• Salt Ankara’daki Saray da aşçısı, garsonu, uşağı, çaycı, kahvecisi, çeşnicisiyle yaklaşık 350 kişi her daim hizmete hazır tutuluyor. Geçenlerde, "1500 muhtar bir arada ağırlama" gösterisi düzenlendi. Saray görevlileri ve “çöplenen avane"nin katılımıyla, 2000 bine yakın kişi, Efrîn’e hücum eden soyguncular misali, ak örtülü masalara yayılıp bir arada yediler, içtiler.

"Türk halkı" diyeceğim ama Osmanlı kabuğu altında ete, kemiğe bürünmüş; kültürel, sosyal ve siyasal olarak "var" olmuş, işlevsel böyle bir ırk, millet yoktu. Hiç olmadı.

Yeri ve yurdundan edilerek sürülen ya da kılıçtan geçirilerek yok edilen yerli halkların yerine, 1923’ten itibaren Ege’den, Balkanlar ve kısmen de Kafkaslardan getirilen kalabalıklar yerleştirildiler ve "Türk" diye kayıtlara geçirildiler.

Bugün "yerli ve milli" naraları ile ortalıkta fink atan Recep Erdoğan’ın ailesi, o zamana kadar yolunu şaşırmış Pontus ülkesine düşmüş küçücük bir Gürcü ailesiydi. 1923’den sonra, "Türk" olana kadar da isimleri Gürcüceydi.

Türk ırkçısı Nihal Atsız’ın "Boz Kurtların Ölümü" adındaki dişi kurt Asena adıyla anılan, İyi Parti’nin Türk ırkçısı lideri Meral Akşener’i, herkes gibi ben de seyrettim televizyonda. Bir açılışta, CHP’li Kılıçdaroğlu’da bir koltuk ötesindeydi. Bir kadın sahnede, Türkçe sözlü bir Balkan aşk şarkısı söylüyordu. Akşener, şarkının nağmeleriyle hislenip kendinden geçmişçesine el hareketleri yapıyor, baş sallıyor, ağlamaklı tempo tutuyordu.

Akşener, Türk ırkçısı ama o an ruhu başka yerdeydi.

Türk devletinin kurulmasından sonra ithal edilen kalabalıklar, eski Osmanlı "tebaa"sı idi. Vergi veren, onun dışında hiç bir hakkı olmayan "Reaya…"

Öte yandan Osmanlı kabuğu altında, onlarca ırk, halk (tebaa) yaşıyordu. Osmanlı paşalar da, onlardandı. Ama içlerinde ilaç niyetine de olsa, bir tek Türk yoktu, hiç olmadı...

Dolayısıyla, olmayan bir halkın Cumhuriyet veya "kölecilik olan “Reaya" sistemine karşı çıkıp demokrasi isteme diye bir dertleri yoktu, olamazdı. Daha sonra CHP’nin temeli olacak olan İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucuları arasında da, tek Türk yoktu.

Daha sonra, adında "Türk" ibaresi bulunan ilk devlet kuruldu ama şefi itaatle yetişip hizmet etmiş bir Osmanlı askeriydi. "İtaatkarlığın" yararlarını bildiği için daha başlangıçta güç odağı kişi ve çevreleri "hüküm" altına alarak, Sultanı deviren darbeyi hazırlayıp geliştirdi. Daha sonra da kimseye söz ve itiraz edene hayat hakkı vermedi.

Tüm dünyada Cumhuriyet rejimleri, Aristokrasiye karşı yürütülen savaşlarla kazanıldı. Yani kan, göz yaşı, ter ve acılarla...

Bu yüzden değerli, paha biçilmezdir...

Ama "Türkler", daha sonra kendini "Türklerin Atası" da ilan edecek (M. Kemal) bir Osmanlı askerinin gönlünden kopan şekliyle Cumhuriyete sahip oldular. Başlangıçta büyük korkular çekerek...

Çünkü, o sırada ortalama her yüz kişiden 5’i okuma yazma biliyordu. Nüfusun tümüne yakını Cumhuriyet’in ne olduğunu bilmiyordu. Bunlar, Cumhuriyet kavramını duyduklarında "başımıza yeni belalar geliyor" korkusu çekip uzun zaman titrediler.

"Reaya" olmaya alim olarak yaşamış kalabalıklar, böylece tepeden inme Kimse olduğunu Paşalara, daha sonra da seçilmişlere tapınmayı sürdürdüler. İtaatkar ruhlarının esiri olarak, gücü arkalarında hissetmedikçe asla sokaklara çıkıp gerçek cumhuriyet de, demokrasi de istemediler.

Cumhuriyet, özgürlük ve demokrasi içi boş kavramlar oldukları, hiç bir zaman gerçi yaşanmadığı için, değersizdi. Her gelen kolayca üstüne çökebiliyordu. Uğrunda ölesi değildi.

O nedenle, Ermeniler’den kalma deyimle, ayağındaki "xırik"leri (yama tutmaz ayakkabı) yerde sürüyerek gelen "Havuli"nin torunu, hiç bir itirazla karşılaşmadan, her şeyin üstüne üstüne çöküverdi. Ülkeyi teslim aldı. Padişahlarda olmayan yetkilerle aile saltanatını kurumlaştırdı.

Çoğu İstanbul ve Ankara olmak üzere "şahsının" emrinde toplam dokuz tane Saray ve köşk. Bir düzineye yakın uçak. Uçakların ki ayrı, sadece köşk ve saraylarının yıllık temizlik ile bakım masrafı bir milyar liraya yakın.

Ailede herkes ayrı birer dolar milyarderi.

"Şahsımın" servet tutarını kimse bilmiyor. Çünkü nerede istiflediği meçhul...

Dünyada, hiç bir seçilmişe nasip olmamış "bir hallerle" Türk halkı onun lüks hayatı için milyarlar harcıyor. Ama boğazından kesip onu besleyenlerin bir kısmı aç.

Televizyonlarda açlıktan ağlayanların geçidi. Medya da, sokak çöplüklerindeki atık ve kırıntıları kapma savaşlarına dair haberler uzaya dursun ve intihar eden gençlerin hikayeleri "vatan sağ olsun" naralarıyla birbirine dolanıyor...

Ama o iklimin hiçbir zaman yakışmadığı Çetin Altan’ın deyimiyle; "acıkmayan, uykusu gelmeyen ve yorulma nedir bilmeyen Türk halkı", düşmanlarına inat, seçtiği Tiranını çok iyi besliyor. Yemiyor, içmiyor, saray ve köşklerde aile ile şürekasını da yedirip içiriyor.

Mesela geçen yaz Akdeniz şeridini ateş sarmış, yanıyordu. Tirancık, o sırada Marmaris’teki yazlık Sarayının özel havuzu olan koyda "cıp cıp" ediyordu. İki gün sonra ininden çıkar gibi yollara düştü ve sevenlerinin başına çay poşetleri atarak keyfini getirdi.

Başka söz bulamıyor, Tanrı kimseyi görgüsüz, sonradan görme yapmasın diyorum. Saray ve köşklerde hayat müemmen.

Salt Ankara’daki Saray da aşçısı, garsonu, uşağı, çaycı, kahvecisi, çeşnicisiyle yaklaşık 350 kişi her daim hizmete hazır tutuluyor. Geçenlerde, "1500 muhtar bir arada ağırlama" gösterisi düzenlendi. Saray görevlileri ve “çöplenen avane"nin katılımıyla, 2000 bine yakın kişi, Efrîn’e hücum eden soyguncular misali, ak örtülü masalara yayılıp bir arada yediler, içtiler.

Bütün yemeğe hücumlarda olduğu gibi, bunun masrafı da açların cebindendi.

En seçkin yeyinti de, "treliçe" adı verilen tatlıydı. Recep karnını doyurduktan sonra, "yeyin" diye bağırıyordu. "Treliçeyi yeyin, onu her yerde bulamazsınız…"

Oysa, muhtarlar toplantısı, "Şahsın" yani diktatörün parti propaganda faaliyetiyle, her gün bir yerde düzenlenen toplantı gibi, muhtarların masrafı da açların sırtına yükleniyordu.

Türk halkının bir kesimi aslanlar gibi besliyor "ulu öndercik" ve aile ile şürekasını…

Ah belim, sırtım diyeni bırakın, diktatör ve şürekasını besleyen açlardan  "meee!" sesi de çıkmıyordu.

Ne yapsın yoksullar; birer eşsiz ve benzersiz olarak, içinde oluştukları dünyayı öyle görmüş, gördükleri talim üzere, tam 100 yıldır efendilerini, böyle sırtta taşıyorlar. Kölelik de bir  alt beyin tutulması, yani yaşama biçimidir, çünkü...