadır. Bu eğilim askeri elitlerin devlet aklına nüfuz edebilmek için değişime katlanma çizgisidir.

   Peki?
   Peki bu zorunlu olarak taviz verme stratejisi askeri elitleri Türk devlet aklının üçüncü ve son sürümünün yürütücüsü olmaya taşıyabilmiş midir? Yoksa yıllardır hikayenin yardımcı oyunculuğu pozisyonunda olan ve hiç hesaba katılmayan bir aktör tüm dengeleri değiştirecek midir?

   Gelecek bölüm: Türk Devlet Aklı - IV - : Geçiş ve devlette
 süreklilik

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.