Sürece güven olmazsa barış inşa edilemez

Dosya Haberleri —

Mustafa Kemal Coşkun

Mustafa Kemal Coşkun

Doç. Dr. Mustafa Kemal Coşkun, barışın inşası, toplumsal diyalog ve akademinin rolünü Yeni Özgür Politika'ya değerlendirdi:

  • Bizler boş yere imza attık diye ihraç edilmedik; akademisyenlerin zaten müdahil olması gereken bir meseleydi bu. Çatışma çözümü üzerine çalışan arkadaşlarım var ancak bu son süreçte yapılan çalışmalara dahil edildiğini görmedim. Bunun iktidarın politika yapma tarzıyla yakından ilgili olduğunu düşünüyorum.
  • Barış meselesine yönelik güven ancak bu konu toplumda açık biçimde tartışmaya açılırsa sağlanır. Derneklerin, sivil toplum örgütlerinin ve sendikaların sürece dahil olup bunu tartışabilmesi gerekir. Ama devletin böyle bir pratiği, böyle bir derdi yok; toplumu karıştırmak bile istemiyor. Bu katılım sağlanmadan barış inşasının gerçekleşmesi çok zor. 

ERDOĞAN ALAYUMAT

Türkiye'de 27 Şubat 2025 tarihinde Kürt sorununun çözümü konusunda başlayan sürece ilişkin tartışmalar sürüyor. Barışın inşası ve toplumsal diyalog konusunda akademinin rolü de öne çıkıyor. Barış bildirisine imza attığı için 2016 yılında ihraç edilen ve uzun süren davanın ardından görevine iade edilen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Sosyoloji Bölümü Toplumsal Yapı ve Değişme Anabilim Dalından Doç. Dr. Mustafa Kemal Coşkun, süreç konusunda akademinin oynayabileceği rolü Yeni Özgür Politika Gazetesi’ne değerlendirdi. Doç. Dr. Coşkun, Türkiye’de 2015 sonrası ihraçlar ve akademik beyin göçünün ardından barış sürecine akademinin katkısının nasıl sınırlı kaldığını, toplumsal güvenin nasıl zedelendiğini ve sivil toplumun barış sürecine dahil edilmesinin önemini anlattı.

2015'ten sonra barış çağrısına imza atan akademisyenlerin ihracı ardından sıkça beyin göçünden söz ediliyor. Türkiye'den giden bu akademik birikim nasıl bir düşünsel boşluk yarattı?

İhraç edildikten sonra yurt dışına giden çok sayıda arkadaşımız oldu. Tam sayıyı hatırlamıyorum ancak özellikle Almanya ve Fransa’da, doğrudan bizim için kurulmamış olsa da baskı altındaki akademisyenlere destek olmak amacıyla oluşturulmuş bazı gruplar bulunuyor. Bu grupların sağladığı burslara yalnızca Türkiye’den değil; Afganistan’dan, Suriye’den ve dünyanın farklı yerlerinde baskı gördüğünü ifade eden pek çok kişi başvurabiliyor. Bizden de birçok arkadaşımız bu burslara başvurarak yurt dışına gitti. Aralarında daha sonra Türkiye’ye dönenler olduğu gibi, hâlâ yurt dışında yaşamayı sürdürenler de var.

Biz ihraç edildik diye üniversiteler “bomboş kaldı” demek abartılı olur. Üniversitelerin ve genel olarak eğitim sisteminin giderek kötüleşmesini yalnızca bizim ihraç edilmemizle açıklamak doğru değil; bu durum daha geniş ve uzun süredir yürütülen politikaların sonucu. Örneğin artık rektörlerin, dekanların ve bölüm başkanlarının seçimle belirlenmemesi; son 4-5 yıldır akademik kadroların bile yukarıdan belirlenip bölümlere sorulmadan atamalar yapılması, üniversiteleri asıl olarak liseye benzer bir yapıya dönüştüren gelişmeler.

Öte yandan, ihraç edilenler dışında kalan akademisyenlerin önemli bir kısmının da iktidarla uyumlu bir çizgiye çekildiğini görüyoruz. Eleştirel tutum sergileyen akademisyen sayısı giderek azalırken, bu politikalarla birlikte iktidara angaje olanların sayısı daha da arttı. Bu nedenle akademi, bilim üretiminin merkezi olan yerler olma niteliğini büyük ölçüde kaybetti. Ancak bu tabloyu yalnızca bizim ihraç edilmemizle açıklamak mümkün değil; süreç çok daha önce başladı. Bizim ihraç edilmemiz belki bu gidişata yeni bir halka ekledi, fakat üniversitelerdeki dönüşümü tek başına bununla açıklamak doğru olmaz.

Sistemsel bir problem var aslında diyorsunuz…

Öyle tabi. Bizim ihraç edilmemiz de aslında bu sürecin bir parçası. Çünkü üniversitelerde tasfiyeler ilk kez yaşanmıyor; 1940’lar ve 1950’lerden sonra yaşananları hatırlayalım. Üniversitelerin boşaltılması ya da akademisyenler üzerinde baskı kurulması yeni bir durum değil. Zaten üniversitelerde gerçek anlamda bir özerklikten söz etmek mümkün olmadığı için, bugün üniversitelerde kalan akademisyenlerin de çoğu eleştirel bir tutum sergileyemiyor.

Bu nedenle örneğin Anadolu’da açılan X Üniversitesi kapatılsa bu ülkenin bilim üretimi açısından ne kaybedebilir ki? Bu, oralarda çalışan akademisyenlere yönelik bir saygısızlık anlamına gelmesin ancak benzer durum birçok yer için geçerli. Sorunun temelinde biraz da izlenen politikalar var. Çünkü her yere üniversite açılması, o kurumların gerçek anlamda üniversite olduğu anlamına gelmiyor.

Şimdi barış meselelerine gelmek istiyorum. Akademinin barış inşası, çatışma çözümü ve toplumsal diyaloglar gibi alanlarda üstlenebileceği roller sizce nelerdir?

Birincisi hem Türkiye’de hem de yurt dışında barış inşası, barış çalışmaları ve çatışma çözümü üzerine çalışan birçok isim bulunuyor. Ancak özellikle tek adam rejiminin başlamasıyla birlikte kamusal alanda ve sivil toplumda politika yapma imkânı büyük ölçüde ortadan kalktı. Ne işçi sınıfı ne de diğer toplumsal kesimler açısından tabandan politika üretme ve iktidarı etkileme olanağı kalmadı. Politika, bürokrasinin ve devletin üst katlarına sıkışmış durumda. Bu durum, akademisyenlerin de politik alana müdahil olamaması anlamına geliyor. Oysa politika dediğimiz şey, kamusal alanda örgütlenerek yapılan bir faaliyet. Mevcut iktidar bu zemini ortadan kaldırıyor.

Benzer şekilde Kürtler de kamusal alanda, tabandan politika yapma imkânından mahrum bırakılıyor. Bu durum akademisyenler için de geçerli. Bizler boş yere imza attık diye ihraç edilmedik; akademisyenlerin zaten müdahil olması gereken bir meseleydi bu. Ülkede bir sorun varsa akademisyenler bunun üzerine konuşur, yazar, gerekirse imza toplar. Ancak bu imkân giderek elimizden alınıyor. Çatışma çözümü üzerine çalışan arkadaşlarım var ancak bu son süreçte yapılan çalışmalara onların dahil edildiğini görmedim. Zaten sürece dahil edilmemelerinin bir nedeninin de iktidarın politika yapma tarzıyla yakından ilgili olduğunu düşünüyorum.

İktidarın politikaları bu yönde peki bu süreci yürüten diğer taraflar, yani Kürt tarafının kendisi bu sürece bu alanda çalışmalar yapan isimleri katamaz mı? Bu anlamda bir eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz?

Bahsettiğim akademisyenlerin özel olarak sürece dahil edilip edilmediğini bilmiyorum. Sanırım bu yönde özel bir çalışma yapılmadı. Ancak şu tür faaliyetler yürütüldü. Ben de bazı toplantılara katıldım. O süreçte Meclis’te komisyon kurulduktan sonra, bildiğim kadarıyla DEM Parti özellikle bölgede yaklaşık 2 bine yakın toplantı gerçekleştirdi. Köylerde ve büyük kentlerde buluşmalar yapıldı; Ankara’daki toplantılardan bazılarına ben de katıldım. Fakat barış ve çatışma çözümü üzerine çalışan akademisyenlerden özel bir destek alındığını duymadım.

Aslında böyle bir adım atılabilirdi, ancak sanırım bu yapılmadı. Genel olarak iktidarın izlediği politika nedeniyle parti daha çok bilgilendirme faaliyeti yürütebilir; bunun ötesinde toplumu harekete geçirme imkânı maalesef oluşmadı.

Türkiye'de barış fikrinin toplumsallaşması ve toplumda karşılık bulması açısından akademik bilgi üretimi ve kamusal tartışmalar arasında nasıl bir ilişki var?

Aslında bu konuda bugüne kadar özel bir çalışma yapıldığını duymadım. ‘Barış süreci’ deniyor ama bu sürecin nerede ve nasıl yürütüldüğü sorusu önemli. Meclis’te kurulan bir komisyon var; bir yandan Abdullah Öcalan’la görüşülüyor, ondan fikir alındığı ya da Kürt hareketine bazı şeylerin iletildiği söyleniyor. Ancak bütün bunların tabana yansıdığı söylenemez. Tabanda neyin konuşulduğu, örneğin Meclis’te yapılan toplantılarda hangi konuların ele alındığı, ne tür tavizlerin verildiği ya da karşılığında nelerin alındığı konusunda bir bilgiye sahip değiliz.

Siyasetin kamusal alandan koparılması derken kastettiğim tam olarak bu. Maalesef DEM Parti de bu duruma ister istemez uymak zorunda kaldı ve kendisini kamusal alana yeterince yayamadı. Oysa akademisyenler bu süreçte katkı sunabilecek bir rol üstlenebilirler. Ancak böyle bir yöntemin hâlâ tercih edilmediğini görüyorum.

Peki Türkiye toplumun da bir barış talebi olduğunu düşünüyor musunuz?

Bence Türkiye toplumunun bir barış talebi yok, bunların hepsi yukarıdan geldi. Barış talebi yok derken şunu kastediyorum: Türk toplumunda Kürtlerle barış yapalım diye bir şey söylemiyorlar. Öyle bir talep çıkmadı ortaya.

Tek taraflı bir barış talebinden bahsediyorsunuz sanırım. Çünkü yıllardır Kürtlerin bir barış talebi var. Bu anlamda neler söylemek istersiniz?

Kürt toplumunun barış talebi yalnızca silahların bırakılması ya da devlet güçlerinin bölgeden çekilmesi meselesiyle sınırlı değil. Barış talebi aynı zamanda başka boyutlar da içeriyor. Örneğin batı kentlerinde yaşayan, zorla göç ettirilmiş çok sayıda Kürt var ve bu insanların maruz kaldığı dışlanma pratikleri bulunuyor. Bizzat Türk orta sınıfı ve Türk işçileri tarafından dışlandıklarını ifade ediyorlar. Silahların bırakılması elbette önemli; ancak bu gerçekleşse bile birçok Kürt’ün Antalya’ya tatile değil, inşaatlarda ya da en ağır ve güvencesiz işlerde çalışmaya gitmek zorunda kaldığı gerçeği değişmiyor.

Bu nedenle barışın yalnızca silahların susmasıyla sınırlı bir mesele olarak ele alınması yeterli görülmüyor. Barış denildiğinde,  sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin de konuşulması gerektiğini düşünüyorum.

Barış meselesinin Türkiye'nin farklı bölgelerindeki yansımaları nelerdir? Batı kentleri ile bölgeyi karşılaştırdığınızda neler söylemek istersiniz?

Ben Türk halkının barış meselesine itiraz edeceğini düşünmüyorum doğrusu. Talep onlardan gelmedi dedim ama ‘Kürtlerle barış olsun, silahlar bırakılsın’ denilmesine Karadenizlisi de Egelisi de itiraz etmez; kimse “savaş olsun” demez. Ancak sırf Kürt olduğu için İzmir’de aşağılanan insanların yaşadığı pratikler var ve bunlar maalesef devam edecek. Türk toplumunun silahların susması meselesine itiraz edeceklerini zannetmiyorum. Zafer Partisi ve İYİ Parti bazı açıklamalar yapıyor ama örneğin barış sürecine itiraz eden MHP’liler şu an yok. Ancak barışın içeriğini doldurmaya, karşılıklı hakların ne olduğunu tartışmaya başladığımızda ayrışma da tam da bu noktada başlayabilir. İşte bunları tartışmak zorundayız, güven böyle inşa edilir. Eşit vatandaşlık nedir, bu toplumun bunu konuşması gerekir.

Güven demişken toplumda sürece ilişkin ciddi bir güvensizlik de söz konusu aslında. Bu anlamda neler söylemek istersiniz?

Güven duyulmaması boşuna değil; bununla ilgili ciddi bir deneyim var. Bizim ihraç edildiğimiz dönem 2016 yılıydı. Ondan önce ‘akil insanlar’ süreci yürütüldü. Ancak sonrasında yeniden çatışma sürecine dönüldü, çok sayıda katliam yaşandı ve biz de zaten buna karşı imza atmıştık. Bu nedenle güvensizlik duygusunun ortaya çıkması son derece normal görülüyor. Çünkü ortada yaşanmış somut bir deneyim var ve bu güveni yeniden inşa etmek de kolay değil.

Peki bu güven nasıl inşa edilir? Toplum, ne yapılırsa bu sürece inanır?

Barış meselesine yönelik güven ancak bu konu toplumda açık biçimde tartışmaya açılırsa sağlanır. Derneklerin, sivil toplum örgütlerinin ve sendikaların sürece dahil olup bunu tartışabilmesi gerekir. Ama devletin böyle bir pratiği, böyle bir derdi yok; toplumu karıştırmak bile istemiyor. DEM Parti bunu yapabilir ama onun da tek başına gücü yetmez. Eğer barış sürecine inanıyorsa CHP’nin de bunu yapması gerekir.

DEM Parti çeşitli halk toplantıları yaptı ancak toplumun talebini doğrudan almak gibi bir durum oluşmadı. Sürecin şeffaf yürütülmemesi nedeniyle halk toplantılarında çok fazla tepkilerin olduğunu duydum. Halk “Silah bırakılmasının karşılığında ne verildi?” diye sıkça soru soruyor ama bu sorular yanıtsız bırakılıyor. Ben Ankara’da katıldığım bir halk toplantısında Tuncer Bakırhan’a “Devlet Bahçeli ile ne konuştunuz, hangi konular gündeme geldi?” diye sordum, ama yanıt alamadım. Demem o ki sürece dair kapalı kapılar ardından ne konuşulduğunu bilmiyoruz. Böyle bir ortamda güven sağlanmaz.

Sürecin şeffaf yürütülmediğini söylüyorsunuz. Sivil toplumun dahiliyeti de 2013-2015 sürecine göre zayıf görünüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? Önerileriniz nelerdir?

Başta sözünü ettiğim kamusal alan meselesi tam olarak bununla ilgili. İktidar, özellikle 2018’den itibaren bu mekanizmaları büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Siyaset, tabandan yükselen, insanların talepleriyle şekillenen bir alan olmaktan çıktı; daha çok bürokrasi ile siyasetçiler arasındaki dar bir ilişkiye indirgenmiş durumda. Bu nedenle toplumu ya da sivil toplum örgütlerini sürece dahil etme gibi bir amaçları yok; tam tersine onları dışarıda tutmaya çalışıyorlar.

Toplumun politika yapma ve sürece müdahil olma kapasitesi zayıflatılmış durumda. Böyle olunca barış meselesi bile yalnızca bürokrasi ve siyasetçiler arasında konuşulan bir konuya dönüşüyor. Oysa geçmişte ‘akil insanlar’ gibi mekanizmalarla toplumla temas kurma çabaları vardı. Bugün ise daha otoriter bir yönetim anlayışı kurulduğu için bu tür katılım kanallarına ihtiyaç duyulmadığı görülüyor.

Bu tür meseleler kısa sürede çözülebilecek konular değil; barış inşası birçok ülkede uzun bir zamana yayılan süreçler sonucunda gerçekleşiyor. Bu nedenle burada niyetlerin iyi anlaşılması gerekiyor. Devletin nasıl bir barış istediği konusunda emin değilim. Bu tür süreçler üç beş Meclis toplantısıyla yürütülebilecek meseleler değil; dünyanın hiçbir yerinde böyle olmadı. Barış ancak sivil toplum örgütlerinin ve farklı toplumsal kesimlerin sürece dahil edilmesiyle mümkün olabilir. Bu katılım sağlanmadan barış inşasının gerçekleşmesi çok zor görünüyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.