34 yıl sonra her şey bir ilk

Dosya Haberleri —

Çetin Arkaş

Çetin Arkaş

İmralı'da 9 ay 10 gün kalan, tahliyesi tam 8 kez ertelenen, 34 yılını hapiste geçiren Çetin Arkaş ile konuştuk: 

  • "Koma Amed'in konserine gittim. İlk defa böyle bir kalabalık gördüm. İlk defa böyle bir konser gördüm. Halay çekmek içimden gelmedi. Benim için duygusal bir geceydi. Orada çocukların, gençlerin, kadınların Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çekmesi çok güzeldi. Zaten bunun için mücadele ettik. Demek ki bir şeyler başardık. Hiçbir şey boşa gitmedi..."
  • "Bir ağaca dokunmak, 34 sene sonra toprağa basmak, sokak kedisi görmek, 5-6 metre sonra dönmek zorunda kalmadan yürümek, uzaklara, yıldızlara bakmak... Birkaç rengin dışında renk görmek, birkaç sesin dışında ses duymak, birkaç yüzün dışında yüz görmek, birkaç kokunun dışında koku duymak, birkaç tadın dışında tat almak. Her şey bir ilkti..."
  • "Sayın Öcalan'a zaman zaman diğer cezaevlerinden gelen mektupları paylaşırdık. Bazı arkadaşlar şöyle yazardı; 'ne kadar şanslısınız her gün Önderliği görüyorsunuz.' Bunu söylediğimiz zaman tebessüm ederek şunu söyledi; 'O arkadaşa söyleyin etrafına iyi bakarsa o da beni görecektir'. Burada anlam buluşmasına kıymet verdiğini anlatıyordu. Bu çok değerliydi."
  • "Annemle karşılaşmayı çok isterdim. Bazı konularda ondan özür dilemeyi, özeleştirisel bir yaklaşım sergilemeyi ve bazı hususlarda beni affetmesini isterdim. Çünkü klasik bir erkeklik anlayışı malumunuz. 35 sene sonra mücadelenin etkisiyle değişmiş anne-oğul olarak buluşacaktık. İçimde ukde kalan bir şey varsa o da bunun gerçekleşemiyor olmasıdır..."

GÜLCAN DERELİ

 

Tu kulîlka azadî yî

Strana welatê me yî

Hespê şeh î, dibezî

Çîyan û zinaran, bira

Koma Amed

Her şey bir ilk... Ondan mahrum olanlar için... Ağaç, koku, tat, yüz, kalabalık, kedi, renk, ufuk, toprak, sınırsız yürümek... Ona sahip olanlar için bunlar sıradan gündelik yaşamın alışkanlıkları, önemsiz ayrıntıları, manzaraları... Mahrum olanlar içinse her şey... Çetin Arkaş, yaklaşık 34 yıl sonra dışarı çıktığında her şey onun için bir ilkti. Ağaç, koku, tat, yüz, kalabalık, kedi, renk, ufuk, toprak, sınırsız yürümek... Peki ne için vazgeçmişti bundan? Genç bir üniversiteli çocuk, önünde güzel bir hayat manzarası dururken neden ömrünü başka bir şeye adadı? Bunun cevabı kuşkusuz hem bireysel hem de toplumsaldır. Arkaş, kendinden utanmayı, annesinden, dilinden, kimliğinden, halkından utanmayı kabul etmedi. Herkes için bedeli ağır oldu... Yiten canlar, kaybolan yıllar, 34 yıl, mahrum kalınan ağaç, koku, tat, yüz, kalabalık, kedi, renk, ufuk, toprak, sınırsız yürümek oldu...

İnsan kaybetmeden değerini bilmiyor bazen... Yanlış yerde arıyor doğru hayatı. Çünkü tarih kaybedildiği yerde aranmalıdır!..

Arkaş, 34 yıl sonra ayak bastığı dış dünyaya dair izlenimlerini, yitip gidenler ile filizlenenleri, kokuyu, tadı, ufku, halayın hüznünü, kabuk bağlayan yaraları ve içinde ukde kalanları anlattı. 

Tahliyesi 8 kez engellendi

Çetin Arkaş, Amed'in Çınar ilçesinde 1971 yılında dünyaya gelir. Ailesi, Arkaş 2 yaşındayken Çınar'dan Amed merkeze göç eder. İlk, orta ve lise eğitimini burada tamamlar. 1988 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi'ni kazanır ve İstanbul'a gider. Burada mücadele ile tanışır ve böylece hayatının yeni bir evresine girer. 1992 yılının Şubat ayında yakalanır ve Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından müebbet hapis cezasına çarptırılır. Ömrünün yaklaşık 34 yılını cezaevlerinde geçirir. Defalarca sürgün edilir. Birçok cezaevinde kalır. Tam 8 kez tahliyesi engellenir. Aldığı cezanın birkaç yıl fazlasını çeker. 2 Temmuz 2025 tarihinde tahliye olur.

Her şey değişmiş ama...

Peki hapishanelerde geçen yaklaşık 34 yıllık ömürden sonra dışarıdaki yaşamı nasıl kucaklamıştı? Değişen dünya şartları onda nasıl etki bıraktı, bırakıyor? "Teknoloji dışında çok yabancılık hissetmedim" diyor Arkaş. Gördüğü değişimi ise şöyle özetliyor: "Nüfus değişmiş, insanlar değişmiş, politik bilinç değişmiş, çocukların isimleri değişmiş, insanların kendilerine aidiyet bildirimleri değişmiş. Her şey değişmiş yani. Ancak bunları zaten bir biçimde içeriden gözlemleyebiliyorduk, hissedebiliyorduk, takip edebiliyorduk."

Biz mücadele insanıyız

Arkaş, kendini yeni bir evrene ışınlanmış gibi hissetmediğini söylüyor. Ona göre bir mücadele evresinden bir başka mücadele evresine geçmiş. Zemin değişmiş, mücadele baki kalmış...

Arkaş, "Biz bir mücadele insanıyız. Hapishane de zaten bizler açısından bir mücadele zeminiydi. 33 buçuk yıl kaldım. Hiçbir zaman, bir an bile şu kadar hapiste yatacağız, şu kadar çok ömrümüzden gidecek, şu kadar çok sıkıntı yaşayacağız diye düşünmedim. Orası da bir mücadele sahasıdır. Eksiklerimize, yetersizliklerimize rağmen orasını bir mücadele alanı olarak değerlendirmeye çalıştık. Hakkını verdik mi, elimizden geleni yapmaya gayret ettik. Dışarı çıktık, tabi dışarısı da bir mücadele alanı. Bir mücadele alanından başka bir mücadele alanına geçtik. O nedenle çıktıktan sonra da özel olarak bir hafta şuraya gideyim kafamı dinleyeyim, 10 gün bilmem ne yapayım gibi düşünmedim. İlk günden itibaren hatta hemen akşamından diyeyim bir biçimiyle yine mücadelenin çeşitli sahalarının içerisinde elinden geleni yapmaya gayret eder bir halde buldum kendimi" diyor.

Hiçbir şey boşa gitmedi

90'lardan 2025'lere elbette birçok şey değişti. Arkaş, 90'ları anlatırken toprağın altına gömülen Kürtçe kasetleri, gizli gizli söylenen Kürtçe şarkıları, jandarmadan gizli gizli çekilen halayları hatırlıyor. Yıllar sonra karşılaştığı ilginç tesadüflerden biri onun bu hafızasını canlandırıyor. Koma Amed de 30 yıl sonra Amed'de konser veriyor. 30 yıllık tutsak ile 30 yıllık sürgün böylece Amed'de bir konserde buluşuyor. Arkaş'ın en sevdiği şarkılardan biri Koma Amed'in "Tû Kulîlka Azadî yi" şarkısıdır. Konserde canlı canlı dinleme fırsatı bulur. O anda 50 yıllık mücadelenin kısa bir fragmanı gözlerinin önünden geçer. Herkes halay çekerken o biraz hüzünlenir.

O anı Arkaş şöyle anlatıyor: "Koma Amed'in konserine gittim. İlk defa hayatımda böyle bir karabalık gördüm. İlk defa böyle bir konser gördüm. Herkes halay çekiyordu. Ama benim için çok duygusal bir geceydi. Halay çekmek hiç içimden gelmedi. Hiç gülmek, neşelenmek, işte o coşkuyu o şekilde dışa vurmak içimden gelmedi. Belki de ilk kez karşılaştığım içindi. Benim için çok duygusal bir geceydi. Orada çocukların, gençlerin, kadınların Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çekmesi çok güzeldi. Zaten bunun için mücadele ettik. Demek ki bir şeyler başardık. Hiçbir şey boşa gitmedi. O günü yitirdiklerimizin görmesini isterdim..."

Toprağa basmak...

Arkaş, 34 yıl sonra dışarıya ayak bastığında o anda her şeyin bir ilk olduğunu fark ediyor. Arkaş'ın kalbinden o ilkler bir şiir gibi dökülüyor: "Bir ağaca dokunmak, 34 sene sonra toprağa basmak, sokak kedisini görmek, gece gökyüzünde yıldızlara bakmak, 5-6 metre sonra dönmek zorunda kalmadan yürümek, uzaklara bakmak. Birkaç rengin dışında renk görmek, birkaç sesin dışında ses duymak, birkaç yüzün dışında yüz görmek, birkaç kokunun dışında koku duymak, birkaç tadın dışında tat almak. Elinde kelepçe olmadan arabaya binmek, istediğin müziği hemen dinleyebilmek, istediğin anda telefonla birisiyle konuşabilmek ya da yüzünü görebilmek. Her şey bir ilkti yani."

Arkaş bu ilkleri anlatınca basit, sıradan gelse de elimizdeki şeylerin kıymetini bilmediğimiz, onu bir alışkanlığa dönüştürdüğümüz hissine kapılıyorum. Öyle ya hangimiz dışarıda bir ağaca dokunmayı çok önemseriz ki... Oysa mahrum olan için o ağaç yaşam kaynağıdır... 

Böyle Buyurdu Zerdüşt

Hapishanelerde zamanın büyük bölümünü okuyarak geçirir siyasi tutsaklar. Arkaş için de öyle olur. En sevdiği filozofların başında Friedrich Nietzsche gelir. Nietzsche'nin en sevdiği kitabı "Böyle Buyurdu Zerdüşt". Arkaş şu notu ekliyor: "Hemen herkesin okumasını ama böyle derinlemesine okumasını çok isterim."

Amedspor maçına giderim

Sporla da arası iyidir Arkaş'ın, son 8-9 yıl sağlığı zaman zaman el vermese de hapishane sürecinde spor yapmaktan hiç vazgeçmemiş, "Tüm cezaevi yaşamımda sporla aram iyiydi, iyi top oynardım diyebilirim. Futbol, voleybol. Fakat dışarı çıktıktan sonra topla çok fazla aram olmadı. Amedspor'a duygusal olarak bağlılığım var. Bir sefer maçına gittim. Eğer şampiyonluk oynarsa şampiyonluk maçına da gidebilirim" diyor.

Annem içimde bir ukde

Peki acaba özlemini duyduğu, yapmak isteyip de içinde ukde kalan bir şey var mıydı? Bu soruyla sohbetimiz biraz derinleşiyor. Biraz kelimeler boğazda düğümleniyor. O an bir yaraya dokunduğumu anlıyorum. Arkaş'ın ukdesi annesidir...  Arkaş, annesi Bedriye'yi 1994 yılında Bayrampaşa Cezaevi'ndeyken son kez gördüğünü bilmiyordur. Bu görüşmeden bir yıl sonra 1995 yılında Bedriye anne vefat ediyor. Annesinin vefatından sonra babası Arkaş'ı ziyarete gidiyor ve söylemek istiyor ancak yapamıyor. Arkaş bu acı haberi tesadüfen kendisine gönderilen bir mektuptan öğreniyor. Arkaş, "Annemi kaybetmek benim için çok sarsıcıydı" diyor.

Yaşıyor olmasını isterdim

"Annemin yaşıyor olmasını isterdim" diyor Arkaş. Annesinin cenazesine katılma imkanı da bulamayan Arkaş'a sözü bırakıyorum: "Dışarı çıktıktan sonra annemle karşılaşmayı çok isterdim. Onunla geçmişe dair sohbet etmeyi isterdim. Bazı konularda ondan özür dilemeyi, özeleştirisel bir yaklaşım sergilemeyi ve bazı hususlarda beni affetmesini isterdim. Çünkü klasik bir erkeklik anlayışı malumunuz. Biz de o çevrede büyüdük, o zihniyette büyüdük. Belki bazı yönleriyle onu yansıttığımız tutumlar oldu, yaklaşımlar oldu ama mücadeleyle tanıştıktan sonra annemle yeniden tanışmış gibi hissettim kendimi. Dolayısıyla annemi yeni yeni anlamaya başladım. Kadınları biraz anlamaya başladım. Annem o açıdan benim için çok kıymetliydi. Bu değişmiş halimle annemle yüzleşmeyi, karşılaşmayı isterdim. Muhtemelen bir annelik duygusuyla benim özür dileme ihtiyacı duyduğum bazı davranışlara güler geçerdi. Onun değişimini muhtemelen görecektim. O da benim değişimimi görecekti. 34 sene önceki anne-oğul olmayacaktık. 34 sene sonra mücadelenin etkisiyle değişmiş anne-oğul olarak buluşacaktık yeniden. Bunu çok isterdim. İçimde ukde kalan bir şey varsa o da bundan sonra yapamayacağım bir şey annemle buluşmamın gerçekleşmemesi, gerçekleşemiyor olmasıdır."

Hepimizde benzer ruh hali vardı

Kuşkusuz son 50 yıllık mücadele birçok erkeklik tabusunu kırdığı gibi mücadeleye de bu anlamda ivme kazandırdı. Bunun etkisinin cezaevlerinde de kendini gösterdiğini Arkaş'ın anlatımlarından anlıyoruz. Kendisinin hissettiklerinin benzerlerini arkadaşlarında da gördüğünü şu sözlerle anlatıyor Arkaş: "Cezaevinde karşılaştığım erkek arkadaşların neredeyse tamamında benzer bir ruh halini gördüm. Her biri partiyle tanıştıktan sonra kendilerini, anneleriyle yeniden tanışmış gibi hissettiler. Hepsi eğer annelerini kaybetmişlerse anneleriyle yeniden kucaklaşmayı, sohbet etmeyi istiyorlardı. Ama birçoğumuzun annesi, babası, biz hapisteyken yaşamını yitirdi..." 

Talebeler günahtır

Hafızasında annesiyle baş başa yaptığı ilk ciddi sohbeti anlatan Arkaş, "Annem çevresinden benim partiye katıldığımı duymuş. Bir gün beni karşısına aldı. Herhalde anne-oğul o karşılıklı, baş başa böyle bir konuda sohbet ettiğimiz ilk ve tek sohbetti. 'Talebeler günahtır, ellerinde bir şey yoktur. Sadece bir silah var, devletin tankı topu var, her gün talebeleri öldürüyorlar. Gidersen seni öldürürler.' -Bu konuşmayı yapmadan önce yakın zamanda abimi trafik kazasında kaybetmiştik- 'Bana ikinci bir evlat acısını yaşatma' dedi. Birçok anne-oğul sohbetinde benzer şeylere tanıklık ettim. Ama sonradan fark ettim ki annem bana şu kelimeyi hiç kullanmadı. 'Bu devlet size ne yapmış da ona isyan ediyorsunuz.' Annem bana böyle bir şey söylemedi. Sadece diyordu ki, ‘Talebeler günahtır. Devletle baş edemezsiniz.’ O günkü bilinç buydu. O günlerde balkonda bitişik mahallede bir düğün vardı. Kürtçe şarkılar söylenen bir düğün... Anneme söyledim, ne güzel söylüyor değil mi anne? 1991 yılıydı, o gün annem bana 'dağa mı gideceksin oğlum' dedi. Onun psikolojisi annelere böylesi bir şeyi düşündürtüyorsa bu çok çarpıcıydı" diyor.

Yitirdiklerimize borçluyuz

Arkaş anlattıkça alıştığımız şeylerin nasıl zor ve bedel sonucu olduğunu düşünüyorum. Bir dil, bir kimlik, bir varoluş, xebûn için kaç yaşam, kaç ömür gitti? Binlerce yaşam, milyonlarca ömür... Elbette karşılıklı...

Arkaş biraz gözleri dolarak son sözlerini söylüyor: "Bugünkü gibi değildi her şey. İnsanlar Kürtlükten kaçıyordu, korkuyordu, en ağırı utanıyordu. Korkuyu yaratan şeyi ortadan kaldırırsan, insanlar onu yaşar. İnsanların kendi benliğinden utanır hale getirilmesi kadar büyük bir saldırı yoktur. İnsanlar kendinden utanır hale getirilirlerse, kendinden kaçarlar. İnsanların kendinde bu duyguları aşabilmesi için kendisinin saygın, sevilebilir bir gerçekliğe ulaştığını görmesi, yaşaması, hissetmesi gerekir. Bu 40-50 yıllık mücadele bize bunu yaşattı. Şimdi herkes onurla, gururla kendi Kürtlüklerine sahip çıkıyor. Böylesi bir gerçeklik var. Bunca mücadele, bunca bedel pahasına bu halk bugün yaşayabiliyor. Onun için bunu en başta bu uğurda yaşamını yitiren arkadaşlara borçluyuz. Onları da bu vesileyle anmayı bir borç bilirim. Çok yakından tanıdığım ev arkadaşlarım, üniversite arkadaşlarım..."

 

***

İmralı'da 9 ay 10 gün

En ağır tecrit koşullarına rağmen İmralı Adası'nda olmayı hayal eden binlerce tutsağın hayalini yaşama fırsatı bulur Arkaş. 2015 yılındaki Çözüm Süreci'nin bir parçası olarak İmralı Adası'na götürülür. Burada Sayın Abdullah Öcalan'ın sekretaryası görevinde yer alır ve 9 ay 10 gün orada kalır. Bu süre bana bir bebeğin dünyaya geliş sürecini anımsatıyor. Çünkü 9 ay 10 gün bir bebeğin anne karnında geçirdiği süre ve bir insan olarak tüm gelişimi tamamladığı süreçtir. Arkaş da tam olarak bu süreyi tamamlar İmralı'da...

Arkaş, İmralı sürecini şu sözlerle özetliyor: "Sayın Öcalan her bir ilişkiye -yüz yüze olsun, yazışma boyutuyla olsun, sözlü iletişim boyutuyla olsun- anlam yükleyen bir insandır. Yani amaç odaklı yaşar. Mesela kendisiyle zaman zaman diğer cezaevlerinden gelen mektupları paylaşırdık. Bazı arkadaşlar şöyle yazardı; 'Ne kadar şanslısınız her gün Önderliği görüyorsunuz.' Bunu kendisine ifade ettiğimiz zaman tebessüm ederek şunu söyledi: 'O arkadaşa yanıt yazarken söyleyin etrafına iyi bakarsa o da beni görecektir.’ Burada fiziki buluşmadan öte anlam buluşmasına kıymet verdiğini gösteriyordu, anlatıyordu. Bu çok değerliydi. Hayatımın en anlamlı süreçlerini orada geçirdim diyebilirim. Tabi hemen hemen Önderlikle geçirilen her an anlatılmaya değer anlardır. Daha fazlasını daha başka zeminlerde mutlaka yazacağız, çizeceğiz, konuşacağız, anlatacağız."

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2025 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.