‘Türkiye taviz vermezse yaptırımlar gelir’

Dosya Haberleri —

20 Kasım 2020 Cuma - 23:00

  • HDP Dış İlişkilerden Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı Hişyar Özsoy: Eğer Erdoğan ve Türk hükümeti özellikle S-400 konusunda tavizler vermezse gerilimli bir sürece gireceğiz ve Biden dönemi boyunca devam edecek bu. Yaptırımlar gelebilir, hem de sert yaptırımlar gelebilir.

OSMAN OĞUZ

HDP Dış İlişkilerden Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı ve Amed Milletvekili Hişyar Özsoy ile ABD seçimlerinin Türkiye’ye mevcut ve olası yansımalarını konuştuk.

Biden’ın gelişinin genel anlamı üzerine konuşarak başlamak istiyoruz. ABD’deki iktidar değişikliği sizce aynı zamanda güçlü bir politika değişikliğinin habercisi mi, yoksa kopan bütün bu fırtına biraz abartılı bir fırtına mı?

Aslında bu fırtına biraz abartılı, aşırı beklentili bir fırtına. Biden çok değişim getireceği için değil ama Trump’a duyulan öfke ve kaygının fazla olması nedeniyle bu kadar abartılı ve beklentili bir duruma girildiğini görüyoruz. Biden seçim kampanyası boyunca zaten çok büyük değişiklikler yapacağına dair bir şey de söylemedi. Hatta herkes için sağlık hakkı, eğitim hakkı gibi temel, artık Amerika’da ana akımın bile sahiplendiği taleplere bile biliyorsunuz sahip çıkmadı. Belki iklim değişikliğine dair önemli sayılabilecek adımlar atılabilir, o konuda belki bir hassasiyeti var fakat Biden’ın Amerika toplumuna ve dünyaya temel mesajı normalleşmeydi. Normalleşmeden kasıt da Trump’ın dağıttığı, kırdığı, döktüğü kurumları tekrar toparlama ve bir statükoya geri dönme. Aslında statükocu bir söylemin sahibiydi Biden. Kendisi bunu söylediği halde toplumun bu kadar büyük bir beklentiye girmesi de ilginç bir durum.
Tekrar belirtmekte fayda var: Biden çok radikal değişimci olduğu için değil, toplum artık Trump’ın politikalarından boğulduğu için bu abartılı durum yaşanıyor. Biden’ın temel olarak yapacağı da Trump’ın dağıttığı statükoyu tekrar onarmak. Buna liberal demokratik statüko diyoruz. Amerika’da Washington Konsensüsü olarak bilinen ve çok uzun bir tarihi olan bir sistemden, bir statükodan bahsediyoruz. Bunu ne kadar yapabilir, normalleşmeyi nasıl sağlayabilir, bu ayrı bir tartışma konusu. En nihayetinde Trump, 4 yıl boyunca çok fazla şey dağıttı. Çok fazla kurumun ve Amerika toplumunun kimyasıyla oynadı.
Şunun da altını çizelim: Biden kazandı, Demokratlar kazandı diyoruz ama Trump gibi ırkçı, yabancı düşmanı, açıktan bütün ahlaki toplumsal normları darmadağın eden birinin Amerika’da 72 milyondan fazla oy alması, başlı başlına düşünülmesi gereken de bir durumdur.
Bunları yan yana getirip düşündüğümüz zaman Amerika toplumu Biden’la küçük de olsa bir nefes alabilir fakat Biden tam da statükocu politikalarıyla Cumhuriyetçilerin 2024 yılında çok daha güçlü bir biçimde gelmesine vesile olabilir. Herkes bir değişim, dönüşüm ve evet ciddi bir takım adımlar atmasını bekliyor, fakat Biden’ın temel olarak söylediği, “Biz statükoya geri döneceğiz” oluyor. Zaten bu statükonun içinde kendisi 8 yıl başkan yardımcılığı yaptı, bu çok ilginç bir durum. Dolayısıyla şimdiden 2024 seçimlerini düşünmekte fayda var. Biden, hem dünyanın hem Amerika toplumunun değişim arzusuna denk gelecek bir siyaset üretmezse Trumpçıların çok daha büyük bir intikam duygusuyla geri geleceğini göreceğiz.

Buraları aslında daha çok açmak isteriz ama Türkiye ve Kürt meselesiyle ilgili konuşmak istediğimiz o kadar çok konu var ki, bu bağlamı terk etmek zorunda kalıyoruz. Keza Biden Türkiye’de de çok gündem olan bir isim. Hem Obama hükümeti döneminde hem de sonrasında AKP iktidarının çok defa hedef de aldığı bir isim oldu. Seçilmesinin ardından yaşananları ise birçok kişi, “yanaşma çabası” olarak okuyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın mesela ilk tepkisi, “ABD-Türkiye ilişkileri partiler üstüdür” demek olmuştu. AKP iktidarını kaygılandıran tam olarak ne?

Yani çok bariz bir durum aslında: Trump, bunun da altını çizmek lazım, Türkiye’de İslamcıların da favorisi oldu. Açıktan ırkçılık ve İslam düşmanlığı yapan birisinin İslamcılar tarafından, hükümete yakın kesimler ve medya tarafından bu kadar sahiplenilmesi başlı başına bir rezalettir. Sadece bir not olarak bunu koyalım. Ahlaki normları o kadar düşmüş, çürümüş ki, Trump ile Erdoğan ve Trump’ın damadı ile Erdoğan’ın damadı arasındaki ilişkilerin kendi çıkarlarına olacağı düşüncesiyle böyle bir Trump seviciliğe yöneldiler. İbret verici bir durumdur gerçekten.
Temel olarak Erdoğan, Trump’la şahsileştirdiği bir ilişki üzerinden Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkileri yürütmeye çalışıyordu. İkisi de zaten kurumsal politikadan haz etmeyen insanlar. İkisi de dünyanın kendileriyle başlayıp kendileriyle bittiğini düşünüyor. Şahsileştirilmiş, özelleştirilmiş bir siyaset ve diplomasi tarzları var. O anlamda bir uyuşma vardı aslında. Otoriter liderlerde olur bu yoğunlukla. Fakat Biden’ın gelişiyle birlikte tabii artık, daha önce de ifade etmiştim, telefonun karşı tarafında maniple edebileceği, istediği noktaya çekebileceği bir başkan olmayacak. Çünkü Trump, hiçbir siyasi geçmişi olmayan bir tüccar, hatta kötü de bir tüccar yani, müflis de bir tüccar; iş hayatında da çok başarılı olmamış. Bütün o babasından kalma paranın verdiği güçle siyasete yüklenmiş ve kazanmış. Fakat onun aksine Biden, takriben 36-37 yıl Amerika Senatosunda, Kongresinde kesintisiz görev yapmış, Başkan yardımcılığı yapmış. O anlamda Amerika’nın siyasal sisteminde, o statüko içerisindeki bütün kurumlarla çok derin ilişkileri olan birisi. Hal böyle olunca Biden, kurumsal siyasete, diplomasiye önem verecektir. Dolayısıyla Erdoğan artık telefon açıp Başkan’la görüşüp meseleyi bir şekilde bitirme ve sorunları çözmekten ziyade Amerika’nın Türkiye’yle ilgili bütün kurumlarıyla muhatap olmak durumunda. Kurumsal diplomasiye geçiyoruz. Bu Erdoğan açısından büyük bir handikap.

Bir yandan da Biden’ın hem Erdoğan yönetimini rahatsız eden, eleştiren açıklamaları oldu. Kürt meselesine dair gelecek dönemdeki tavrı belirsizliğini korusa da şimdiye kadarki tavrı biliniyor. Belki bunun da etkisi var…

Orada da şöyle bir mesele var: Biden iktidara geldiği zaman kanaatime göre Türkiye ile ilişkilerin, tırnak içinde söylüyorum, normalleşmesi için, eski statükoya dönülmesi için de bir inisiyatif alacaktır ama eğer Türkiye Biden iktidara gelene kadar ilişkilerde başka şeyler de kırıp dökmezse Başkan olur olmaz Türkiye’yi yaptırıma boğacak bir pozisyona girmez.

Ne “kırıp dökebilir” Türkiye?

Bu S-400’le ilgili bir gelişme olabilir, bu Suriye ve Rojava’ya Türkiye’nin yeni bir işgal operasyonu olabilir… Eğer böyle beklenmedik bir durum olmazsa Biden, “Hadi gel yeni bir sayfa açalım, aramızdaki meseleleri en azından bir kez daha müzakere edelim” diyecektir. Bu birkaç ayı alır ama eğer Erdoğan ve Türk hükümeti özellikle S-400 konusunda tavizler vermezse gerilimli bir sürece gireceğiz ve Biden dönemi boyunca devam edecek bu. Yaptırımlar gelebilir, hem de sert yaptırımlar gelebilir. Trump bunun önünü kesmişti, Senato’da sürekli bloke ediyordu, kendisi de yaptırımlarını uygulamıyordu ama Biden, eğer ilk görüşmelerden istediği sonucu alamazsa muhtemelen sertliğin dozajını artıracaktır.

Türk hükümetinin de zaten halihazırda bu döneme ve bu ihtimallere hazırlık yaptığını düşünüyor musunuz? Berat Albayrak’ın istifası ve iktidar cephesindeki başka gelişmeler bazen bu eksende de okunuyor…

Tabii ki bu hazırlık var ama bazı yorumlar magazinel kalabiliyor. Berat Albayrak’ın istifasının birebir ne kadar ilişkisi var? İnsanlar şuradan düşünüyor: Berat Albayrak Trump’ın damadıyla yakındı, Trump gitti, damat gitti, o da gitti… Belki de böyle ama elimizde veri olması lazım. Ama şu bir gerçek: Erdoğan tabii ki Trump sonrası döneme Türkiye’yi hazırlamak isteyecektir. Bu yönlü birçok adım da atıyor. Sadece Maliye Bakanlığı boyutu da değil. Çünkü Erdoğan şunu biliyor: Amerika bundan sonra birincisi Avrupa’yla, ikincisi NATO’yla çok yakın çalışacak. Trump, Avrupalı liderlerle ve NATO’yla çok fazla didişiyordu ve bu ilişkilerin kimyasını dönüştürdü, hem de çok önemli oranda değiştirdi. Merkel’le laf atıştırıyordu, Macron’la karşı karşıya geliyordu. Dolayısıyla Amerika ile NATO arasındaki bu gerilimler, Erdoğan için bir hareket alanı sağlıyordu. Erdoğan tam da Avrupa ile Amerika arasındaki ve NATO’nun kendi içindeki çelişkilere oynayarak ilerlemeye çalışıyordu. Şimdi Biden, Avrupa Birliği liderleriyle tam uyumlu çalışacak, NATO’yu yeniden tesis edecek, Transatlantik Güvenlik Kuşağını çok güçlü şekilde kurmaya çalışacak. Hal böyle olunca Avrupa ile Amerika’nın Türkiye’ye yönelik stratejisinde bir ortaklaşmayı ve basıncın artmasını biz önümüzdeki dönemde göreceğiz.
Durum böyle olunca tabii Erdoğan da buna göre içeride bir takım dizaynlara gitme ihtiyacı hissedebilir.
Trump gibi demokrasiyi, insan haklarını ve hukuku hiç umursamayan ve “Amerikan Anayasasını takmıyorum” diyen biri aslında Türkiye’ye bu açıdan çok da benzer. Çok ilginç bir durum olmuştu: Batı artık bu anlamda Türkiye’yi örnek alıyor. Şimdi böyle birisi artık olmayacak ve Erdoğan kısmen de olsa oyunu kurallarına göre oynamak zorunda hissediyor. Bunu ne kadar yapabilir, geçen gün ifade ettiği “Ekonomik, demokratik, hukuki reformlar yapacağız” sözünü ne kadar yerine getirebilir, ayrı tartışma. O konuda şahsen ben çok ümitvar değilim.

Neden ümitvar değilsiniz?

Hem içinde olduğu ittifak ilişkileri hem siyaset yapma tarzı hem de demokratik kültüre olan antipatisini falan düşününce ite kaka belki birtakım küçük ve göstermelik adımlar atılabilir ama zor. Deneyecektir. Yani Biden dönemine Türkiye’yi hazırlamaya çalışacaktır ama bunda öyle çok başarılı olacağını düşünmek biraz hayalcilik olur.

Ama ABD’deki iktidar değişiminin halihazırda zaten Türkiye’nin hem Rojava’ya hem başka yerlere yönelik sınır ötesi maceralarını dizginleyeceğini düşünüyorsunuz…

İşte dediğim gibi: 2021’in 20 Ocak’ında Biden göreve gelecek. Türkiye o döneme kadar bütün ilişkileri tekrar gerecek bir hamlede bulunacak mı, göreceğiz. Biden’ın Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimiyle ilişkileri güçlü; Mesut Barzani’yle ve Kürdistan Bölgesel Yönetiminin liderleriyle şahsi ilişkileri de var. Amerika’nın Güney Kürdistan’a desteği artacaktır. Aynı şekilde eğer Trump ani bir kararla Suriye’den önümüzdeki iki ay içinde çekilmezse Biden, oraya da daha fazla askeri, ekonomik ve diplomatik destek yoluna da girecektir, bu görünüyor. Fakat aynı zamanda Biden, 40 yıldır Amerika Birleşik Devletlerinin Türkiye’deki Kürt meselesine yaklaşımını da devam ettirebilir. Türkiye’deki Kürt meselesini kriminalize etmeye devam etme, Türkiye NATO üyesi olduğu için Türkiye’nin “terörle mücadele” argümanlarına birçok anlamda destek verme tavrını sürdürebilir. Ki Amerika statükosu, 40 yıldır tam da bunu yapıyor. Bu açıdan Suriye’de, Irak’ta ve Türkiye’deki Kürt meselelerine yaklaşımı da birbirinden farklı ve kompartmantalize olabilir. Bunları birbirinden ayrıştırarak kimine yakın, kimine daha yakın, kimine uzak, kimine karşıt bir pozisyonda da pekala olabilir ama hem Biden hem muhtemelen ekibinde olacak bazı insanlar, bizim de uzun dönemdir diyalogumuzun olduğu insanlar.

Mesela McGurk’ten mi bahsediyorsunuz?

McGurk var, Tony Blinken var, o da önemli bir isimdi, Obama’nın döneminde de önemli bir isimdi.
Amerika’da hem siyaset yapıcılar arasında hem de düşünce kuruluşları içinde, şöyle bir kanaat belirginleşmeye başladı: Asıl mesele, Türkiye’nin kendi içinde çözemediği Kürt meselesi. Dolayısıyla bizim de aslında HDP olarak Trump döneminde de söylediğimiz, Biden döneminde de söyleyeceğimiz şudur: Türkiye’de Kürt meselesinin demokratik bir şekilde çözülmesi ele alınmadan, başka bir ifadeyle tekrar barış sürecine doğru bir geçiş yaşanmadan, ne Türkiye’nin içinde ne Irak ve Suriye’de istikrarı bulmak mümkündür. Amerika toplumu da, siyaseti de her geçen gün bu gerçekliğin farkına varıyor. Odadaki fil, tam da budur; Türkiye’deki Kürt meselesidir. Zaten bunu çözebilecek bir irade ortaya konmuş olsaydı, şu an Rojava’yla didişilmezdi, belki Salih Muslim Ankara’nın müdavimlerinden biri olurdu. Hatırlayın, özellikle 2014’te, Kobanê saldırı altındayken Salih Muslim sürekli barış dönemi esprisi içinde Türkiye’yle görüşen de biriydi. Dolayısıyla Türkiye’nin bu yüzyılda Kürtlerle ilişkilerini ya demokratik bir biçimde çözmesi veyahut da Ortadoğu’yu çok daha istikrarsız hale getirmesi şıkları söz konusu. Biden’a ve onun ekibine kalırsa, bir şekilde Türkiye’yi Kürtlerle müzakere etmeye davet edeceklerdir, bunda ısrar edeceklerdir. Türkiye tarafı, özellikle Tayyip Erdoğan ve ittifakları, buna uzun dönemdir direniyor. Yani Kürt meselesinde konuşma, müzakere, barış gibi kelimelerin yanından bile geçmek istemiyorlar. Fakat Amerika bu konuda Avrupa’yla birlikte ısrarcı olursa önümüzdeki dönemde pekala bir zemin oluşabilir. Bir bakalım…
Biden da yeni iktidara geldi, sadece Kürt meselesi, Suriye gibi meseleler durmuyor önünde; Amerika toplumu koronaya boğulmuş durumda. İç meseleler, sağlık, ekonomi, dünya kadar problem… Ama zaman içerisinde haliyle, dünya liderliğine oynayan bir ülke olduğu için, iç meseleleri biraz ele aldıktan, onun ekibini kurduktan, çalışmasını yaptıktan sonra, dönüp dünyadaki başta Suriye olmak üzere bazı meselelere de eğilecektir.

Biraz önce siz de Biden’den kaynaklanan değişimlerin Türkiye’de Maliye Bakanlığıyla sınırlı olmadığını söylediniz. Çözüm süreci nedeniyle Yalçın Akdoğan ile birlikte uzaklaştırılan ve AKP/MHP koalisyonunda kendine yer bulamayan Efkan Ala’nın yeniden AKP Genel Başkan Yardımcılığı ve Dış İlişkiler Başkanlığına getirilmesi gibi gelişmeleri de ABD’deki seçim sonuçlarıyla bağlantılı olarak yaşanan gelişmeler olarak sınıflandırabilir miyiz?

Şöyle söyleyelim: Tabii ki ilişkisi var. Türkiye tabii ki Amerika değiştiği zaman, Amerika-Avrupa ilişkileri dönüştüğü zaman kendi içinde de birtakım dizaynlara gidip bunlara karşı politikalar, en azından söylemler, görüntü düzeyinde de olsa birtakım değişiklikler üretmek zorunda hissediyor. Yani Lütfü Elvan çok da Erdoğan’ın, MHP’nin haz ettiği, terörle mücadele söylemi üzerinden giden bir politikacı değil, insanlar bunu biliyor. Hatta birçoğu aslında onun başka taraflara gidebileceğini, başka siyasetlere açılabileceğini düşünüyordu. Efkan Ala’nın da keza öyle. Bir şekilde Erdoğan, bunları da içeride tutmaya çalışıyor. Biri bu.
Dediğim gibi öyle çok beklentili olmamak lazım. En nihayetinde Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, Türkiye’deki bütün siyasal, toplumsal meseleleri neredeyse bir asayiş meselesine indirgeyen Süleyman Soylu’nun sonuna kadar arkasında duruyorlar.

Kısa vadede bunun değişeceğine dair de bir öngörü halen yok, diyorsunuz…

Şöyle: Niye değiştirsinler? Mesele bu. Bir değişimin olması için hem içerden hem dışardan taleplerin olması lazım. Evet, uluslararası arenada Türkiye yalnızlaşmış durumda, doğru. Evet, Avrupa Birliği, NATO, Amerika boyutunda ciddi sıkıntılar yaşıyor, doğru. Ortadoğu’da da çok ciddi sıkıntılar yaşıyor: Kralı öldüğü zaman yarıya indirilen bayrakları vardı Türkiye’nin; Suudi Arabistan şimdilerde Türkiye’ye açıktan yaptırım uyguluyor. Körfez ülkeleri yaptırım uyguluyor. Bütün Arap sokağı inanılmaz bir öfke içerisinde. Bunlar dış dinamikler ama Türkiye’nin iç siyasi dinamiklerine baktığımız zaman Erdoğan’ın üzerinde öyle çok büyük değişiklikler yaptıracak çok fazla bir politik basınç yok. Şu an “Bazı değişiklikler yapacağım” demesinin temel sebebi, diplomaside içine girdiği yalnızlık durumu ve ekonomik krizin derinleşmesi, bunun önünün alınamaması…
Birtakım algılar yaratacaklar. Az önce sorduğunuz soru var ya işte: Efkan Ala neden yeniden getirildi? İşte tam da bu soruyu size sordurmak, bana da bu cevabı verdirmek için yapıyor Erdoğan. O anlamda da başarılı, belli ki bir beklenti yaratmış. Toplum da gerçekten değişim istediği, arzuladığı için, bu çatışma ve kavga gürültüden biraz mesafe almak istediği için bu tür sembolik hamleleri biraz daha iyimser bir gözle okumak istiyor.
Acaba değişiklikler olacak mı? Bu soru önemli elbette ama şu an için Erdoğan ve müttefiklerinin Kürtlerin Ortadoğu’da şu ana kadar elde ettiği kazanımları çökertme, yok etme, dibini boşaltma politikaları olduğu gibi, tastamam devam ediyor.
Şahıslar üzerinden çok konuşmak istemiyorum ama bu bahsettiğiniz kişiler de siyaseten önemli oranda tüketilmiş kişiler. 4 yıldır ağzını açamamış insanlardan, iradesi kırılmış, darmadağın edilmiş, parçalanmış insanlardan bahsediyorsunuz. Şahsi olarak Erdoğan’a katılmayabilir, farklı da düşünebilir ama bakın bütün bu kesimlerin, bu insanların iradesi -hala AKP içinde kalanları söylüyorum- darmadağın edilmiş, esir alınmış durumda. Dolayısıyla genel başkan yardımcısı olmuş, o olmuş, bu olmuş, çok fazla bir değişiklik beklemek bana biraz abartılı, beklentili olur gibi geliyor.

Peki değişiklikler yaşanması için ne gerekiyor? Biraz önce “iç dinamiklerden” bahsettiniz, nasıl değişir bunlar?

Şunun altını çizelim, önemli bir mesele var burada: Biden’ın ya da değişen Avrupa-Amerika ilişkilerinin Türkiye üzerindeki etkileri otomatik olmayacaktır. Biden orada kazandı diye, Avrupa Birliği ve Amerika’nın Türkiye konusundaki tavrı birbirlerine yaklaştı diye Türkiye’de otomatik değişiklikler olmaz. Türkiye’de iç dinamikler çok önemli. İç dinamikler dış dinamiklerle ortaklaştığı noktada bir sinerji açığa çıkar.
Hatırlayın: Türkiye Avrupa Birliği sürecine girerken içeride inanılmaz bir devinim vardı. Toplum, sivil toplum, aydınlar, siyasetçiler, ekonomistler… Herkes bir taraftan konuşuyordu. Bu iç siyasi dinamikler önemli. O açıdan değişim, önemli oranda iç dinamiklerin baskı kurmasıyla gerçekleşebilir. Biz hep hükümet kanadına bakıyoruz ama muhalefet önünde muazzam siyaset yapabilecek de bir imkan söz konusu. Dolayısıyla Amerika siyasetinin değişimini, bunun Avrupa siyasetine etkisini, Amerika-Avrupa siyasetinin Ortadoğu’ya etkisini, bütün bunları büyük de terimlerle bunları konuşuyoruz ama burada aslolan yereldeki aktörlerin, buradaki siyasal toplumsal dinamiklerin, güçlerin tam da bu süreci nasıl değerlendireceği, hükümet üzerine nasıl baskı kuracağı… Değişim buradan gelecek. Diğerleri de, dışsal koşullar da tabii ki çok önemli ama biraz daha bu noktaya yoğunlaşmakta fayda.

HDP olarak siz de buna dair planlar yapıyorsunuz yani…

Tabii. HDP olarak şunu söyleyeyim: Bizim 2019’da ortaya koyduğumuz bir stratejimiz vardı, yerel seçimlerle ilgiliydi. Biz bu stratejiyi genelleştirebilirsek, genele adapte edebilirsek, toplumun beklediği o değişim ihtiyacını karşılayabiliriz. Bakın açık ve net söyleyeyim: Toplum artık AKP’nin içinden değişim umudunu yitirmiştir, Erdoğan’ın yaptığı kozmetik değişikliklerin havası da iki ay sonra sönecektir. Toplum artık AKP’den değişim falan beklemiyor, bu tarih dışıdır. 18 yıldan sonra geldikleri nokta budur. Artık siyaseten bir mevta olma yoluna gidiyorlar, buradan yeniden o heyecanı yakalamak mümkün değil.

Mesela artık Yargı Reformunun dahi pek kimseyi heyecanlandırmadığını da görüyoruz, değil mi?

Evet. Bunun yanında AKP’den ayrılanların da yarattığı öyle çok bir heyecan söz konusu değil. Dolayısıyla gerçekçi olmak lazım. Türkiye’de muhalefeti, sağından soluna, Kürt’ünden kadın hareketine, bütün bu geniş muhalefeti örgütlemeden olmaz. Basit Erdoğan karşıtlığı üzerinden de çok bir yere gitmez tabii. Bu geniş muhalefet alanını örgütleyebilmek için şu anda 3 Kasım seçimlerine ve öncesine kıyasla koşullar, demokratik muhalefet açısından çok daha olgunlaşıyor, ortada böyle de bir durum var. Bakalım hele, demokratik siyaset o olgunluğu, feraseti gösterip Türkiye’de yaşayan bütün halklar için alternatifi oluşturabilecek mi? HDP olarak biz bu küresel ve bölgesel koşullarda üzerimize düşen rolün ve sorumluluğun farkındayız. Geçmişte üzerimize düşen rolü yerine getirdik, bundan sonra da getireceğiz. Alternatifi kesinlikle halkın oluşturması, bizim oluşturmamız lazım.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.