- Dîgor Katliamı'nın tanığı Suna Karataş, aradan geçen 33 yıla rağmen katliamcıların yargılanmamasına dikkat çekerek, “Acımız hâlâ taze” dedi.
Cumhuriyet tarihi boyunca Kürdistan'da gerçekleştirilen sayısız katliamdan biri olan Dîgor Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçti.
Qers'in Dîgor ilçesinde 14 Ağustos 1993’te koruculuk dayatması, gıda ambargosu ve ev baskınlarına karşı 20'yi aşkın köyden binlerce kişi Nexşan köyünde bir araya gelerek dört koldan Dîgor'a doğru yürüyüşe geçti. İki yürüyüş kolu jandarmanın baskısı sonucu geri gönderilirken, Îdir tarafından araçlarla gelen Başko, Zibinî, Zixçî, Bacalı ve Dilxêrî köylülerinden oluşan 3 bini aşkın kişi ise ilçe girişinde polislerce durduruldu ve araçlardan indirildi. Sessiz bir şekilde yürüyüşe geçen yaşlı, genç, çocuk binlerce kişi, birkaç dakika yürüdükten sonra kayalıkların arkasına mevzilenmiş Türk devlet güçleri tarafından ağır silahlarla yaylım ateşine tutuldu. Resmi rakamlara göre; saldırıda 6'sı çocuk 17 kişi katledildi, 63 kişi ise yaralandı. Katledilenlerin; Gülcan Çağdavul (8), Selvi Çağdavul (14), Yeter Kerenciler (13), Necla Geçener (14), Zarife Boylu (15), Erdal Buğan (17), Zeynep Çağdavul (19), Hacer Hacıoğlu (20), Suna Çidemal (21), Fatma Parlak (22), Faruk Aydın (27), Cemil Özvarış (39), Gıyasettin Çalışçı (41), Hasan Çağdavul (43), Süleyman Taş (47), Nurettin Orun (80), Tütiye Talan (66) olduğu belirlendi.
Üç yıl sonra dava
Digor Cumhuriyet Savcılığı, üç yıl süren hazırlık soruşturmasının ardından dosyayı Kars Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Savcılık soruşturmasını tamamlayarak, Kars Emniyet Müdürlüğünde görevli Özel Harekat polisleri Tuncay Yasa, İsmail Yıldız, Mustafa Demir, Yunus Alper, Sezai Özyurt, Atilla Yıldız, Suat Kaymak ve Sıraç Birol hakkında 22 Nisan 1996'da "kasten öldürmek" ve "kasten öldürmeye teşebbüs" suçlarından dava açtı. Sanık polisler savunmalarında önce kitle içinden ateş edildiğini ve kendilerine roket atar fırlatıldığını iddia etti. Olay yerinde yapılan incelemede ortada Özel Harekatçıların kullandığı silahlara ait boş kovanların dışında hiçbir şey bulunmadı. Yıllar süren 40’ı aşkın duruşmanın ardından 24 Şubat 2006’da fail polisler hakkında "meşru müdafaa" iddiasıyla beraat kararı verildi.
AİHM ceza verdi
17 kişinin katledildiği yürüyüşte gösteriye katılanlar hakkında 2911 sayılı "toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasına muhalefet" suçlamasıyla soruşturma açıldı. Bu soruşturma sonunda 160 kişi aleyhine açılan dava ise "şartlı salıverme" yasasıyla af kapsamına girerek ertelendi. Dönemin şartlarına göre iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine dosya, aynı yıl Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşındı. Mart 2007'de Türkiye, “yaşam hakkı ihlali” gerekçesiyle mahkum edildi. Sanık polislerin yeniden yargılanması talebi ise, hiçbir zaman kabul edilmedi.
Yaşananlar unutulmuyor
Aradan geçen yıllara rağmen katliamın failleri hakkında bir işlem yapılmazken, tanıkları ise yaşananları unutmadı. Katliamın yaşandığı dönemde henüz 15 yaşında bir çocuk olan Şewana Memka köyü sakinlerinden Suna Karataş (47) katliam gününe dair tanıklığını, MA'ya anlattı. Karataş, şunları paylaştı: “Köyde yürüyüş olduğunu öğrendik. Annem, iki erkek kardeşimle beraber gitmek istedi ve benim gitmeme izin vermedi. 'Üç çocuktan ikisi gitsin, biri evde kalsın' diyerek beni evde bıraktı. Kardeşimin ismi Ömer'di. Sonra genç kadınların da gelmesi istenince üç kadın otobüse bindik. Norşên köyüne gittik. Dilxêrî ve Nexşan köylerinden gelen kadınlarla halay çektik, ardından yola çıktık. Dîgor'a yaklaştığımızda kırmızı renkli bir araç önümüzü kesti. Araçtaki kişi elinde Kuran’la gelerek, 'Gitmeyin, hepinizi katledecekler' dedi. Daha önceki gün de annem Digor’a alışverişe gittiğinde tepelerin arkasına tankların konuşlandırıldığını gördüğünü söylemişti. Gençler olarak gitmeye kararlıydık. Araçtan indik ve yürümeye başladık. Ellerimizde bayrak ve pankartlar vardı. Dayım da yanımızdaydı. Olayda özel timler tarafından bacağından yaralandı. Şimdi engelli."
Adalet sağlanmadı
Yürüyüş kolunun ön ve orta kısmında peş peşe patlama sesleri duyduklarını söyleyen Suna Karataş, ortalığın bir anda "cehenneme" döndüğünü ifade etti. Suna Karataş, "Herkes bir yerlere kaçıştı. Kalabalıktan, 'bizi öldürüyorlar' çığlıkları yükseldi. Erkekler Mêwrek köyüne doğru koştu, özel timler peşlerinden gitti. Kıyamet yeri gibiydi. Kadınlar, erkekler herkes bir yere kaçışıyordu. Ortalık kan gölüne döndü. Kardeşim Ömer köprünün altına sığınmıştı. Yaralı olan Zahir dayım, yardım etmek isterken özel timler bacağına ateş açtı ve bacağı koptu" diye konuştu.
Acılar halen taze
Tüm o anlara çocuk yaşında şahitlik ettiğini dile getiren Suna Karataş, katliamın ardından tüm ilçede büyük bir yas ilan edildiğini söyledi. Katliamla birlikte "sindirme" politikasının devreye sokulduğunu vurgulayan Suna Karataş, köylerine sürekli olarak baskın yapılmaya başlandığını kaydetti. Suna Karataş, "Köye baskın yaptıklarında bütün Kürtçe kasetleri topluyorlardı. Kadın, çocuk dinlemiyorlardı. Kapılarımızı kırıp, köydeki erkeklere, kadınlar ve çocukların gözleri önünde işkence yapıyorlardı. Katliamdan sonra adalet de sağlanmadı. Kimse yargılanmadı. Herkes buradan göçmek zorunda kaldı. Baskılardan dolayı evini, barkını, hayvanlarını olduğu gibi bırakıp göçtüler. Katliamı yapanlar tutuklanmadı, aksine halk tutuklandı, öldürüldü. Aradan geçen 33 yılda hâlâ acılarımız taze" dedi.
Barış umutlarıyla
Suna Karataş, Rêber Apo'nun başlattığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile birlikte barış umutlarının arttığını belirterek, şunları ekledi: "Biz bu sürecin iyiye gitmesini istiyoruz. Öncelikle cezaevleri boşaltılmalı, tutuklular serbest bırakılmalı. Umarım bu yasa ve süreç hayata geçer; barış sağlanır. Kürtçe resmi dil olsun, okullarda dersler verilsin, çocuklarımız okullarda kendi dillerini öğrensinler, her şeyi bilsinler. Silah bırakanlar geri gelsin, herkes evine dönsün, artık barış sağlansın istiyoruz."QERS