• Ben bu dünyada bir pıtrağım diyen abimize al yeşil bir bahçe borcumuz var. Kendimize haysiyetli bir hayat borcumuz var. O günlerde söylemiştim. Acıyla bir daha söyleyeyim: Uçamıyor ateşe konan kuşlar, Uçanlarsa konacak yer bulamıyor.

 

ŞÜKRÜ ERBAŞ

Unutmadık ama kalbimiz neredeyse kurudu. Kalbimiz kurumadı ama aklımız zehirli bir yaraya döndü. Gövdemiz geçmişle geleceğin çarmıhında bir utanç fotoğrafı olarak asılı kaldı.

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta ne olduysa, bugün bütün bir ülkede ve Ortadoğu’da, biraz kılık değiştirerek, biraz daha vahşice, biraz daha devlete dönüşmüş olarak, biraz daha üstü örtülerek aynısı olmaktadır. O gün Sivas’ta özgür akıl yakılmıştır. Özgür aklın temel güvencesi olan laiklik yakılmıştır. Temel insan hakları, insanlarla birlikte yakılmıştır. İlerici kültür, sanat ve demokratik düşünce yakılmıştır. Sivas Katliamı’nı gerçekleştiren ideoloji, çok değil, katliamdan 9 yıl sonra ülke yönetimini ele geçirdi ve bu ülkeyi, demokrasinin bütün imkânlarını kullanarak, adım adım dinin kurallarına uyarlayarak yönetmeye başladı, yönetti, sanırım daha da yönetecek.

Sivas’ı ilkel bir hazla yakan kötülük, bugün bütün bir Ortadoğu’yu kan gölünde yüzdürmektedir. Sivas, Roboskî olarak sürmektedir, Reyhanlı’daki kanlı bomba olarak, Gezi sürecinde öldürülen çocuklar olarak sürmektedir. Soma olarak, Ermenek olarak, Suruç ve Ankara Garı katliamı olarak; Sivas, bütün okulları neredeyse İmam-Hatip okullarına dönüştüren eğitim sistemi olarak; ‘din âlimleri’nden referans alan bir adalet sistemi olarak sürmektedir. Köktendinci sermayenin nasıl büyüdüğünü, okullarını nasıl kurduğunu, devlete nasıl kök saldığını, nasıl bir yıkıcı arzuyla, kendinden olmayanların hayatlarını kendilerine benzetmeye çalıştıklarını, hepimiz kendi hayatlarımızdan, gözlemlerimizden çok iyi biliyoruz.

Unutmak, kişisel acılarımız için belki yaşama gücü verir ama toplumsal acılarda unutmak, ipimizi kendi elimizle cellâdımıza teslim etmekten başka bir anlam taşımaz. Bu akıl almaz katliamın birikip geldiği siyasi ve sosyal nedenleri, gerçekleşmesindeki ürküntü verici insan düşmanlığını, bu köktendinci vahşeti gerçekleştirenlerin ruh ikizlerinin ülke yönetimini nasıl ele geçirdiklerini bir siyasi bilince çevirmediğimiz sürece, bu bilinci kalıcı bir mücadeleye dönüştürmediğimiz sürece, yapacağımız her 2 Temmuz anması, vicdan çitilemeyi andıran yıllık bir gösterinin ötesine geçmeyecektir. Bu da ne yazık ki bizim acımızı bizim suçumuza, çaresizliğimizi yıkıcı bir kayıtsızlığa çeviren bir başka felaket olacaktır. Bu nedenle bizden, gün yirmi dört saat, devrim ve demokrasi düşüncesini, özgür aklı ve bilimi odağına alan, adalet duygusu ve eşitlik bilinciyle davranan, uzun soluklu, çok yönlü emek isteyecektir.

Otuz üç insana otuz üç hayat borcumuz var. Çağdaş bir ülke borcumuz var. Yazılmamış onca şiir, söylenmemiş onca türkü borcumuz var. Düşüncelerini, emeklerini, rüyalarını uzak geleceklere taşıma borcumuz var. Bu aşkı, bu kavgayı bu kederi bize bırakan kardeşimize yaşama sevinci borcumuz var.

Ben bu dünyada bir pıtrağım diyen abimize al yeşil bir bahçe borcumuz var. Kendimize haysiyetli bir hayat borcumuz var. O günlerde söylemiştim. Acıyla bir daha söyleyeyim:

Uçamıyor ateşe konan kuşlar

Uçanlarsa konacak yer bulamıyor.