• Gever’de acı, evlerin duvarları arasında kalmadı. Anneler, birbirlerinin evlatlarına sahip çıktı; kardeşler, birbirlerinin acısını taşıdı; çocuklar, hiç tanımadıklarının görüntülerini kaydetti. Bu, yalnızca geçmişi hatırlamak için değil, bundan sonraki yolu da yürümek içindi.

 

Gever’de üç gün boyunca fotoğraflar elden ele, acılar yürekten yüreğe taşındı. Ancak bu üç gün, yalnızca bir yasa, bir taziyeye ya da şehitlerin ardından duyulan özleme tanıklık edilen günler değil, yasın bir kez daha direnişe dönüşme haliydi. 

Şehitler için kurulan toplu taziyeye Colemêrg’in Şemzînan ve Çelê ilçeleri ile köylerden binlerce kişi, Gever’e geldi. Halk, alana sık sık “Şehîd namirin” sloganı eşliğinde, ellerinde çocuklarının, kardeşlerinin ve arkadaşlarının fotoğraflarıyla girdi. Kimi anne slogan attı, kimi zılgıt çekti, kimi ise hiçbir şey söylemeden elindeki fotoğrafa sarıldı. Bütün bu farklılıkların içinde ortak bir duygu vardı; şehitlerin yalnız bırakılmadığı, hatıralarının sahipsiz olmadığı ve mücadelenin sürdüğü mesajı.

JINNEWS'ten Rabia Önver, üç günlük izlenimlerini yazdı: Üç gün boyunca gözlerim en çok annelere takıldı. Birbirlerini belki hiç tanımıyorlardı. Farklı evlerden, farklı hayatların içinden gelmişlerdi fakat aynı acının etrafında yan yana duruyorlardı. Bir annenin gözlerindeki boşluk, başka bir annenin yüzünde karşılık buluyordu. Bir annenin iki kızının şehadeti açıklanmıştı. İki kızının fotoğrafını eline alarak alana başı dik bir şekilde girdi. Üç gün boyunca gözlerinde büyük bir hüzün vardı. İki evladını kaybetmenin yarattığı boşluk yüzüne yansıyordu. O boşluğun içinde bile dimdik duruyordu. Annelerin, “Bütün şehit annelerinin, Kürdistan halkının ve Önderimizin başı sağ olsun” sözleri, yalnızca bir taziye cümlesi olarak kalmıyordu. Bir annenin kaybı başka bir annenin acısına dokunuyor, bir evde yaşanan yas başka bir evin kapısından içeri giriyordu.

Mirasları emanet ediliyordu

Üç günün sonunda taziye, anmayla son buldu. Alanda, şehitlerin yer aldığı sinevizyon gösterimi yapıldı. Herkes pür dikkat ekrana bakıyordu. Bir süre sonra ekrandan çok etrafa baktım. Uzun uzun annelere daldım. Görüntüler ekrana geldiği her an insanlar ayağa kalkıyor, alkışlıyor ve uzun uzun “Şehîd namirin” sloganı atıyordu. Binlerce insan aynı anda ayağa kalkıyor, aynı anda alkışlıyor, aynı acının içinden aynı sesi yükseltiyordu. Bir halk kendi tarihine sahip çıkıyordu. Bir halk, şehitlerin bıraktığı mirası birbirine emanet ediyordu. Sinevizyondaki her görüntü, geleceğe dönük bir sorumluluğu da hatırlatıyordu.

Hepsi benim ablam ve abim

Sinevizyon sırasında 10 yaşındaki Eriş ile tanışıyorum. Elindeki telefonu bir an olsun bırakmadan bütün sinevizyonu kayda alıyor. Merak edip “Ne yapıyorsun?” diye soruyorum. “Abimi bekliyorum abla. Onu hiç tanımadım. Hep televizyonda gördüm. Son defa da burada gördüm” diyor. Bu cümlenin ağırlığı üzerime çöküyor. Sonrasında yalnızca abisini değil, şehitlerin tamamını kayda aldığını söylüyor. “Hepsi benim ablam ve abim” diye ekliyor. Yaşı küçük, yaşadıkları ise yaşının çok ötesinde. Buna rağmen konuşurken içinde bir güç olduğunu hissediyorum. Telefonunu elinden düşürmeden ekrandaki her görüntüyü kaydetti. Belki hiç yaşayamadığı kardeşliğini birkaç saniyelik görüntülerde tutmaya çalışıyor. Eriş, aynı zamanda bir hatırayı geleceğe taşıyor. Hiç tanımadığı abisinin görüntüsünü kayda alırken, abisinin ve arkadaşlarının yıllardır verdikleri mücadeleyi aslında unutmayacağını söylüyor.

 

Mavi gözlü Şîno'nun annesi

Sinevizyonun ardından aileleri ziyaret etmeye devam ediyoruz. Şehit Umut Herkî’nin ailesine gidiyoruz. Gever’in anneleri Umut’u yalnız bırakmıyor. 10 yıl önce öz yönetim direnişinde mavi gözlü Şîno’sunu kaybeden annem, Umut’un fotoğrafını eline alıyor. Fotoğrafa uzun uzun bakıyor. Ardından, “Benim ikinci şehit oğlum” diyerek Umut’un taziyesini kabul ediyor. Eve girdiğimizde Şîno’nun yıllardır baş köşede duran fotoğrafının yanına Umut’un fotoğrafını koyuyor.

Şehit kardeşleri de bizlere eşlik ediyor. Gittiğimiz her ailede onlar öncülük ediyor. Her evin kapısından başka bir hikâyeye giriyoruz. Gençler tarafından ailelere verilen fotoğrafların, evlerin baş köşesinde yer aldığını görüyoruz. Fotoğrafların yanında flamalar ve geride kalanların hatıraları var. Bir fotoğraf, artık yalnızca bir fotoğraf değildir; bir annenin evladıyla kurabildiği bağ, bir kardeşin çocukluğu, bir çocuğun hiç yaşayamadığı kardeşliği ve bir halkın belleği oluyor. Daha önemlisi, o fotoğraf bir evin içinde yalnızca geçmişi temsil etmiyor. Şehitlerin ardından kalanların birbirine sahip çıkmasını, onların değerlerinin yaşatılmasını ve mücadelenin devamlılığını da simgeliyor.

İkinci oğlunu uğurluyor

Üç yıl içerisinde iki oğlunun şehadet haberini alan Harun Zafer’in annesini görüyorum. İkinci oğlunu uğurluyor. Göz göze geliyoruz. Bana yüksek bir sesle, “Senin de yükün ağır, benim de. Yine bu taziyede elinde kameran, yanımızdasın” diyor. Ardından alnımdan öpüyor. O an ne diyeceğimi bilemiyorum. Bazen bir annenin tek cümlesi, sayfalarca yazıdan daha ağır oluyor. Kürdistan’ın güzel gözlü, içten gülüşlü yüzlerce kişisini sonsuzluğa uğurladık. Her birinin ardından başka bir anne, başka bir kardeş, başka bir çocuk ve başka bir ev kaldı.

Üç gün boyunca gördüğüm şey, bu hikâyelerin yalnızca kayıplarla bitmediğiydi. Kadınların acısı, kendi evlerinin sınırlarında kalmadı. Bir annenin kaybettiği evlat, başka bir annenin evladı oldu. Bir kardeşin acısı, başka bir kardeşin acısına dönüştü. Bir evin fotoğrafı, başka bir evin baş köşesine taşındı.

Acının kolektifleştirilmesi

Acının kolektifleştirilmesi tam da burada anlam kazanıyor. Ortaklaştırılan yalnızca yas değil, aynı zamanda sahiplenme, dayanışma ve direnme iradesi. Gever’de binlerce insanın aynı alana gelmesi, fotoğrafları ellerinde taşıması, sloganlarla şehitleri anması ve ailelerin yalnız bırakılmaması, yalnızca bir taziye pratiği olarak okunamaz. Bütün bunlar, bir halkın kendi tarihsel belleğine sahip çıkmasının ve kayıplarının ardından oluşan boşluğu dayanışmayla doldurmasının göstergesiydi. Şehitlerin ardından kurulan her bağ, acının bireysel sınırları aşarak toplumsallaştığını gösteriyordu.

Yalnızca hatırlamak değil

Bir fotoğrafa ne kadar feryat sığar bilmiyorum. Bir fotoğrafa ne kadar sarılınır, kaç kez öpülür, onu da bilmiyorum. Üç gün boyunca annelerin, evlatlarının fotoğraflarına defalarca sarıldığını, onları defalarca öptüğünü ve uzun uzun baktığını gördüm. Belki o fotoğraflarda hâlâ çocuklarını aradılar. Belki tek bir bakışla yılları geri getirmeye çalıştılar. Belki bir fotoğrafa sarılarak artık sarılamadıkları evlatlarına yeniden dokundular. O  fotoğrafların yalnızca geçmişe ait olmadığını da gördüm. Her fotoğraf el değiştirdiğinde, başka bir evde baş köşeye konulduğunda, bir çocuk tarafından telefonla kaydedildiğinde yeni bir halka oluşuyordu. Yalnızca hatırlamak değil, sahiplenmekti. Sahiplenmek ise mücadelenin sürekliliğini taşıyan en güçlü bağlardan biri hâline geliyordu.

Bundan sonra ne olacak?

Gever’de üç gün boyunca ortaya çıkan halkın sahiplenmesi, acının ortaklaştırılmasının aynı zamanda ortak bir sorumluluk yarattığını gösteriyordu. Bu sorumluluk, geçmişi unutmamak kadar geleceğe ilişkin söz söylemeyi, dayanışmayı büyütmeyi ve mücadeleyi yeni koşullarda sürdürmenin yollarını aramayı da gerektiriyor. Gever’de annelerin evlatlarının fotoğraflarına sahip çıkması, çocukların görüntüleri kaydetmesi, kardeşlerin aileleri yalnız bırakmaması ve binlerce insanın aynı alanda buluşması, bağın canlı olduğunu gösteriyordu. Taziye sona ermiş olabilir ancak ortaya çıkan ortak bellek yaşamaya devam ediyor. COLEMÊRG