"49'lar davası" ve günümüz

Forum Haberleri —

'49'lar davası

'49'lar davası

  • Bundan 62 yıl önce bugün, 17 Aralık 1959’da çoğunluğu Ankara ve İstanbul’da yaşayan Kürt aydın ve öğrencilerine yönelik bir sürek avı başlatıldı.

 

DOĞAN AMED

"Soykırım artıklarının  başı ezilmelidir!"

Böyle diyordu, dönemin muktedirleri… 

Koçgîrî katliamıyla başlayan, cumhuriyetin ilanı ile sürdürülen Kürt inkarına karşı Amed, Çapakçur (Bingöl), Elazığ, Urfa, Bitlis, Batman ve Siirt’de gelişen Kürt itirazı kanlı biçimde bastırılmış, sıra Dersim’e gelmişti.

Adına Dersim Tertelesi denen ve soykırım olarak hafızalarda yer edinen katliam sonucu Dersim de on binlerce insan mağaralarda diri diri yakılmıştı. “Munzur suyu günlerce kan aktı!” diyordu, tanıklardan biri. Ele geçmemek için kendilerini uçurumlardan atmıştı, Kürt kadınları…

Dersim katliamı sonrası Türk devleti, artık yeni bir safhaya geçmiş, bu safhanın adı "Doğuyu medenileştirme" olarak konulmuştu. Esasta ise soykırımın bir başka biçimi devreye girmişti. Bunun adı asimilasyondu ve amaç kültürel, dilsel, dinsel olarak Kürtleri başkalaşıma uğratmaktı.

Bunun için çok uğraştı Türk devleti; Kürt adına, Kürt dili, kültürü, inancı, gelenek ve görenekleri adına ne varsa inkar etti, yok saydı; yasa, anayasa ve belgelerden Kürt’ü çağrıştıracak ne varsa silindi. Köyler, kasabalar ve şehirlerin adları değiştirildi. Okullar, köy enstitüleri, yatılı mektepler ve daha birçok şey ile Kürt toplumu Türkleştirilme cenderesine alındı…

Bir yandan fiziki saldırılar, öte yandan ise zihinsel uygulamalar atbaşı yürütülmüştü ve 1960’lı yıllara gelindiğinde Cumhuriyet kendinden emin ve başarılı olmasının verdiği güvenle konuşuyordu…

Kürdistan hakikattir, Kürtler inkar edilemez

Lakin hayat ve hakikat tersi akma eğilimindeydi. Evet, Kürt ülkesi 4 parçaya bölünmüştü, evet Kürt toplumu kendi içerisinde paramparça olmuştu, evet katliamların yarattığı dehşet halen hafızalardaydı ve evet asimilasyon Kürt’ün duygu ve düşünce dünyasını çok değiştirmişti. Fakat toprak duruyordu; Kürt toprağı bereketliydi ve değil mi ki insan toprakla beslenendi, o halde hakikat yok edilemezdi…

Ulusal bilincin dile gelişi 

Kürt toplumu yaşadığı tüm katliam ve kültürel soykırıma rağmen yok olmadığını, yok edilemeyeceğini gösteriyordu. 1960’lara gelindiğinde Musa Anter ve daha birçok Kürt aydını, hem dünya tarihini ve hem de Kürt toplumunu okuyor, inceliyordu. Kürt öğrenciler, dönemin havasıyla bir araya geliyor, yaşadıklarına anlam vermeye çalışıyordu. Belki bugün bize çok geri gelebilir, ancak o dönem için olağanüstü şeylerdi bunlar.

Mesela Musa Anter tarafından yazılan “Kımıl” şiiri hem Kürtler içerisinde ve hem de Türk devleti nazarında büyük etkiye yol açmıştı. Şiir bir yandan ulusal trajediyi dile getirirken, öte yandan bu trajediye yol açan nedenleri gösteriyordu. En azından algı bu yönlüydü. Bunun benzeri onlarca olay ve gelişme yaşanıyordu, Kürt ülkesi ve toplumunda…

Ankara’ya akan raporlar ve iktidar çatışmaları

Kürdistan’da ve Kürt toplumunda yaşanan bu durum Türk devleti tarafından yakından izleniyor, Ankara'ya istihbarat raporları yağıyordu.

Özellikle Menderes iktidarı ile birlikte Kürdistan’ın birçok bölgesine "umum müfettişleri" denen sömürge komiserleri gönderilmiş ve bunların hazırladığı raporlar Ankara’da özel ekipler tarafından incelemeye tabi tutulmuştu.

Öte yandan ise Türk müesses nizamı kendi içerisinde büyük çatışmalar yaşamaya başlamıştı; dışarıda itibar kaybedilmiş, yardımlar azalmıştı. Ekonomik krizlerin yanında DP (Demokrat Parti), orduyla çok yoğun sorunlar yaşıyor ve bu sorunlardan çıkış yolu arıyordu. Herkesi rahatlatacak bir "çözüm" gerekiyordu. Bu öyle bir çözüm olmalıydı ki, hem Kürt toplumuna bir kez daha had bildirecek ve hem de kendi iç çatışma ve çelişkilerini bir süre askıya alabilecekti.

Aranan çözüm bulunur!

1958'de General Kasım, Irak’ta Kraliyet ailesine karşı darbe yapmış ve Cumhuriyeti ilan etmişti. Doğru ya da yanlış ama Başûr Kürtleri, General Kasım’dan taraf olmuş, darbe süreci ve sonrasında çıkan çatışmalarda 1 Türkmen de hayatını kaybetmişti.

Bu haberin Ankara yönetimine nasıl ulaştığı bilinmez. Ama bu haber, Irak’taki darbe sonrası ortaya çıkan ılımlı atmosferden ve özellikle Kürtlerin daha özgür davranmasından rahatsız olan Türkiye için bulunmaz bir şanstı!

Olay bir anda Türkiye’nin temel gündemi haline gelmiş; hükümet, ordu, polis, dönemin istihbarat örgütü olan Milli Emniyet Hizmetleri (MEH), basın ve tabi ki meclis harıl harıl bu durumu tartışıyordu.

Meclisteki tartışmalarda CHP vekili Asım Eren, Demokrat Parti hükümetine; "Aynıyla mukabelede bulunmayacak mısınız?" diye seslenmişti! Öldürülen 1 Türkmen’e karşılık Kürtlerin öldürülmesi, öneriliyordu!

Aslında Meclisin neredeyse tamamı bu istek içerisindeydi, ancak 1955'te yaşanan 6-7 Eylül olaylarının içte ve dıştaki etkileri henüz geçmemişti. Türk devleti için bir bahane gerekli olsa da bu bahaneyi 1 Türkmen’in öldürülmesi ile elde etmek mümkün değildi.

Kürtlerin protestosu

Türk basını ve devleti olayları ırkçılık ve Kürt kanı akıtma üzerinden tartışırken, milletvekili Asım Eren’i protesto etmek isteyen ve çoğunluğu Ankara ve İstanbul’da yaşayan Kürt aydınları bir protesto metni hazırlar.

Metne 104 kişi imza atar. Metnin altında isim yoktur. İsim yerine "Türkiye Kürtleri" ibaresi konulur.

Hazırlanan metni 4 kişi postaneye götürür; meclis, hükümet ve Kürt katliamını öneren Asım Eren’e gönderilir. Metin aynı anda kamuoyuna açıklanır ve o anda kıyamet kopar…

Kürt artık ölümlerden ölüm, zulümlerden zulüm beğenecektir. Devletin tüm kademeleri harekete geçer. Sokaklarda, okullarda Kürt avı başlatılır. Fakat sadece bu değil, diğer taraftan aranan bahaneler de bulunmuş oluyordu…

17 Aralık 1959 yılında, çoğu Ankara ve İstanbul'da olan 40 Kürt aydını gözaltına alınır.

Gözaltına alınanlar arasında, Jitem tarafından 20 Eylül 1992 yılında katledilen Musa Anter, 26 Kasım 1971’de KDP tarafından katledilen Sait Kırmızıtoprak, Daha sonraları Ecevit hükümetinde bakanlık yaptığı dönemde Kürt olduğunu söylediği için yargılanan Şerafettin Elçi, ömrünü Kürt mücadelesine adayan Canip Yıldırım, tarihçi Naci Kutlay, Ziya Şerefhanoğlu, Esat Cemiloğlu, Sait Elçi, Diyarbakır–İleri Yurt Gazetesi’nin sahibi Abdurrahman Efem Dolak gibi Kürt aydınları; yine o dönem Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olup 12 Aralık 1994 yılında Jitem tarafından katledilen Medet Serhat ve daha birçok kişi vardı.

Daha sonraları MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) adını alacak olan MEH (Milli Emniyet Hizmetleri) tarafından hazırlanan ve mahkeme tutanakları arasına da giren bir raporda bahanenin bulunduğu ve kullanılması gerekliliği vurgulanıyordu.

Rapora göre, 40-50 kişilik öne çıkmış, tanınmış Kürt aydını, "Komünist Kürt Hareketi" olarak gösterilip tutuklanarak, üniversitelerde yükselen Kürt aydın hareketi bastırılmış, sindirilmiş olacaktı.

Böylece hem Kürtlere karşı yeni bir kırım dalgası başlatılacak, hem de ABD’nin gözüne girilecek ve ekonomik destek alınabilecekti.

Müesses nizam tarafından bir taşla iki kuş vurulması planlanırken, Menderes iktidarı da kendisi açısından fırsatların doğduğunu düşünür.

Menderes, hem Kürtlere yönelik saldırı dalgasını başlatarak ordu ile arasını düzeltecek ve hem de "Komünistlere göz açtırmayan iktidar" olduğunu göstererek ABD’nin gözüne girecekti.

Tüm bunların sonucunda Menderes hükümeti tarafından kabul edilen MEH raporu uygulamaya konulup, bugün halen "49’lar" denilen "dava" başlatılır. Bir gece de 40 kişi gözaltına alınarak İstanbul Selimiye kışlasına konulur.

Metne 104 kişi imza atmış olmasına rağmen sadece 40 kişinin gözaltına alınması ise komik bir gerekçeye dayandırılır; "Kışlada 40 tane nezarethane var" denilir!

Dönemin kudretlisi Menderes, orduyla arasını düzeltmenin bir aracı olarak baktığı davanın üzerinde titizlikle durur; dava için DP içerisinde özel ekip kurulur. Kürdistan’a müfettişler yollanarak metni imzalayanların şecereleri araştırılır.

Menderes için, Ordu tarafından konulduğu topun ağzından çıkmanın tek yolu bu işi başarmaktır. Bundan olsa gerek, ağzından köpükler saçarak konuşur, gittiği her yerde…

Ocak 1961′de tutuksuz yargılanan 10 kişi daha dosyaya eklenir ve sayı 50 olur. Ancak Mehmet Emin Batu yapılan işkenceler sonucu yaşamını yitirince sayı 49’a düşer.

Bu andan itibaren yargılananlara "49’lar", olaya "49’lar Olayı", davaya "49’lar Davası" denilmeye başlanır. Sonradan aralarına biri tutuklu iki kişi daha katılıp yargılanan sayısı elli bire yükselmiş olsa da dava "49’lar" olarak anılmaya devam eder.

Dava İstanbul'daki 28. Tümen Komutanlığı 2 No'lu Askeri Mahkemesi'nde 3 Ocak 1961′de başlatılır.

49’lar Davası’nın yargı süreci yaklaşık 8 yıl sürerken, bu davanın savunmaları Kürtlerin Türk mahkemelerindeki ilk resmi kamusal talepleri olarak kayıtlara geçer.

Darbe mekaniğinin harekete geçişi 

"49’lar" mahkemeye çıkarılmayı beklerken, 27 Mayıs darbesi gerçekleşir.

27 Mayıs’ın kudretli sözcüsü Türkeş, radyo ve basına verdiği ilk demeçte, amaçlarının bölücülük ile mücadele olduğunu söyler.

Kürt düşmanlığı ile abat olmaya çalışan Menderes ve iki arkadaşı ironik biçimde 27 Mayıs cuntacıları tarafından idam edilir.

27 Mayıs darbesi, Türkiye kentlerinde sağladığı görece ılımlı havaya rağmen, Kürdistan üzerinden buldozer gibi geçer. Kürt kentleri, kasaba ve köyleri kuşatmaya alınır. Uykular bölünür, evler talan edilir.

Darbeden bir süre sonra darbeciler "af" kararnamesi çıkarır, ancak "49’lar" kapsam dışı tutulur.

Hepsini sallandıralım

Başını Türkeş’in çektiği darbecilerin amacı "49’ları" idam etmektir. Bundaki amaç, bir kez daha Kürt’e gün yüzü göstermemektir. Bu nedenle, "Sallandıralım" diyor başka bir şey demiyorlardı.

Ancak savcılık hem bu yöndeki talebi kılıfına uyduracak delilden yoksundu ve bu nedenle iddianame hazırlanamıyordu ve hem de bu kadar sayıda idam içeride ve dışarıda göze alınamıyordu.

Beri tarafta "49’lar davası"nı yetersiz gören 27 Mayıs cuntası durmaz; Bağımsız Kürdistan kurma çalışmaları yapmakla suçladıkları 485 Kürt önde gelenini daha tutuklayarak Sivas kampına yollar…

Mahkemelerin başlaması

İlk duruşma 14 ay sonra, 3 Ocak 1961’de başlar.

Savcılık "49’lar" içinden 15’i için yeterli delil bulunmadığı, 10 kişi hakkında mahkumiyete yeterli delil olmadığı için beraat kararı verilmesini isterken, 24 kişi hakkında ise idam kararı ister.

İlk karar 30 Nisan 1964 yılında verilir ve herkes hakkında beraat kararı çıkar. Ancak  savcılığın karara itirazı üzerine dosyayı inceleyen askeri Yargıtay kararı bozar ve söz konusu kişilerin "milli duyguları yok etmeğe ve zayıflatmaya matuf bulunan cemiyet kurma, bunu sevk ve idare etme, faaliyetlerine katılma" suçuyla yargılanmalarını ister.

Yargılama 24 Eylül 1965′te verilen kararla son bulur. Kimileri ceza alırken, kimileri de beraat eder.

Fakat askeri savcılık, bir kez daha beraat kararlarına itiraz eder ve Karar bir kez daha askeri Yargıtay tarafından bozulur.

Savcılık, başlangıçta "49’ların Türkiye dışındaki kimi Kürt örgüt ve kadrolarıyla" irtibat kurmuş olduklarını ve çoğunun 13 Eylül 1959′da Ankara Atatürk Orman Çiftliği'nde "Kürtçülük amaçlı" bir toplantı düzenlemiş olduklarını iddia ederken, devamında ise "49’lar" arasında bulunan kimilerinin dergi ve gazetelerdeki yazıları ile aramalarda bulunan mektup ve kitapları üzerinde yoğunlaşır.

Dava ile ilgili son karar 3 Mayıs 1968′de verilir. "milli hisleri zayıflatıcı faaliyette" bulunmaktan kimileri beraat ederken, kimileri çeşitli hapis cezaları ve kimileri de Türkiye'nin çeşitli illerine sürgüne gönderilir.

Sonuç yerine

Tarihe "49’lar davası" olarak geçen ve bir bildiri gerekçe gösterilerek Kürtlere yönelik olarak yürütülen kumpas, esasta Kürt soykırımını nihayete erdirme amaçlıydı.

Zira inkar rejimi her ne kadar "Muhayyel Kürdistan burada meftundur" diyerek Kürt’ü mezara gömdüğünü düşünüyor idiyse de, çok geçmeden bunun başarılamadığını görmüş ve anlamıştı. "49’lar davası" bu nedenle soykırımı kalınan yerden devam ettirmek için hedef olarak seçilmişti.

Bildirinin içerik olarak zayıflığı, bildiriye imza atanların sınıfsal konumları, imzacılardan kimilerinin imzalarını geri çekmiş olmaları, yine kimilerinin daha sonra Türk devleti ile kirli ilişkilere (Kemal Burkay gibi) girmiş olmaları Türk devletinin bu düşüncesini değiştirmiyordu. Bir karar alınmıştı ve uygulanacaktı, bildiri sadece buna gerekçe yapılmıştı. Nitekim 27 Mayıs darbesine katılanların, "49’lar davası" hakim ve savcılarının anıları ve yine emniyet ve istihbarat raporları bunu açıkça gözler önüne seriyordu.

Ancak hakikat yok edilemeyecek ve kendi yolunda ilerlemeye devam edecekti.

"49’lar davası" Kürt ülkesinde halen anılırken, "49’lar" dan çok daha güçlü, çok daha kapsamlı, "49’lar"ın hayal dahi edemeyeceği gelişmeler yaşandı Kürdistan’da…

Önder Öcalan liderliğinde sıfır noktasından alınarak Kürdistan tarihinin en uzun ve en kapsamlı diriliş ve direniş hareketi yaratıldı.

Yaratılan bu hareket ile Kürdistan hakikati tüm dünyaya gösterilerek kabul ettirildi. Ama daha önemlisi, bu hakikat, kendinden kaçan Kürt toplumuna benimsetildi.

Kapitalist hegemonya tarafından 100 yıl önce parçalanan Kürt ülkesi ve paramparça edilen Kürt toplumu bugün tüm zorluk ve sıkıntılara rağmen, geçmişte sahip olmadığı bir felsefeye, bir örgüte ve bir önderliğe sahip oldu, ulusal-demokratik bilinç kazandı.

Kuşkusuz ki Türk devletinin ırkçı, inkarcı ve imhacı politikaları sona ermedi ancak demokratik modernite eksenli yürütülen mücadele ve Kürdistan hakikatine sımsıkı sarılan halk gerçeği özgür önderlik, özgür Kürdistan, özgür toplum olma yolunda artık son virajlarda…

Özgürlük yolunu açanlara, özgürlük yolunda düşenlere, özgürlük yolunda direnmeye devam edenlere saygı ve minnetle…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2024 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.