Uygarlıkçı Cinselliğin Psikolojisi ve Din

Dosya Haberleri —

AVREŞ JIYAN

İnsanın benliğinin derinliklerinde biyolojik olarak etkide bulunan cinsel dürtüler, açık (manifest) olarak aykırı davranışların nedeni olarak görülmese de derin bilinçaltının (Psikoseksüel kurama göre id) arzuladığı hazlar nedeniyle ben’e (ego) dayatmaları şeklinde açığa çıkan cinsel istek ve dürtülerin insan psikolojisinin biçimlenmesinde büyük rol oynadığı bilinmektedir. Aykırı davranışların asıl yönlendiricisi olan bilinçaltı karmaşasının, bireyin karakter oluşumunda etkisi olduğu gibi çocukluk evresinden belki de hayatının son anlarına değin bireyin nedenini kavrayamadığı bir takım etkilere de yol açtığını göz ardı etmemek gerekir. Daha önceki anlatımlarda da belirttiğimiz üzere bu bilinçaltı dürtülerin yaşam koşullarına kavuşmasında ve meşru zeminde tatmin bulmasında uygarlık yönlendirme araçlarının önemli rol oynadığını zaten biliyoruz. Freud’un yalnızca psikoseksüel kuramına dayanarak analizimizi derinleştirdiğimizde bilinçli yönlendirmelerin dışında bir de doğal sebeplerin cinsel boyuta hükmettiğini ve insan hayatına derin etkide bulunduğunu göreceğiz.

İlkel dürtüler olarak adlandırılan ve cinsel ayrılıkların çıkış noktasını temsil eden idin (haz-şehvet) yaptırım gücünün mantık gücünü temsil eden, ‘ben’ olarak adlandırılan ego tarafından dizginlenmedi mi nasıl olumsuz sonuçlar doğuracağını tahmin edebiliyoruz. Alt benlik olan idin tam karşıt konumunu teşkil eden süper egonun (üst ben) idealist yaklaşım biçimi de toplumsal töre ve geleneklerin sistemsel baskı gücünü her iki bilinç yapısına (id-ego) uygulayarak idin (alt ben) haz istemlerini baskılamak ve bilinçaltına ötelemek gibi çarpıcı bir yönelimi olacaktır. Tüm bu etkenler bilinçaltının derinlerinde çarpışırken dış koşullar olarak adlandırabileceğimiz seküler ve ahiret totemlerinin, bireydeki bu cinsel istek ve arzu tepinmelerini kendi paradigmaları doğrultusunda bireye karşı kullanacaktır.

Birbirini tamamlayan paradigmalar

Seküler (dünyevi) paradigmanın iki çeşidinden söz etmek mümkündür. Birincisi, insanlık tarihi boyunca yaratılan tüm değerleri kendi çıkar politikaları potasında eritip farklı bir düzenlemeyle toplumlara sunan uygarlık organizasyonudur. Bu organizasyon aynı zamanda dini değerleri bir bütün olarak tekeline alıp bu değerlerin insanlığa yarayan iyi taraflarını görmezden gelerek; kendi ideolojik çıkarlarına hizmet eden yönlerini ise eklemelerle insanlığa sunan küresel iktidar aygıtlarının bireşimi ve kolektifiyle oluşmuştur. İkinci çeşidi ise yaşamın ve tabii gidişatın diyalektik oluşumuna sıkı sıkıya bağlanmış, bilime ve bireysel gelişime inanan, doğayla barışık, sorgulayan değerler bütününden oluşmaktadır. Bu ikinci paradigma etrafında biçimlenen birey, uygarlık ve din eksenli ideolojilere kuşkuyla yaklaşır. Fakat yine de izlediği pozitivist ve materyalist mantık sistemi, onu uygarlık tezlerine yakınlaştırarak bir zaman sonra aynı yolda (uygarlık yolunda) ilerlemesini sağlar.

Seküler olan dışında diğer bir düzenleme ise ahiret inancı ve dindir. Bu paradigma insanlık tarihiyle beraber gelişmiş, büyümüş ve küresel boyutta toplumsal düzenin köklü bir mimarisi konumuna erişmeyi başarmıştır. Dinin bireyi baskılama süreçleri bireydeki potansiyel gücün farklı kanallara akıtılması, daha doğrusu özgüven, bilinç, araştırma, soru sorma ve sorgulama, eleştirme gücünün inanma eylemliliğiyle rafa kaldırılması, bireyin kendisini insan yapan değerler bütününden kopması anlamına gelmektedir. Erich Fromm ‘Din ve Psikanaliz’ yapıtında bu konuya şöyle açıklık getiriyor:

“İnsan kendisinin en değerli güçlerini tanrıya yansıtınca, acaba bu güçlerle kendisi arasındaki ilişki nasıl bir biçim alır? Cevaplayalım: Bu özellikleri kendinden ayrılır ve giderek insan kendi kendine yabancılaşmış olur. Artık her şey tanrıya aittir ve insana hiçbir şey kalmamıştır. Kendisiyle olan ilişkisi de artık dolaysız değil, tanrı aracılığı ile ve dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Bundan böyle tanrıya tapınarak kendi kendisiyle bir ilişkiye girmek ve kendi ruhuyla bir temas kurmak imkânlarını araştırmaktan başka yapacağı bir şey kalmamıştır. Çünkü kendisinin tüm değerli yanlarını tanrıya yansıtmış, sonra ona tapınarak ve yalvararak gerçekte kendine ait olan güçlerden bir bölümünün yeniden kendisine vermesini diler. Bu dileğin gerçekleşmesi ise tamamen tanrının lütfuna bağlıdır. İnsan kendisini günahkâr hissetmektedir çünkü kendi içindeki tüm iyilikleri kazıyıp yok etmiştir. Şimdi onu yeniden ‘insan’ yapacak değerleri geri alabilmesi ise tanrının lütuf ve keyfine bağlı kalmıştır. Tanrıyı harekete geçirebilmek ve onun yeteneğinin ne denli eksik olduğunu kanıtlaması gerekir. Böylelikle tanrı o üstün konumu ile insanın tanrısal bilgelik ve hoşgörüyü sezip itiraf etmesini sağlar.

İnsanın kendi güçlerine yabancılaşması, onu yalnızca tanrının kölesi kılmakla kalmaz, insanı köleleştirir de. Kendi sevgisinin gücünü ve akılcı düşünebilme yeteneklerinin deneyimini yaşamadığı için insan, kendine ve diğer insanlara olan inancını yitirmiştir. Bunun sonucu, göksel (kutsal) olanla yersel (dünyasal) olanın birbirlerinden ayrılmasıdır. Dünyasal davranışında insan sevgi öğesinden uzaktır. Yaşamının dine ait olan bölümünün içinde ise kendisini günahkâr olarak hisseder (zaten sevgisiz yaşaması da aynı ölçüde bir günahtır ya). Kaybolmuş insanlığından bir şeyleri geri kazanabilmek için de tanrı ile ilişkiye geçmeye çabalar. Kendi çaresizliği ve layık olmayışının bilinci içinde bağışlanmayı sağlamak ister. Bağışlanmayı dileyen davranışı ise günahı yaratan tavrını hatırlatır. İnsan acı veren bir çelişkiye yuvarlanmıştır. Tanrıyı yüceleştirdikçe kendini daha da günahkâr hisseder. Kendini günahkâr hissettikçe tanrıya daha da çok tapar. Onu daha da çok yüceltir. Bu sonu olmayan çelişki insanın kendisini bulup tanımasını gitgide imkânsızlaştırır.”

Erich Fromm bu analizinde din ve tanrıcılık olgusunun insanın potansiyel verimliliği üzerinde derin etkilerini ele almıştır. İnsanın yoğun tanrı tapınmacılığı ve tanrıya teslim ettiği değerler bütününün onda yol açtığı sonu gelmez dogmaların sonunda kendine tamamıyla yabancılaşan bir bilinç ve duygu durumuna yol açtığını gözlemlemektedir. Ayrıca belirgin bir şekilde daimi bir tanrı arayışı onun yaşam karşısında çaresiz olduğunu gösterir. Özgün yapısına gittikçe yabancılaşan insan aynı zamanda tanrı dışındaki tüm etkili güçlere teslim olmuştur. Dünyasal hegemonyaların gücü karşısında da daha çok yalpalayan ve daha çok köleleşen insan, tanrı inancına daha da derinden bağlanıp dünyasal (seküler) ve dünyasal olmayan (ahiret) varlıklar arasında artık onu insan yapan tüm değerlere sırt çevirmiş olur. Bilinç düzeyinin olayları algılama biçimi artık illüzyondan (yanılsama) ibarettir. Dünyasal olan ile dünyasal olmayan paradigmaların büyülü dehlizlerinde hayatın gerçekliğinden kopmuş gibidir. Dinsel mitler benliğin derinlerinde hapsolmuş, ötelenmiş istem ve arzularına hükmettikçe kendisini çevreleyen katı dogmatik kurallar zinciri, onun toplumdaki davranış motiflerini oluşturur. Bu davranış motifleri kesinlikle ona ait değildir. İnsan bu davranış modellerini uygar toplumun tahakkümüyle edinmiştir. Edindiği bu davranışlar onun dünyaya, yaşama, canlılara bakışını da belirlemektedir.

Cinsel istekler yönüyle de dinin yaptırım gücünü ele almak mümkündür. Kadının görevleri etrafında biçim kazanan tüm dinsel imgelere baktığımızda cinselliğin kadın ile farklı bir ifade bulduğunu görmekteyiz. Aynen dünyasal olan (seküler) uygarlık şekillenişi gibi dinsel olan öğretilerde de kadın erkeğin cinsel tatmin aracı ve sadece doğuran, büyüten itaat eden bir varlık olarak betimlenmiştir. Bu tür görevleri yerine getiren kadın iyi, yerine getirmeyen kadın ise kötü olarak yorumlanır, değer görür. Bu da bize dinde kadına atfedilen değerin ölçütünü gösterir.

Cinsel dürtüleri en çok baskılayan ve bilinç altına öteleyip cinsel sapkınlıklara varıncaya dek bu dürtülerin büyümesini sağlayan etkenlerin başında gelen dünyevi olmayan (ahret inancı) paradigmalar, kimi yığınlarda belli bir terapi ve rahatlama, kendini güvende hissetme rolü üstlenmiş olsa da bunların genel olarak toplumların ve içinde bulunduğu bireylerin psikolojik-ruhsal ve benlik durumlarını olumsuz yönde etkilediğini kabul etmek gerekir. Her iki paradigmanın, (seküler ve ahret inancı) zıt kutuplar olarak cinsel aktivitelere yön verdiği düşünülse de aslında sadece bir paradigmaya hizmet ettiği görülür. Hizmet ettikleri paradigma veya ideoloji, kendini ebedi ve kutsal kılan, kurgu ve illüzyondan (yanılsama) ibaret olan ataerkil kapitalist devletli toplum uygarlığıdır. Her iki paradigmanın zıt olarak görülmesinin nedeni; birinin cinselliği sınırsız bir biçimde hayata geçirmenin olanak ve yöntemlerini insana sunarken, diğerinin ise cinsel işlevselliğe belirli katı sınırlar getirerek, onu baskı altında tutup sonunda sapıklık derecesine varana dek bilinçaltında besleyen bir işlev görmesidir. Vardıkları nokta ise hep aynıdır; cinsel sapıklıklar, nevrozlar ve şizofrenik semptomlardır.

Dinsel öğretiler bireyi toplumla uyum içinde tutmanın araçlarını geliştirirken aynı zamanda bireyin ruhsal yapısında derin tahribatlara yol açar. Topluma uyum ve entegrasyon (bütünleşme) neredeyse ruh sağlığının önüne geçmiş gibidir. İnsan yaşamını güzelleştiren iyi olan dinsel öğretiler yerini yönetme, iktidar kurma, denetimde tutma gibi kötü öğretilere bırakmıştır. Bu durum bireyin toplum içinde kendi bilinç yapısı ve ruhsal özellikleriyle yaşayabilmesini güçleştirirken aynı zamanda iki duygunun çatışmasına da yol açmıştır. Bu iki eğilimi itaat etme-bağlanma ve özgürlük istemi olarak tanımlamak mümkündür. Dinin geliştirdiği ve dünyevi paradigmalarda (değerler bütünü) rahatça ifade bulduğu için desteklediği otokratik (buyurgan) sistemlerde olduğu gibi, birey bir yanıyla toplumdan kopma korkusu ve endişesiyle yönetimsel hükümlere (yasalar, kanunlar ve dinsel ölçüler) sıkı sıkıya bağlanırken diğer yanıyla da insan olarak doğası gereği sorgulama, eleştirme, arayışta olma ve özgür kalma çabasını sürdürür. Bazı toplumlar bu özgürlük istemine sırtını dönüp bağımlı yaşamayı tercih etse de birçok bireyde o özgürlük arzularının baskın geldiği ve dolayısıyla otokratik (buyurgan) yönetimler için bir tehdit unsuru olarak algılandığını görmek gerekir. İnsanlığın ilerlemesini ve gelişmesini bu özgürlük yanı ağır basan insanlara borçluyuz. Bu özgürlük arayışçıları olmasaydı primitif (ilkel) özelliklerimiz bizi asla terk etmeyecek ve hala Paleolitik Çağ’ın olanaklarıyla yaşamımızı sürdürüyor olurduk.

Dilerseniz dinsel ve yönetimsel etkilerin cinsellik öğesine olan yaptırımlarını şimdilik burada bırakıp psikolojik yönden cinselliği ele almayı sürdürelim.

Psikoseksüel kuramın cinsellik üzerine yaptığı çözümlemelerin en çarpıcı özelliği, saldırganlık ve cinsel dürtülerin insan hayatına kaçınılmaz olarak yön verdiği ile ilgilidir. Psikanaliz kuram özellikle saldırganlık ve cinselliği bir arada değerlendirerek haklı olarak insanı cinsel dürtülerin denetiminde saldırgan bir varlık olarak tanımlar. Psikanaliz kuramın dışında da genel kanı bu yöndedir. İnsanlık tarihi boyunca erkekte gelişen şiddet eğiliminin kökleri, avcılıkla beslenen primitif (ilkel) dönemlere ait yaşayış şeklinin bir sonucu olarak görülse de biz bu durumu yaşamın doğal diyalektiğinin ve evrim sürecinin bir eğilimi olarak algılamalıyız. Fakat bu evrensel doğal eğilim, uygarlık araçları ve yöntemleri geliştikçe bilinçli ve kasti bir şiddet eylemliliğine dönüşecek; özellikle erkek egemen biçimlenmesi olarak erkek bireylerde görülen saldırganlık öğesi uygarlık tarafından beslenerek doğa ve yaşamın diyalektik değerlerine aykırı bir yozlaşma (dejanarasyon) sürecine evriltilecektir. Tam bu noktada doğal evrim sürecine uygarlık ideolojilerinin müdahalede bulunduğunu görmek mümkündür.

Özellikle uygarlık ve devletli yönetimsel paradigmaların, kendilerini zorunlu kılmak ve asırlar boyu yaşatmak için ürettikleri politikaların bir sonucu olarak cinsellik ve saldırganlık öğelerinin sınırsız açığa çıkmasını ve toplumlarda yayılmasını destekleme eğilimleri oldukça belirgindir. Bu paradigmaların, bu eğilim ve dayatmalardan sonra bir iki kanun ve düzenlemeyle sonradan suç olarak nitelendirdikleri bu tür davranış biçimlerini asgari ölçülerde kontrol altında tutarak kendilerini gerekli kılma çabasında olduklarını görmek gerekiyor. Erkekleri, özellikle de kadınları ve hemcinsleri seks işçiliğinde kullanma eğilimini çağdaş kültürle beraber artık bir porno sektörüne dönüştürecek ve bunun toplumlarda sıradan meşru bir durum olduğunu kanıksatacak, bu çerçeveden de çıkıp incest (ensest) bir seks kültürünü geliştireceği gibi çocuk, yetişkin, yaşlı ayrımı yapmadan insanlığın on binlerce yıllık evrimleşme değerlerini alaşağı edecektir.

Bu iki eğilimi, (cinsellik- saldırganlık) tekelinde tutup yönlendirici araçları (porno ve şiddet içerikli yayınlar, kapitalist reklamcılık, post modern bireyci akımlar, gerçek dışı iktidar ve devlet propagandalı haber bilinci v.b) geliştirerek toplumlarında bu kültür yozlaşmalarını kabullenmeleri ile uygarlık paradigması meşruiyetini ilan edecektir. İşte bu yüzden ‘genelevler kapatılsın, fuhuş sektörü seks işçiliği ve yayıncılığı yasaklansın’ diye bir tepki ile karşılaşılmıyor; bu yüzden tüm demokratik değerler ve sivil toplum bilincinin yanında özgür yaşamdan dem vurulurken dünyanın hiçbir yerinde toplumu en çok otokrasiye, bağımlılığa ve yönetilmeye entegre eden bu yozlaşmalar yeterince ele alınıp bilinçli kolektif tepkiler geliştirilemiyor.

Ne sol sosyalistlerin ne sağ muhafazakâr dindar kesimlerin bu konuya yeterince değer vermedikleri anlaşılıyor. Bu tür çevreler ya katı ideolojik ve politik sınırlarda en temel sorunları görmezden gelip bunları sonradan çözülmesi gereken sorunlar olarak ele alıyor (sol sosyalist dünya görüşü) ya da muhafazakâr ve dinsel normlar etrafında kenetlenmiş devlet ve kapitalist uygarlık ile uyum içinde yaşamak adına çatışmadan kaçarak bin yılların tüm dinsel değerlerine sırt çeviriyor (sağ muhafazakârlar). Bu nedenle ahret inancı dediğimiz din ideolojisi seks, porno, fuhuş, yozlaşma, düşürülme ve en sonunda da yabancılaşma v.b gibi bin yıllardır kök salan bu tür sorunları asla gündemlerine almayıp bunları yaşamın doğal gidişatıymış gibi algılayarak ahlaki değerlerlerden uzaklaşmıştır.

Psikoseksüel kuramın özellikle açımlamaya çalıştığı cinsellik ve saldırganlık öğelerini salt psikolojik ve biyolojik açıdan ele almanın konuyu aydınlatamayacağını bildiğimizden yaşamın ve evrimsel sürecin tüm bireşimleriyle (sentez) analizimizi sürdürüyoruz.

Uygarlık, genelev ve ensest kurumsal kültürü

İncest (ensest) ilişkilerinin toplumlar tarafından yasaklandığını hepimiz biliyoruz. Yoksa evrimsel süreç işlemeyecek ve insanlık gelişip serpilemeyecekti. İncest (ensest) denilen bağımlılığın oedipus kompleksinden yani çocukların karşı cinse (ana-babaya) duydukları ilgiden kaynaklandığını, bunun sonradan tuhaf bir şekilde karşı cinste olan tüm aile bireylerine yönelecek ensest ilişki boyutunun temelini oluşturduğunu biliyoruz. Öyle ki bununla da sınırlı kalmayıp bu bağımlılığın kan bağı şeklinde akraba, akrabalar arası ilişki durumunu da aşamadığı görülecektir.

Tüm soysal, politik, dinsel bağımlılık ve itaatkârlığın dışında psikolojik seyir eden bu bağımlılık çeşidi aslında tüm bağımlılıkların ana nedenini ortaya koyar. Oedipus kompleksinden kaynaklı ensest ilişkiler bütünü; sonradan geliştireceği aileden kopamayan, kendini güvende hissedemeyen, kendi akraba ve sülale (akrabalar bütünü) topluluğunun dışına çıkma korkusuna yenilen bireyleri evrim sürecinin dışına itecek, kesin bir itaat kültürüyle sırasıyla aile, akraba, sülale, toplum, devlet ve kapitalist uygarlık organizasyonlarına hizmet ettirecektir. Bu organizasyonların dışına çıkamayan birey özgür düşünebilme, bağımsız kararlar alabilme, dünyaya açılabilme cesareti ve özgüveninden yoksun olarak bağımlı ruhsal ve düşünsel yapısıyla sürekli dışlanma hissinin vermiş olduğu korkuyla kendi potansiyel insancıl ve gizil güçlerinden habersiz yaşamını sürdürecektir.

Primitif (ilkel) çağlardan günümüze kalıtsal ve ırksal evrim süreciyle gelen ve primitif cinsel yaşantının izlerini taşıyan ensest kültürü, hümaniter dinsel ahlak öğretileri etrafında integrasyona (bütünleşmiş) uğramış toplumsal töre ve gelenek ölçüleriyle yasaklanmıştır. İnsanın evrimleşmesi için gerekli olan bu durumu uygarlığa mal etmek ve uygarlık kurumlarının ahlaki değerleriyle bu durumun dönüştüğünü ima etmek uygarlık demagojisinin yanıltıcı ve aldatıcı bir propagandasıdır. Uygarlık paradigmasından çok önceleri, toplumsal evrilme süreçlerinin belirli ahlaki değer ve ölçülerinin bin yılların tecrübe ve birikimleriyle oluşturulduğunu vurgulamak gerekir. Tersine, uygarlık paradigması çok tanrılı dinlerden günümüze (tek tanrılı dinler dönemi) değin devlet merkezli iktidar, tapınak ve saraylarında ensest kültürünü yaşama, yaşatma, yaydırma ve meşrulaştırma çabasında olup toplum tabakalarını ahlaki değerlerden yoksun bırakma, bin yılların birikimiyle geliştirilen toplumsal hukuk, norm ve yaşayış biçimlerini dejenerasyon (yozlaşma) süreçlerinden geçirerek toplumları kendi iktidarlarına muhtaç kılmışlardır.

Toplumu toplum yapan bireylerin onları bir arada tutan moral (ahlaki) değerlerini çökertirsen zaten ortada toplum diye bir şey kalmaz. Bunu iyi bilen uygarlık hegemonyaları bu zayıf halkayla epeyce oynamış ve günümüzün bağımlı, çaresiz, ürkek, pasif, ruhsal hastalıklarla cebelleşen kurgu toplumunu yaratmayı başarmıştır. Günümüzde bile uygarlık paradigmasının cinsel sapkınlık ve ensest kültürünü meşrulaştırma ve topluma yayma motifleriyle sık sık karşılaşmak mümkündür. En başta genelev kurumsal bilinci, toplumun ensest kültürünün yaş ile bağlantılarını ortaya koyar. Genç yaşlı demeden kokuşmuş bir cinsellik tatminini özellikle ergen erkeklerde yaydıran uygarlık sistematiği, ergenin annesi veya anneannesi yaşındakilerle cinsel ilişkiye girmesini olağanlaştırır. Kendinden yaşça çok büyük kimselerle girilen cinsel ilişki türü elbette cinsel sapkınlık ve ensest ilişki ölçüsüzlüğünün de ilk adımı olacaktır. Burada tür itibari ile yabancı bir kimseyle yaşanılan cinsel ilişkinin aile içi ensest ilişkisiyle bir tutulamayacağını anlamışsınızdır. Teknik açıdan bu doğru olsa bile yaş faktörünü hiçe sayan uygarlığın genelev, porno ve fuhuş kültürünün bireyin bilinçaltı derinliklerinde varlığını sürdüren aykırı şehvet ve haz dürtülerine yeni bir düşürücü etkiyi enjekte ederek tüm sınırsız cinsel sapkınlıklara kapı araladığını inkâr edemeyiz.

Kapitalist uygarlık ve devlet koruması altında yaygınlaşan porno sektörleri, kiminde aile içi seks öğesini ön plana çıkarırken kiminde ise insanlığın evrimleşme ve gelişme süreçlerinde kutsanan ana faktörünü de işe katarak bunları tüm insanlık dışı cinsel dürtülere konu etmekten geri durmayacaktır. İnsanlığı, doğayı, canlı diyalektiğini ve varlık amacını bu denli terk etmiş bir sistemi sanki ilerlemenin anahtarıymış gibi uygarlık, uygar insan, çağdaş, modern bir sistem v.b kavramlarla izah etmek dünyayı ve başta insan olmak üzere tüm canlıları getirmiş olduğu durumu örtbas etmeye yetmeyecektir.

Saldırganlık ve cinsellik gibi öğelerin çoğunlukla bireyin en çok kendine yabancılaştığı, hayatın en çok anlamsızlaştığı, yoğun ikilem ve çelişkilerin en çok ortaya çıktığı, moralsizliğin (ahlak) dip yaptığı durumlarda ortaya çıktığını biliyoruz. Dış faktörlerin yozlaşmayı dayatma gücü ne denli yoğunsa bilinç dışı istemlerin aykırı durumlara etkisi de o denli yoğun olmaktadır. Görünürde olan yapay davranış biçimlerimizin her ne kadar toplum, töre, gelenek ve kurallar bütünüyle uyumlu olduğunu gözlemlesek de aslında bilinçaltının devingen, dayatmacı, aykırı, ahlak dışı istem ve arzuları günün her anında bizi varoluşundan haberdar etmektedir. Bunu da biz ne olup bittiğini anlamadan aykırı bir takım pratik yönelimlerle yapacaktır. Bize sağlıksız kararlar aldıracak ve hata yaptıracak ruhsal ve düşünsel yapımızın derin katmanlarından dışa açılıp tatmin bulma yollarını arayacaktır. Birey, yanlışlıkla tarih sahnesine çıkan ve insanın kendine yapmış olduğu en büyük kötülük olan bu uygarlıktan payına düşeni almışsa, bu yabancılaşmadan kurtulmak için açıklayıcı bir tanıma ulaşıp çeşitli önlemler alma yoluna gitmiyorsa kurgusal uygarlığın motifleriyle donatılmış kirli bir hayatı yaşamaktan kendini alıkoyamayacaktır.

Akıldışı (irrasyonel) yaptırım gücünün sınırlarını belirlemek oldukça zordur. Zaten düşünce sistemi ile ruhsal yapımız arasındaki çarpışık ve karmaşık ilişkiler dizisi bizleri tam olarak bir tanımlama yapabilme yeteneğinden alıkoyar. Bilincimizin en alt katmanlarında süregiden devingenlik, genellikle rüyalar yoluyla bize isteklerini iletir. Rüyalar bu yönüyle bilinçaltı istek ve dürtülerimizin belirgin özelliklerinin açığa çıktığı farklı bir yaşam boyutunu temsil eder. Cinselliğin ve sapıkça düşüncelerin en çok riayet ettiği bu bilinçdışı görüntü alanı; içinde yaşadığımız toplumsal düzenin, çocukluğumuzun geçtiği aile ortamının ve tüm uygarlık bileşenlerinin yönlendirici, eğitici, şartlandırıcı özellikleriyle doyurulmuş olarak bize kendi bilinç yapımızın ve algı sistemimizin başka bir yönünü hatırlatır. Cinsel açlığın doyurulma biçimlerinin ben’in (ego) gerçek yapısını belirlediğini ve bu biçimlerin bireyin kendine olan öz saygısını kendi bilinç ve ruhsal varoluşuna yüklediği anlamlar bütününün ölçüsü olduğunu eklememiz gerekir. Bireyin kurgu toplumu ve uygarlık bireşimlerinin dışına çıkabilme gücü, aynı zamanda insan olabilmenin gerekli olan yol ve yöntemlerini keşfedebilme, bu yanıltıcı (illüzyon) uygarlık sistematiğinin dışında biz görmesek de var olmayı sürdüren alternatif varoluşların süregittiğini gözlemleyebilme yeteneğini de beraberinde getirecektir.

Uygarlık organizasyonunun kazanma yöntemlerinden bir diğeri olan ekonomik bağımlılığı çok kısa da olsa inceleyelim.

Ekonomik bağımlılık ve yabancılaşma

Paleolitik (Yontma Taş Devri) ve Mezolitik (Orta Taş Devri) dönemlerin birikim ve mirasıyla şekillenen Neolitik (Yeni Taş Devri) dönemin belki de en çarpıcı yönü, üretimin yaşamla ve tabiatla barışık ilerleme potansiyeliyle aynı zamanda yaşam diyalektiğinin kaçınılmaz bir parçası olan üretimin eşit paylaşımının yanında, bütünlüklü hayatta kalma yeteneğini ortaya çıkarmasıdır. En zorlu yaşam koşullarında bile ayakta kalmanın ve gelişip ilerlemenin yegâne yolu, bu birlik ve bütünlüklü hareket eden komünal toplulukların oluşturulmasıdır. Yine bütünlüklü davranışlar sergilemenin yönlerinden olan yönetimsizlik; iktidarsızlık gibi kurumsallaşıp tekilde uzmanlaşmamış, birlikte kararlar alabilme potansiyeli Neolitik Dönem komünal toplulukların bin yıllarca doğaya yabancılaşmadan ve yozlaşmadan yaşamlarını sürdürmelerini beraberinde getirmiştir.

En önemlisi de Neolitik Dönemin dil şematiğinde mülk, mülkiyet, ben, benim v.b kavramların var olmaması o dönemin birlikte, eşit koşullarda varlığını sürdürme diyalektiğinin bir sonucu olduğu açıktır. Ben, benim, evim, mülküm, kazancım, özelim gibi kavramlara ilk kez Neolitik Dönem sonrası uygarlık biçimlenmesinin dil şematiğinde rastlanır. Yine ilk kent devletçiklerinde görüldüğü gibi kurulan küçük şehirlerin dış yaşamla bağlarını sınırlayan surlarla çevrili olması, şehir merkezinde ise şehir yönetimi ve rahiplerine ayrılmış tapınak ve devlet binalarının yer alması insanlığın, toplumun yaşama yabancılaşma, doğayla ayrı düşme tohumlarının ilk kez atıldığının kanıtları olarak antropoloji bilimine konu olmuştur. Bu kent devletçiklerinin mimari yapısını oluşturan surlar, karakollar ve savunma kuleleri tarihte belki de ilk defa ideolojik örgütlülük ekseninde insanı tehdit olarak algılayarak insana karşı bir savunma rolü üstlenecektir. Devletli uygarlığa varıncaya dek insan için en büyük tehdit doğa şartları, vahşi hayvanlar, açlık ve doğal afetler iken; devletli uygarlıkla birlikte artık insanın düşmanı insan ve en büyük tehdit unsuru olarak başka örgütlü topluluklar rol oynamıştır. Tarih boyunca savaşların kapılarını aralayan bu ikilem, ilkin hızla iktidarlaşıp sömürge ağlarını ören aldatılma ve sömürülmeye hazır topluluklarda yeşermiştir.

Sömürü ekonomisi ve beraberinde gelen artı değerlerin (emek vermeden kazanılan fazlaca gereksiz kazanç) yol açtığı tekelci güçler, uygarlık gibi bir yabancılaşmayı doğurarak insanlığa, doğaya ve diğer canlılara en büyük kötülüğü yapmıştır. Yerleşik yapıya geçerek üretimle tanışan insan topluluklarının geniş ekonomik örgütlülükler bünyesinde bir ekonomi hukuku oluşturup bunu yasalarla destekledikleri açıktır. Geliştirilen yasaların artı değer (üretim fazlası) büyüdükçe daha da katılaşarak yayıldığı, bu gelişip yayılan yasalarla ilk devlet bireşimlerinin ortaya çıktığını görürüz. Parçalı kent devletçikleri şeklinde serpilen bu yönetim yapıları bin yıllar sonra devletler bütününden oluşan koca bir dünya uygarlığına yol açacak ve küresel finans ağlarını dünyanın her yerine örerek tüm insanlığı kendi ekonomik sömürü organizasyonuna hizmet ettirecektir. İnsanın vahşi doğa koşullarında fiziki özgürlük istemi ve hayatta kalma mücadelesinin yol açtığı iradi biçimlenme, uygarlıkla birlikte alaşağı edilerek yalnızca fiziksel etkenler değil siyasal, sosyal, psikolojik hatta biyolojik tüm yönleri ile istismar ve sömürüye açık hale getirilmiştir.

Uygarlığın ilk şafağında köleleştirme eğilimleri, günümüz modern uygarlık biçimlerinde uygar ücretli köleler dediğimiz işçi yığınları şeklinde ortaya çıkacaktır. Sömürü, istismar, baskı ve zor uygulamaları ile hızla büyüyen uygarlık fenomeninin en son vardığı nokta “işçileştirilmemiş tek bir insan bırakmama” şiarının, artık uygarlığın sürdürülebilir stratejisini teşkil edecektir. Bu yüzden köylerden kentlere göç teşvik edilmekte, bağımsız bir ekonomi yaratma çabasında olanların sırtına vergi adı altında maliye baskısı bindirilmekte; bu yüzden kentlerin varoşlarında kapital sermayeye sahip patronların hizmetinde çalışan işçi yığınları serpilmekte; tarım ve ziraat faaliyetleri sırf devlete ve kapitalist gaspçı ekonomiye sahip şirketlere pek kazandırmadığından durdurulma noktasına getirilip toprakla uğraşan köylü topluluklarına son çare olarak kent varoşlarında sağlıksız bir yaşam ve fabrikalarda işçilik sunulmaktadır.

Kapitalist devletçi uygarlık biçimlenmesinin, insan topluluklarının yarattığı ekonomiyi zorunlu rolü ile uyguladığı yasalarla kendi hanesine bir kazanç unsuru olarak yansıttığını ve bu genişletilen baskı kültürü üzerinden var olduğunu vurgulamak durumundayız. Tarihi yüz binlerce yılı bulan insanlık; küçük işletmelerden, kolektif ekonomik özgürlüklere değin kendi belirlediği vergi yasaları dışında hiçbir ekonomik üretime izin vermeyerek Tanrı’ya oynayan bu biçimlenme ve organizasyon ile herhalde hiç karşılaşmamıştır. Tüm üretim potansiyelini bu gaspçı sisteme kaptıran insanlık, elbette tarih öncesinde doğaya karşı elde ettiği başarıların en büyük bölümünü kapsayan üretim özgürlüğünün verdiği moral değerlerinden uzaklaşarak farklı bir kölelik versiyonu olan modern köle şeklinde yeniden biçimlenecektir.     

Üretim ve özgürlük

İnsan üretebildiği sürece özgürdür. Dolayısıyla yaşam koşulları oluşturma yöntemlerinden olan üretim ve ekonomik kaynaklar, bireyin toplum içinde birey olabilmesinin de en önemli nedenlerindendir. Üretime katılan biri aynı zamanda özgür düşünme, fikir yürütme ve kendini ifade edebilme olanaklarına da kavuşur. Sözünü ettiğimiz üretim, elbette kapitalist tekellere işçi statüsünde kazanç sağlamak değildir. Kendi başına veya topluluklar şeklinde yaşamını idame edebilecek biçimde bir ekonomik üretimden söz etmek mümkündür. Paranın alış ve satış aracı olarak insanlığın ekonomik yaşantısına girmesi ile beraber tüm bu değerlerin kolayca yitirildiğine şahit oluruz. Para insanın doğal koşullarda üretimden çekilmesine sebep oldu, ki bu da yaşama yabancılaşmanın son evresini teşkil ediyor. Parayla hiç üretmeden, çaba harcamadan, yorulmadan artık birçok şeyi elde edebiliyoruz. Dolayısıyla “Para parayı çeker” sözünden hareketle biraz sermayeye sahip birinin bu parasal finans uygarlığında elini bir şeye sürmeden sadece yatırımlarla bir servet sahibi olabileceğini gözden kaçırmamak gerekir.

Dahası bir meta olarak ekonomik değerlerin terazisi ve ölçüsü rolünü üstlenen para, kapitalist uygarlığın ve devletli toplumunun insan ruhunun henüz bitiremediği son erdemli, güçlü ve iradi taraflarını da yozlaştırıp uygarlığın, önüne hedef olarak aldığı tüm değer birikimleri ile düşürülmüş bir insan modelini yaratmayı başarmıştır. Gerçekten bu yönüyle bakıldığında toplumlarda bu denli değer atfedilen bu düşürücü meta aynı zamanda toplum tarafından çokça söylenilen “Paranın açamayacağı kapı yoktur” sözüyle de paranın üstünde hiçbir kutsiyetin olmadığını doğrulayarak bu toplumlar nezdinde açıklığa kavuşur. Ayrıca parasal ekonominin toplumsal iş gücü ve potansiyelini, ederini belirleme konusunda büyük patronların elinde güçlü bir sömürü aracı olduğunu vurgulamakta yarar var. Toplumun belki de düşürücü en zayıf halkasını oluşturması bakımından ekonominin akış gücü olan para, amansız zenginleşen ve toplumda elitleşen sınıfların oluşmasında da önemli etkiye sahiptir. Bu yönüyle tüm ekonomik güç ve potansiyelini parasal ölçü mekaniğine kaptıran toplumlar öte yandan bu parasal finans sektörü ile bir çırpıda zenginleşen ve onu sömüren bir azınlığın da yaratılmasında pay sahibi olur, ki bu durum ‘kendi kuyunu kendi kazmak’ sözü ile örtüşmektedir.

Kapitalist uygarlığın finans işleyişi ve ekonomik hareketliliğine baktığımızda kendi sömürü sistemi içinde iradesizleştirdiği yığınlara belki de asla ulaşamayacakları zenginlik ve çok daha iyi bir yaşamın sahte umudunu bin yıllarca aşıladığını görürüz. Öyle ki zor yaşam koşullarında ve karın tokluğuna ücretle çalıştırılan işçi yığınları, basitleştirilmiş zihinleri ile bu amaçlar doğrultusunda ömürlerini tüketirler. Bilinçsiz, sistemsiz, iradesiz kılınan bu yığınların hayatın gerçekleri ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Onlar bu kurgu uygarlığının kurgusal yaşayan ölüleri gibidirler. Kaderleri bu uygarlık tarafından belirlenmiş olup bu onursuz gidişatı değiştirecek düşünce gücünden yoksundurlar.

Kapitalist uygarlığa alternatif olarak gözüken sosyalizm ve komünizm ekolleri yine uygarlığın yöntemleriyle var olmayı seçtiklerinden, bu sömürü sisteminin bir parçası olmaktan kurtulamamışlardır. Zaten geçmiş devrim pratiklerine baktığımızda ve insanlık tarihini kronolojik sırayla takip ettiğimizde, bu ekollerin çok yüzeysel ve indirgemeci bir mekanizma ile bir sihirbazın değneğinde aniden beliriveren sürpriz bir sistemi çağrıştırdığını anlamak mümkün olacaktır. Devlet aygıtları ile hareket eden bu tür sosyalist ve komünist ideolojilerin paradigmalarının, yaşamın gerçekliği ve insanlığın on binlerce yılı bulan gelişimi ile uyuşmadığı hemen anlaşılacaktır. Katı, askeri bir otorite ve devlet kalıpları içinde zamanla yozlaşan bu sistemler kapitalist uygarlığa yenilmekten kurtulamamışlardır.

Sosyalizm paradigması ve düşünce dünyasının yaptığı en büyük hata, kaba (vulgar) materyalizm ve Avrupa pozitivizminden (maddecilik-olguculuk ve sadece fiziksel ve maddi olan) aşırı etkilenmiş olmasıdır. Öyle ki tüm paradigmasını neredeyse rasyonalizmin (akılcılık-usçuluk) matematiksel sınırlarına hapsetmiş gibidir. Bu paradigma, kapitalizmi çözmek için verdiği onca emek ve yoğunlaşma küçümsenemeyecek olsa da kapitalist uygarlığın daha gerisine gidemeyip uygarlık ve devlet sistematiğinin doğuş evrelerini anlamayı teğet geçmiştir. Bin yıllarca iç içe geçmiş uygarlık kurumsallaşmasının biçimleri bir bütün olarak analiz edilmemiş, bunların dönemsel ve kesitsel yönü üzerine daha çok eğilinmiştir. Dolayısıyla kapitalizmin güçlü köklerini fark edememenin cezası büyük olmuştur. Verilen büyük emekler, yoğunlaşmalar, acı ölümler ve kahramanlıkların yaratmış olduğu değerler, hızlı denemeler ve güncel analizler ışığında bir çırpıda yok olup gitmiş, yeşerme imkânı bulamamıştır.

* Gelecek son bölümde özgür klanlardan devletli topluma geçiş konusunu işleyeceğiz.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.