- "Kepsut Cezaevi", resmi adıyla Balıkesir L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan Osman Padır, "Sadece tutsaklar cezalandırılmıyor. Tutsakların ailesi ve yakınları da tutsaklar üzerinden terbiye edilmeye çalışılıyor. Siyasi tutsaklar ailelerinden binlerce kilometre uzağa sürgün ediliyor" dedi.
- Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemine dikkat çeken Padır, "Kürt halkının özgürlük mücadelesinin geldiği seviyeyi inkar etmek bu uğurda bedel ödeyenlere nankörlük olacaktır. Bu kazanımların yaratan da kuşkusuz şehitlerimiz ve Kürt halkının önderi ve başmüzakerecisi Öcalan’dır" diye konuştu.
- En büyük hayalinden söz eden Padır, "Batman’da büyüdüm. Evlerimizde, sokaklarda ve hatta okulda bile kendi ana dilimizde konuşmakta ısrar ederdik. Onun için en büyük hayalim dışarı çıktığımızda halkımızın ve çocukların kendi diliyle konuştuğu bir topluma dahil olmak isterim" diye vurguladı.
MIHEME PORGEBOL
"Kepsut Cezaevi", resmi adıyla Balıkesir L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu. "Kepsut Cezaevi", aslında bu çalışmanın da başlangıç noktası. Avukat arkadaşımdan buraya gideceğini tesadüfen öğrendiğimde böyle bir yer olduğunu bilmiyordum. Kısa şaşkınlığımı attıktan sonra aklıma sorular gelmeye başladı: Aileler Kepsut’a nasıl gidiyor? Ailesi Kepsut’ta olan tutsak var mı? Kepsut’un cezaevi dışında nesi var acaba? Yaşlı tutsak yakınları Kepsut’u nasıl telaffuz ediyor acaba? Oysa bu soruların çoğu, aslında Türkiye ve Kürdistan’daki bütün cezaevleri için geçerli. İlk defa yaşadığı yerin dışına, bir cezaevi ziyareti için çıkmış binlerce insan var bu ülkede… Kepsut’ta tutulan 8 tutsaktan hiçbirinin Kepsut’ta hiçbir yakını yok. İşte böyle düşünüp tartışırken belli yönleriyle öne çıkan cezaevlerini, esaret rejiminin farklı yönleriyle etkilediği insanların gözünden aktarmak istedim. Sonraki gün avukat arkadaşımı arayıp Kepsut’a bir daha ne zaman gideceğini sordum. İçerideki arkadaşlara sormak istediğim soruları ilettim. O onlara iletti ve nihayet yanıtlar geldi. Siyasi tutsak Osman Padır, yanıtladı.
Cezaevinin insan üzerinde nasıl sosyo-psikolojik etkileri oluyor? Bir kurum olarak cezaevinin siyasi tutsaklara yaklaşımları nasıl bir politikayla ortaya çıkıyor? Bize biraz kendi gözünüzden cezaevini anlatır mısınız?
Cezaevlerinin bir devlet kurumu olarak iktidar düzlemi bağlamında bulunduğu konumu ve amaçları öteden beridir söylene gelmiştir. Konunun, bilinen önemli düşünürlerce psikolojik, toplumsal ve felsefi anlatımları bulunmaktadır. Ancak, bulunduğumuz ülkede cezaevlerinin çok daha kapsamlı ve derinlikli amaçları bulunur. Her şeyden önce insanı psikolojik açıdan çökertmeyi hedefleyen ve daha doğrusu benliğini yıpratmaya çalışan, bunun için en ince ve ayrıntılı bir mekanizma işleten bir politikadan bahsediyoruz. Uygulanan düzen ve dayatılan kurallar tümüyle insanı değersiz kılmayı hedefler ve dahası da bir seviyeden sonra insanın da kendisini değersiz algılamasına yol açar ki bu da beraberinde kişinin uğruna bedel ödediği ideallerini sorgulamasına iter. Daha açık bir ifadeyle birey ideallerinden kuşku duymaya başlar. İdeallerde ve amaçlarda bir zayıflama söz konusu olduğu andan itibaren de kişi son derece bireyci ve bencil bir tabiata bürünür. Çok basit gibi gözüken ama özünde daimileşen bir hakareti yansıtan birçok uygulamadan bahsedebilirim.
Söz gelimi birçok gardiyanın koğuşun demir kapılarını var gücüyle kapatması, basit gözükse de psikolojik bir şiddeti ve amacı barındırır. Koğuştan çıkıldığında, revir veya hastaneye gidildiğinde sürekli benzer yaklaşımlara rastlamak mümkündür. Örneğin ince arama, ayakkabı çıkarttırma, kimlik sorgulama vb. dayatmalar bu amaç doğrultusunda uygulanır. Örneğin açlık grevleri sürecinde bazı gardiyanlar arkadaşlarımıza laf söylüyordu. Açlık grevinin kurallarını yerine getirmedikleri imalarında bulunuyorlardı. Buna benzer yaklaşımlarla eylemlerimizi basitleştiriyor dalga geçmeye çalışıyorlardı. Bu şekilde provokasyon zemini hazırlıyorlardı. Çünkü arkadaşlarımızın bu tür iftira ve basitleştirici yaklaşımlara karşı öfkeyle karşılık vereceklerini biliyorlardı.
Yine çoğu zaman tedavi esnasında askerler kelepçeleri açmaz. Kelepçesiz tedavi talebi doktorlara iletildiğinde, kimi doktorlar kelepçeyi açtırır, kimileri de askere uyarak kelepçeli tedavi yönteminde diretirdi. Kelepçesiz tedavide ısrarcı olduğumuzda da tedavi edilmeden cezaevine geri gönderiliyoruz. Üstelik kurallara uymadığımız öne sürülerek hakkımızda disiplin soruşturması açılır. Bazı iyi ve anlayışlı doktorlar bulunmakla beraber birçok doktor da ideolojik ya da düşmanca diyebileceğimiz bir yaklaşımı benimser. Birçok arkadaşımızın doğru düzgün tedavi edilmediği ve şikayetlerinin dinlenmediğine tanık oldum. Kendim de bu duruma maruz kaldım.
Cezaevindeki hukuksuzluk ve ihlallere karşı sizin tavrınız ve duruşunuz nasıl şekilleniyor? Ne yapıyorsunuz, nasıl hareket ediyorsunuz? Ayrıca esaretinizin ailelerinizi ilgilendiren boyutları hakkında neler söylemek istersiniz?
Belli bir amacı güden ve özünde kişiyi ideallerinden ve örgütsel duruşundan kopartmaya çalışan bütün bu tutum ve dayatmalara karşı biz tutukluların da elbette çok yönlü direniş yöntemleri bulunmaktadır. Her şeyden evvel örgütlülüğümüze ve onursal duruşumuza zarar verecek bütün dayatmalar bir kırmızı çizgi olarak reddedilir. Bedeli ne olursa olsun karşı çıkılır. Hakaret içeren hiçbir yaklaşıma sessiz kalınmaz. Bütün bu itirazlar sürecinde ise provokasyonlara dikkat edilir. Zira hareketimizin cezaevi tarihine baktığımızda birçok provokasyon neticesinde tutsak/esir arkadaşlarımızın şehit edildiğini görürüz. Bu konuda izlediğimiz pratik ve politika hem siyasi kimliğimizden taviz vermemek hem de bizi çekmek istedikleri provokasyonlara gelmemektir.
Açıkçası Türkiye cezaevlerinde sadece tutsaklar cezalandırılmıyor. Tutsakların ailesi ve yakınları da tutsaklar üzerinden terbiye edilmeye çalışılıyor. Siyasi tutsaklar ailelerinden binlerce kilometre uzağa sürgün ediliyor. Ziyaret ve iletişimlerinde türlü zorluklar çıkartılıyor. Bütün bunlar bireyden öte bir toplumsal cezalandırma amacıyla yapılıyor. Halbuki normal şartlarda suç bireyseldir. Öte yandan, dünyadaki başka örneklere baktığımızda tutuklu ile ailesi arasında özellikle iletişim kolaylığı sağlandığını görürüz. Fakat Türkiye’de yapılan bunun tam tersidir. Yegane amaç ise tutsakların ideallerini darbelemek ve değersizleştirmektir. Bütün bu psikolojik baskı ve uygulamaların amacı budur. Son olarak şunu söylemeliyim; bilindiği üzere şu anda başmüzakereci sıfatıyla Önderliğimiz ve devletin yürüttüğü bir süreç var. Normal şartlarda bu sürecin cezaevlerine olumlu sirayet etmesi işin doğası gereğidir. Fakat cezaevlerindeki baskıcı politikalar olduğu gibi devam etmektedir. En azından bulunduğum cezaevi için bunu söyleyebilirim. Bu da bir yönüyle devletin sürece olan ciddiyetini gösteriyor. Ayrıca bize de sorumluluklarımızı daha güçlü sahiplenmeyi ve süreci daha güçlü temellere oturtmamız gerektiğini hatırlatıyor.
Sayın Öcalan’ın 27 Şubat tarihinde yaptığı çağrıyla işlemeye başlayan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni Kepsut Cezaevi’nden -bu meselenin hukuki ve siyasi yönünün bizzat öznesi olarak- nasıl değerlendiriyorsunuz?
Önderliğimiz Kürt halkının özgürlük mücadelesini bütün bölgeye ve dünyaya tanıtan bir önderdir. Büyük bedeller ödeyerek mücadeleyi yürüttü. Zaten hâlâ tek kişilik bir oda cezaevinde bulunması ve tecrit şartlarında tutulması, durumunu gözler önüne serer. Dediğim gibi PKK’nin çıkışından ve mücadelesinden önce Kürt halkının içinde bulunduğu baskı, inkar ve imha ortamını hem büyüklerimizden dinleyerek hem de tarihi kaynaklarından okuyarak öğrendik. Kürt'ün Kürtlüğünü dahi kabul etmeye cesaret gösteremediği, hatta kimliğinden kaçtığı bir ortamdan buraya kadar gelindi. Günümüzde Kürt halkı artık kimliğini büyük bir gururla kabulleniyor, sahipleniyor. Tüm dünya halklarıyla bu kimlikle diyalog kurabiliyor. Hatta bu ortamın yaratılması adına verilen büyük emekler ve bedelleri inkar edenler “Ben Kürt’üm” diyebiliyor. Ama menfaatçi doğaları gereği hareketimize karşıtlıklarını da sürdürüyorlar. Dolayısıyla yaratılan bu özgürlük ortamını ve seviyesini inkar etmemek önemlidir. Kürt halkının özgürlük mücadelesinin geldiği seviye ve yaratılan kazanımları küçümsemek veya inkar etmek bu uğurda bedel ödeyenlere nankörlük olacaktır. Bu kazanımların yaratan da kuşkusuz şehitlerimiz ve Kürt halkının önderi ve başmüzakerecisi Öcalan’dır.
Önderliğimiz kaba inkar ve imha sürecine karşı yürütülen mücadelenin ardından, Kürt sorununun çözümü adına sürekli bir diyalog ve siyasi çözüm arayışına girdi. Bu konuda büyük politik çıkışlar ve esneklikler gösterdi, stratejik tutumlar geliştirdi. 1993’ten beri var olan arayış ve çabaları bilinmektedir. Ancak Türk devlet aklı bu konuda hiçbir zaman stratejik bir yaklaşım benimsemedi. Konjonktürel ve taktiksel yaklaşımların ötesine geçemedi. Bütün derdi ve amacı “Nasıl yapsam da Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırır ve onları hiç olmazsa minimize bir talebe razı ederim” biçiminde oldu. En son 2013’te başlayan ve 2015’te devlet tarafından sabote edilip bir çökertme ve ortadan kaldırma hareketine dönüştürülen süreç bilinmektedir. Akabinde gelişen ve 10 yıldan fazla bir zamana yayılan dönem boyunca devlet bütün imkanları ve yürüttükleri inkar-imha konsepti doğrultusunda hareket etti. Adeta çılgınlaşmış bir devlet tipolojisi söz konusuydu. Ancak verilen büyük bedellere ve yaşanan büyük acılara rağmen Kürt halkı ve gerillası sinmedi. Kapsamlı bir direniş ile saldırı furyasını karşılamayı bildi. Bugün yeni bir süreçten bahsediyorsak bunun biricik nedeni Kürt halkı ve gerillasının ortaya koyduğu muazzam direniş ve sarsılmaz iradedir. Özel savaş medyasının psikolojik olarak yaratmaya çalıştığı türden bir “güçlü ya da muzaffer devlet” lütfu değildir.
Önderliğimizin çağrısı ile başlayan bu yeni gibi görünen ama özünde 1993 çözüm arayışlarının bir devamı olan bu süreci ve çağrıyı daha derinlikli bir anlam çerçevesinde ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Evet PKK Kürt halkı adına büyük ve evrensel ölçekte başarılar ve kazanımlar yaratan bir partidir. Hasmane bir tutum içinde olmayan her kesim bu hakikati kabul eder. Ancak önderliğimizin de bize sık sık hatırlattığı gibi değişim, içinde bulunduğumuz evrende değişmeyen tek kaidedir. Her varlıkta bir değişim dönüşüm süreci vardır. Bu kural belki de daha çok toplumsal yapısallıklar açısından geçerlidir. Bu çerçevede olaya baktığımızda bir parti olarak PKK’nin üzerine düşen görevi yerine getirdiğini ve inkar sürecini sonlandırdığını görürüz. Ancak klasik bir parti örgütlenmesi olarak siyasal ve kültürel özgürlüğü yaratamadı. Bu nedenle Önderliğimiz klasik parti örgütlenmesini aşacak ve zorunlu özsavunma dışında şiddeti bir tarafa bırakarak daha kapsamlı ve toplumsal hareketlerin inşasını önerdi. Bundan kaynaklı toplumsal kurumların inşa sürecinde olduğumuzu da söyleyebiliriz. İşin en önemli noktası da inşa sürecinde Kürt halkının ve kardeş halkların ilham kaynağı olarak moral ve motivasyonlarını sağlayacak değerler ise PKK’nin yarattığı manevi mirastır. PKK hiçbir zaman salt bir klasik parti olmadı. Yarattığı muazzam manevi bir miras vardır. İnşa sürecinin kurumları da bu manevi miras üzerinde şekillenmeyi gerektirir.
Bu soruya bireysel olarak daha özgün bir cevap vermek gerekirse; elbette ilk başlarda PKK’nin feshi, duygusal açıdan bir sarsılmayı, çoğu tutukluda olduğu gibi bende de yarattı. Ancak belli bir yoğunlaşma sonrasında ve Önderliğimizin özgürlük felsefesine odaklanarak insan anlam verebiliyor. Önderliğe ve özgürlük hareketimizin öncü kadrolarına olan büyük güven ve inanç bütün zorlukların üstesinden gelebilmemizi sağlıyor. Duyulan güven ve inanç salt bir duygudan ibaret değildir kuşkusuz. Zira şimdiye kadar halk ve hareket olarak önderliğimizin değişim ve atılım hamlelerinden zarar görmedik. Bilakis halkımız bu hamlelerin sonuçlarından büyük başarılar ve kazanımlar elde etti. Şayet bu süreçte sorumluluklarımızı yerine getirirsek, büyük başarı ve kazanım yaratacağımız muhakkaktır.
Değinilmesi önemli olan bir diğer konu da Önderliğimizin tarihteki büyük değişim ve dönüşüm hamlelerinde değişmeyen iki temel ilkedir. Bu iki temel ilke; Kürtlerin birliği ve özgürlüğüdür. Daha dolaysız bir anlatımla Kürt halkının yasal bir statüye kavuşmasıdır. Önderliğimizin bütün değişim ve dönüşüm çabaları, bu iki ilkeye hizmet etmektedir. Bunu anlamak ve anlamlandırmak, sorumluluklarımızı ve görevimizi yerine getirmek tarihsel bir misyondur. Bu açıdan süreç salt bir parti feshi ve şiddetin durması ya da tutsakların serbest kalması ve gerillanın dağdan inmesi demek değildir. Bunlar Kürt sorununun sonuçlarıdır. Sorun devam ettiği sürece yine halkımızdan tutuklananlar olacak ve şiddet ortamı kaçınılmaz hale gelecektir. Bu süreç Kürt halkının statü sorununun çözümü, Kürtlerin birliği ve özgürlüğü için siyasi çözümün sağlanmasıdır. Sayın Öcalan’ın önderliğinde sorumluluklarımızı yerine getirerek bu süreci başarıya ulaştıracağımıza olan güvenimiz çok güçlüdür. Biz sorumluluklarımızı yerine getirirsek ve sürece toplumsal bir sahiplenmeyi sağlarsak devletin de çözümden başka şansı kalmayacaktır. Bu açıdan halkımız üzerindeki psikolojik yönelimleri kırmak ve özgürlük serüvenimizin daha güçlü şekilde yeni bir başlangıç yaptığını duyurmak elzem bir görevdir.
Uzun süredir cezaevinde toplumdan ayrı tutuldunuz. Dışarı çıktığınızda nasıl bir toplum ve halk gerçekliğiyle karşılaşmayı bekliyorsunuz? Fiziki özgürlüğünüze kavuştuğunuzda toplumunuzun bir ferdi olarak neler yapmayı düşünüyorsunuz?
Öncelikle şunu söylemeliyim ki biz bir amaca sahip olduğumuz için zindanlara atıldık. Bu açıdan hareketin fertleri olarak amacımız ve yaşamımız artık bütünleşmiştir. Amaç olmadan farklı bir yaşamımızın olması, imkan dahilinde değildir. Önderliğin gönüllü takipçileri olarak onun özgürlükçü ve toplumsal felsefesine gönül vermiş insanlar olarak yaşamımızı anlamlandırmaya çalışırız. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte dışarı çıkma imkanımız olsa da amacımıza ters düşen bir yaşamımızın olması mümkün değildir. Önderliğimiz dışarı çıkma ihtimalinden bahsettiğinde en mütevazı fakat halkımızın özgürlüğü açısından en önemli görevlerden söz ederek, komünlerde çalışacağından ve halka hizmet edeceğinden söz ediyor. Şimdi biz de Önderliğin takipçisi iddiasını taşıyoruz. Yani böyle bir amacımız var. Önderliğimiz bu görevlere talip olurken ve Kürt halkının birliği ve özgürlüğü için hizmet edeceğini söylerken aynı zamanda bizim için de bir perspektif sunuyor.
Elbette dışarı çıktığımızda demokratik komünlerini inşa etmiş örgütlü bir toplum gerçekliğiyle karşılaşmak isteriz. Özellikle ana diliyle konuşan ve eğitim faaliyetlerini yapan bir halk en büyük arzumuz. Ancak bu konuda ciddi eksikliklerin olduğunu da duyuyoruz. Toplumun ve özellikle çocukların ana dillerinden uzaklaştığı ve Türkçe konuştuğunu duymak bizi oldukça üzüyor. Örneğin bazen telefon görüşmelerinde çocukların Türkçe konuştuğunu duyuyoruz. Bu çok ürkütücü bir durum. Düşünün ki verilen bunca bedeller ve mücadele dilimizi özgürce konuşabilmek içindi. Zorbacı asimilasyona karşı verilmiş bunca mücadeleden sonra şimdi gönüllü asimilasyonu mu benimseyeceğiz? Bu gerçekten ürkütücü ve kabul edilemez bir durum. Bu sorumluluk hepimizin.
Batman’da büyüdüm. Evlerimizde, sokaklarda ve hatta okulda bile kendi ana dilimizde konuşmakta ısrar ederdik. Ama şimdi evlerde ve sokaklarda ana dilimizden farklı bir yabancı dilin konuşulması, tercih edilmesi kabul edilebilir bir durum değil. Onun için en büyük hayalim dışarı çıktığımızda halkımızın ve çocukların kendi diliyle konuştuğu ve oyunlarını kendi diliyle oynadığı bir topluma dahil olmak isterim. Son olarak düşüncelerimi dışarıya taşıdığınız ve bu röportaj imkanını verdiğiniz için size teşekkür ediyor ve çalışmalarınızda kolaylıklar ve başarılar diliyorum. Umarım bir gün özgür koşullarda, yüz yüze ve kendi ana dilimizle bir röportaj yapabiliriz.