Ukrayna ve Rusya savaşının gerçeği

Dosya Haberleri —

5 Mayıs 2022 Perşembe - 20:00

Franco Berardi BİFO/foto: wikipedia

Franco Berardi BİFO/foto: wikipedia

  • "Ukraynalıların topraklarını kahramanca savundukları doğru ve biz ancak Rus işgalcilerin belini kırmalarını umabiliriz. Ama bu hikâyede anlatılmayan kocaman bir gerçek var. Ukraynalılar bu savaşa kendi istekleri dışında girmek zorunda kaldılar. Şimdi savaşıyorlar ama sadece kendileri için değil, Batı adına da savaşmak zorundalar."

Franco Berardi BİFO / Çeviri: Serap Güneş

2 Nisan tarihli Economist’in kapağını gördüğümde endişelendim. Başlığın dili amirineydi: Ukrayna neden kazanmak zorunda? Economist, Ukrayna'nın neden kazanmak zorunda olduğunu bana paradoksal gelen bir argümanla açıklıyor: Avrupa’nın güvenliğini Ukrayna'nın zaferi garanti altına alabilir, oysa bunun tersi doğru görünüyor: Amerikan stratejisinin amacı, Rusya'nın daha da aşağılanmasını ve ulus-sonrası bir siyasi deney olarak Avrupa Birliği'nin yok edilmesini birlikte sağlamak üzere, Ukrayna'yı Rus devine karşı savaşa itmekti. Biden'ın Rusları ve Ukraynalıları içine ittiği kan banyosu sayesinde belki ilk hedefe ulaşılabilir, ancak bundan pek fayda sağlayamayız, çünkü Putin düşerse yerine gelen pasifist biri olmayacak ve Rusya daha fazla aşağılanmaya nihai silahını, yani nükleer kullanarak tepki verebilir. Öte yandan, Avrupa Birliği'ni tarumar etme amacına tam olarak ulaşılmıştır.

Biden'ın ilk zaferi!

Bu, dışarıda (Afganistan) ve içeride (Yeniden Daha İyi İnşa Et, vb.) tüm cephelerde sıkıntılar yaşayan Başkan Biden'ın ilk zaferi. Biden, Putin'in Rusya'sını tuzağa düşürme umuduyla (Hillary Clinton tarafından Ocak 2022'de açıkça ifade edilmiştir) Ukrayna'yı savaşa itti, ancak bu savaşın demokratların kasım seçimlerinde çoğunluğu elde etmesini sağlayacağı kesin değil. Amerikan seçmenlerinin çoğunluğu Rusya'ya karşı artan bir düşmanlık gösterse ve savaşçı duygular ifade etse de, çoğunluğun Biden'ın icraatlarından memnun olduğu ya da bir sonraki seçimde Demokratlara oy vermeyi planladığı gibi bir durum söz konusu değil.

Direnişte birleşmenin heyecanı

Economist’in aynı sayısında, Charlemagne imzalı, Avrupa Birliği'ni Ukrayna'nın üyeliği önündeki tüm bürokratik engelleri kaldırmaya çağıran duygusal bir makale olan Bürokratlar ve aşıklara dair'i de okudum.

“Bürokratik klişeleri bir kenara bırakalım, Ukrayna'yı, artık NATO'nun retorik bir uzantısına dönüşmüş olan Avrupa Birliği’ne kabul edelim ve bu meseleyi burada kapatalım.” Bu çok önemli bir nokta: Duygular, krizi hızlandırmada belirleyici bir rol oynadı. Rus saldırganlığına karşı korku duygusu, Ukrayna halkının işgalcilere karşı direnişiyle dayanışma duygusu. İşgalciye karşı direnişte birleşmenin heyecanı. Ancak diğer tarafta da başka duygular var: Otuz yıldır cezalandırılması ve kuşatılması gereken bir mağlup muamelesi gören Rusların aşağılanması ve Putin'i ulusunun şahlanışının sembolü olarak gören bir halkın yeniden keşfettiği ulusal gurur duygusu.

Evrenselciliğin Yenilgisi

Kolektif özdeşleşme süreçlerinde duygunun değerini biliyoruz, ancak tarihte duyguların hâkim hale gelmesinin düşüncenin devre dışı bırakılmasıyla çakışabileceği unutulmamalı. Romantizmden itibaren Avrupa dünyasını dolaşan meselelerin iç içe geçmiş bir düğümü söz konusu: duygu ve düşünce, kültürel farklılık ve aklın evrenselliği. Aydınlanma, aklın evrensel ilkelerinin tasdikidir, ancak kendi aklınca yapar bunu. Batı kültürel ve ekonomik gücünü empoze etmiş ve bilim ve teknolojiyi sömürgeci tahakkümün araçları haline getirmiştir. Aklın evrenselliği ile kültürün tikelliği arasındaki gerilim, Alain Finkielkraut'un 1980'lerin başında yayınladığı bir kitabın merkezinde yer alır: Aklın yenilgisi. Kitabın teması, geç modernitede düşünce ve kültür arasındaki ilişkidir. Finkielkraut, kültürün (“Kültür” romantik anlamında ya da bir “Volk”un/halkın tarihsel geçmişinde kök salmış kimlik farklılığı anlamında) post-modern tarihte başat bir faktör olarak yeniden ortaya çıktığını ve kültürün gücünün, evrenselleştirici düşünceye onu yok etme noktasına kadar, tikelin duygusunu dünya yönetimine getirme noktasına kadar hükmettiğini söyledi. Aklın evrenseli kültürden çıkarıldığında, tikel ile tikel arasındaki ilişkiyi yalnızca kuvvet düzenleyebilir.

Hakikatle ilişkisini kaybeder

Tesadüf o ki, Economist’in aynı sayısında Karanlık Çağlara Dönüş adlı bir başyazı da yer alıyor. Bu, Afganistan'ın savaştan sonra, daha doğrusu Batılıların yenilgisinden, geri çekilmesinden ve Taliban'ın ülke hükümetine geri dönmesinden sonraki kaderiyle ilgili. Ancak karanlık çağa dönüş sadece Afganistan'ı ilgilendirmiyor, Kültürün akıl üzerindeki hakimiyeti belirsiz olduğu için, Avrupa'yı da ilgilendiriyor.

Aydınlanma, onun sonu ya da yeni baştan ele alınması meselesi, uzun zamandır da entelektüel gündemin merkezinde yer alıyor. 1947'de Horkheimer ve Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği'nin önsözünde şöyle yazmışlardı: "Toplumun özgürlüğünün aydınlanma düşüncesinden ayrılamaz olduğuna dair en ufak bir şüphemiz yok. Ancak kavramın kendisinin, bugün her yerde gerçekleşen gerilemenin nüvesini de içinde barındırdığına inanıyoruz. Eğer aydınlanma bu gerici momentin nüvesini kendi içinde barındırdığını kabul etmezse, kendi sonunu hazırlamış olur. İlerlemenin yıkıcı yönü üzerine düşünmek ilerlemenin düşmanlarına bırakıldığında, gözü kapalı biçimde pragmatikleştirilen düşünce, aşarak üstün gelme gücünü ve muhafaza edici karakterini yitirir ve dolayısıyla hakikatle olan ilişkisini kaybeder." (Aydınlanmanın Diyalektiği, Einaudi, Torino, 1966, s. 5).