• Muğla’daki büyük orman yangınlarından sağ çıkan yaban keçileri için bu kez de ihale açıldı. 11 keçi, 10 Ağustos’ta ‘av turizmi’ adı altında açık artırmaya çıkarılıyor.
  • Koruma sahası diye sunulan alanlar, yangın sonrası zaten daralan habitatta keçiyi avcıya hazır hedef haline getiriyor. Avı da avcıyı da devlet yaratıyor.

GÜLNAZ DUMAN

Şeytanın aklına gelmez ama avcılıkta manevra çok.

Dünya çevrecileri, zoosid ve ekosid’in soykırım ve savaş suçu gibi uluslararası suç kategorisine alınması için mücadele ededursun, avcılar da boş durmuyor.

Yangında ölmediler, devlet ölsünler diye açık artırmaya çıkardı

Muğla ve çevresinde son yıllarda yaşanan büyük orman yangınları sonrası, bitki örtüsü yok olurken keçilerin beslenme alanları daraldı, göç yolları bozuldu ve yırtıcı-av dengesi de çöktü. Bir av malzemesine dönüştürülen yaban keçileri ise bu çöküşün ortasında savunmasız dururken, bu kez de av ihalesi açıldı. Bunun adı avcının devletleşmesi, devletin avcılaşmasıdır.

Toplam 11 yaban keçisi için 8 partilik ihale başlatılıyor. Yangından kurtulabilen, hala yaşamaya çalışan keçiler, bakalım bu kez hedefi haline getirildikleri avcılardan kurtulabilecekler mi. Devlet, tek kurşunla avcıya hedefi vurmanın tüm kolaylıklarını sundu. Vuranların mı, yoksa vurduranların mı daha iyi avcı olduğunu ise tartışmaya gerek yok: Az kurşun, çok fayda. Avcılık böyle bir şey. Bunlar, şeytana bile pabucunu ters giydirir.

Keçileri bekleyen tuzak

Keçileri bekleyen yeni tuzak 10 Ağustos 2026’da ihaleye açılıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar 4. Bölge Müdürlüğü, Köyceğiz’deki 31.000 hektarlık sahada yaban keçilerinin avlanması için ihale duyurdu. 2026-2027’deki bu ‘av turizmi’ kapsamındaki katliama, çevreciler ve hayvan hakları savunucuları, yaban hayatının ticari meta haline getirilmesi nedeniyle sert tepki veriyor. Yangından sağ çıkmış, mücadeleyle hayatta kalmaya çalışan bir keçinin muhammen bedeli KDV hariç 750 bin TL. Fiyat yüksek görünse de yaban keçisini bir ‘lüks av ürünü’ne dönüştürürken, yangınlar da bu rantı yeniden üreten bir araca dönüşüyor. Şeytan ayrıntıda gizlidir.

Öncelikle, kapalı teklif usulü ihalelerde kim ne kadar teklif verdi, fiyat nasıl yükseldi, karar nasıl alındı, kimse bunu bilemiyor. Koruma değil, parayı verenin öldürme hakkının, yaban keçilerini de ticari çıkar için sattığı bu sistemde, gizli açık artırma satışıyla, en yüksek parayı veren kazanıyor.

Kağıdı işine uydurmayı, tuzağı iyi kurmayı bilen örgütlü avcılar, işlerini şansa bırakmıyor. Belirledikleri fiyat Türkiye’deki av turizmi ihaleleri için yüksek bir bedel olarak gösterilip, ‘parayı veren öldürür’ deniyor.

İhaleye giren şirketler av zamanı daha agresif oluyor. Çünkü fiyat yükseldikçe avcıda da av kotası baskısı artıyor. Bu, sözümona ‘koruma’ üzerinden daha fazla rant baskısı yaratırken, devlet de 11 keçiden fazla öldürülmeyecek gibi bir taahhüt müjdeliyor. Bir kotaymış gibi sunulan rakam ve oluşturulan mekanlar üzerinden ‘koruyorum’ denilirken, aslında hedefe çağrılan avcıların tüfeğini en başta şeytan dolduruyor.

Koruma alanı hayvanın yerini avcı için garanti bilgi ve garanti hedef haline getirip, avcıya açık bir avantaj sağlıyor. Böylece avcı hayvanın nerede yaşayıp, hangi kayalıklara çıktığını, hangi patika ve bölgelerden geçtiğini devletin sunduğu kayıtlardan biliyor. Bu durumda avcı olmak pek de elzem bir meziyet bile değildir. Devlet eliyle oluşturulan hazır hedef, avcıya rehberlik eden bir haritaya dönüşüyor. Avı yaratan devlet, avcısını da yaratmayı biliyor.

Gelir odaklı kararların öne çıktığı ‘avcılık yasaları’, yaban hayatı üzerinden gelir üretme amacı taşıyor. Bir canlının değerinin parayla ölçüldüğü bu acımasızlıkta hedef haline getirilen keçilerin korunduğu söylenen alan bir arenaya dönüştürülüp, ‘avcının hakkı’ olduğu ‘adaletiyle’ öldürülüyor.

Bu alanlar, çöken habitatta keçileri daha savunmasız hale getirirken, böylece ihalede avcıya ekstra avantaj sağlanıyor. Beslenme alanları dar olan keçiler, belirli besin alanlarını ziyaret etmek zorunda, bu da avcıların işini kolaylaştırıyor.

Yangın sonrası ekosistemin zayıflığını da ranta dönüştüren seyrelmiş alanlar, zaten ‘koruma’ adıyla geniş alandan dar bir alana sıkıştırılan hayvanları kolay hedef yapıyor. Böylece; av-avcı güç dengesi daha da paradan yana basıyor.

Avlayarak ne korunuyor?

Koruma alanı yaratmakla övünen kurumların, aynı sahada av kotası açması; popülasyon sayımı, habitat izleme ve kaçak avcılıkla mücadele yürütürken aynı hayvanı ihaleyle ölüme açması zaten başlı başına etik bir çelişkidir. Avlayarak ne korunuyor. DKMP’nin amacı hayvanın popülasyonunu arttırmak ve ticari ürüne çevirdiği hayvan üzerinden kotasını yükseltmek için gerekçe oluşturarak, ayrıntıda gizli olan şeytanı bile avcının avucuna koyuyor.

Orman örtüsünün yok olduğu ‘koruma sahalarında’ keçiler açık alanlara inmek zorunda ve su kaynaklarına yaklaşmak, insan yerleşimlerine daha yakın dolaşmak zorunda kalıyor. Yani keçiyi avcıya daha görünür hale getiriyor. Sahanın, önceki süreçte izleyip kayıt altına aldığı hayvan davranışları ve güzergahlarına ulaşan avcılar, bu kayıtların sağladığı öngörü sayesinde avcılık hikayelerine bir yenisini ekliyor.

Yasal avın kaçak avı azaltacağı iddiasıyla bir meşruiyet üretmeye çalışılıyor. ‘Avlanabilir tür’ algısı da kaçak avı normalleştirmenin en etkili yoluna dönüşüyor. Devletlerin popülasyon yönetimi adı altındaki resmi bahanesiyle kimi türlerin sayısı arttığında dengeyi sağlamak amacıyla av kotası açıldığı iddia edilir. Şeytan bile bir kere kandırıyorken, öte yandan av turizmi adı altında kırsal bölgelere gelir sağlıyor yalanıyla ekoturizm geliri diye bir şey icat ettiler. Koruma altındaki bir türü turistik av adı altında öldürtmek organize bir katliam olmak bir yana, kendisine yeni suç ortakları da yaratıyor.

Kırsal alanda yaşayanlara turizm adı altında sahte umut satmak ise kırsal kalkınma değilken, yerel halk ise gelir elde edeceğini düşünerek, fırsatçılığa kapılıp avcılara hizmet ediyor. Köyceğiz’deki yaban keçisi av ihalesi tek başına bir av turizmi meselesi ise hiç değildir. Bu ihalenin yangınlarla olan doğrudan bağlantısı resmi metinlerde görünmüyor ve yalnızca sahayı bilen çevreciler ve yine kimi bölge insanı bunu fark edebiliyor.

“Turizm gelirleri düştü. Tarım zarar gördü. Kırsal ekonomi çöktü.” Bütün bunları sıralayıp, ‘bölge ekonomisi de çöker’ korkusu yaymak… Yangın nedeniyle zarara uğramış yoksul kesime sahte bir umut oluşturmak, oluşan ekonomik boşluğu hemen doldurabilecekleri illüzyonlar yaratmak, av turizmini bir ‘gelir kapısı’ gibi sunmak… bunların tamamı, devletin yangın felaketini bir fırsata çevirerek yapılan avı meşrulaştırmak çabasından başka birşey değildir.

Av kotası değil, rant kapısı

DKMP, popülasyon sayımı yapıldığını ve av kotasının bilimsel verilere dayandığını ‘resmi gerekçeler’ olarak sunarken, saha gerçekleri ise bunun kağıt üzerinde bir resmi yalan olduğunu gösteriyor. Ne yangın sonrası habitat çökmüşken yapılan sayımlar sağlıklı olabilir ne de bu sayımlar gerçek sayıyı yansıtabilir. Sayımlar eksik kalır, gerçek sayı bilinmez ve göç eden, ölen, yaralanan bireyler kayda geçemez. Yani yaptıkları av kotası belirlemek değil, rant kapısı açmaktır.

Yaban hayvanları kendilerini doğal ortamlarında daha iyi koruyabilirler… ölüme ortam, izin, motivasyon ve destek veren tutumlar hayvanı korumayı bırakalım, tuzak kurmanın da ötesindedir. Devletin katliamı ne meşrulaştırması ne metalaştırması, hayvanı korumak değil, doğrudan öldürmektir. Üstelik bunu da bir ‘yönetim’ olarak savunuyor. Şeytan görsün yüzünüzü.

Yak ya da yansın; kur mekanı, koy kalan yaban hayvanlarını, adına koruma deyerek köle pazarı gibi av pazarı oluştur, yap ihaleni gizli gizli, al paranı, göster hedefi kayıtlarınla… Tüm bunları yaparken de kendine devlet, vurana avcı de. Devletin yaptığı, eşeğin aklına karpuz düşürmekten başka bir şey değil. Avcının yaptığı ise yalnızca iki jesttir: biri tetiğe, diğeri de öldürdüğü avıyla hatıra fotoğrafı çektirmek için deklanşöre basmak.