Irak'ta devlet içindeki milis yapıları yeniden gündemde ve bu grupların siyasete etkisi tartışılmaya devam ediyor

  • Irak'ta bir grubun resmi güvenlik sistemine dahil olması, devlet emirlerine uyacağı anlamına gelmiyor. Bürokrasi, parlamento ve siyasette güçlü bağları olan bu yapılar karşısında Başbakan, Başkomutan olsa bile ciddi bir siyasi baskıyla karşı karşıya. Ülkede komuta meselesi, askeri olmaktan ziyade siyasi bir mücadele alanı.
  • Irak’ta hava saldırıları öncesi milislerin meşruiyeti sorgulanırken, bombalar düştükten sonra tartışma 'egemenlik ihlaline' kayıyor. Dış müdahaleler ve zedelenen ulusal onur, devlet kontrolü dışındaki bu gruplara yeni bir siyasi avantaj ve güç sağlıyor.
  • ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Irak’taki 12 yıllık DAİŞ karşıtı askeri misyonu sona ererken; Zeydi, tam egemenlik için ülkedeki tüm silahların kanuna uygun olarak yalnızca devlet kontrolünde toplanması gerektiğini belirtse de buna yönelik itirazlar da gelişiyor.

BAHAR AVJÎN

Amerika Birleşik Devletleri, temmuz sonunda yaptığı operasyonların İran bağlantılı silahlı gruplara yönelik olduğunu savunurken; Irak’taki Haşdi Şabi güçleri, resmi güvenlik yapılarının hedef alındığını belirtti. Ortaya çıkan tablo, iki iddianın aynı anda doğru olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor.

ABD merkezli düşünce kuruluşu Foreign Policy in Focus için konuyu kaleme alan Ameer Al-Auqaili’ye göre asıl sorun, bu grupların hem devletin bir parçası olması hem de zaman zaman devlet kontrolünün dışında hareket edebilmesi. Al-Auqaili, kaleme aldığı makalede konunun şu boyutlarını ön plana çıkarıyor:

Saldırıların hedefi kimdi?

28 Temmuz’da ABD ve Suudi savaş uçakları Irak’ın doğusundaki çeşitli noktaları vurdu. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), hedeflerin İran Devrim Muhafızları tarafından yönlendirildiği belirtilen ve son 72 saat içinde gerçekleştirilen 30’dan fazla insansız hava aracı saldırısıyla bağlantılı lojistik ve silah tesisleri olduğunu açıkladı. Suudi Arabistan ise Irak’tan fırlatılan insansız hava araçlarının ülkenin doğusundaki petrol tesislerini hedef aldığını bildirdi.

İran saldırıları yönlendirdiği iddiasını reddederken, İran yanlısı Iraklı silahlı grupların oluşturduğu “Irak İslami Direnişi” adlı yapı da saldırıların sorumluluğunu kabul etmedi. Grup, Yemen’deki Husilerin olası rolüne işaret etti. Ancak ne ABD ne de Suudi Arabistan, saldırıları gerçekleştiren gruplara ilişkin kamuoyuyla açık bir kanıt paylaşmadı.

Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) ise saldırılarda kendi üslerinden bazılarının hedef alındığını, en az 20 üyesinin öldüğünü ve 32 kişinin yaralandığını açıkladı. Irak Başbakanı Ali el-Zaidi, Suudi Arabistan’ın suçlamalarıyla ilgili soruşturma talimatı verdi. Irak ordusu da ülke topraklarının komşu ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasını engelleyeceğini duyurdu. Ancak soruşturmanın asıl göstereceği nokta daha temel bir soruya dayanıyor: Bağdat bu silahlı grupları gerçekten kendi komutası altındaki güçler olarak mı kontrol ediyor, yoksa bunlar devlet içinde yer alan ancak emirlerine direnebilen siyasi-askeri aktörler mi?

Devletin içinde ve dışında bir güç

Irak, bu soruya yıllardır net bir yanıt veremiyor. Ülke, silahlı grupları devlet yapısına dahil etti, kamu bütçesinden maaş bağladı ve onlara yasal statü verdi. Ancak bu yapıların bir bölümü kendi komutanlarını, siyasi ittifaklarını ve bölgesel bağlantılarını korumaya devam etti. Bu model, Irak’ın 2014 yılında DAİŞ’in saldırıları karşısında ayakta kalmasına yardımcı oldu. Ancak aynı zamanda devlet ile milis yapıları arasındaki sınırı belirsizleştirdi.

Haşdi Şabi, Irak ordusunun 2014’te Musul’un düşmesinin ardından DAİŞ karşısında ağır kayıplar vermesi üzerine hızla büyüdü. Şii dini lider Ayetullah Ali es-Sistani’nin ülkeyi savunma çağrısıyla binlerce gönüllü silahlı mücadeleye katıldı. Daha önce var olan silahlı örgütler de bu süreçte Haşdi Şabi çatısı altında birleşti. Bu güçler DAİŞ’in ilerleyişinin durdurulmasında ve örgütün Irak’taki toprak hakimiyetinin sona erdirilmesinde önemli rol oynadı.

2016 yılında Irak Parlamentosu, 40 sayılı yasayla Haşdi Şabi’yi Irak silahlı kuvvetlerinin bir parçası olarak tanıdı ve başkomutan sıfatıyla başbakana bağladı. Ancak yasal statü, bu geniş koalisyon içindeki farklı komuta zincirlerini, siyasi bağlantıları ve dış ilişkileri ortadan kaldırmadı. Haşdi Şabi hiçbir zaman tek bir milis gücü olmadı. Bünyesindeki gruplar liderlik, ideoloji, yerel taban, dini bağlantılar ve İran’la ilişkiler bakımından birbirinden ayrılıyor.

Asıl egemenlik sorunu, resmi statüye ve kamu kaynaklarına sahip olduğu halde askeri kararlarını merkezi hükümetten bağımsız biçimde alabilen gruplarda ortaya çıkıyor.

Hukuki statü itaat anlamına gelmiyor

Irak, bu sorunun sonuçlarını daha önce de yaşadı. 2025 yılının Temmuz ayında Kataib Hizbullah bağlantılı savaşçılarla Bağdat’taki federal polis arasında çıkan çatışmada üç kişi hayatını kaybetti. Hükümet soruşturması, bazı birliklerin resmi komuta zincirinin dışında hareket ettiğini ortaya koydu. Başbakan bazı tugay komutanlarını görevden aldı ve olaylara karışanları yargıya sevk etti.

Bu olay, temel bir gerçeği gösterdi: Bir grubun güvenlik sisteminin parçası olarak tanınması, otomatik olarak devlet emirlerine uyacağı anlamına gelmiyor. Sorun yalnızca silah gücüyle sınırlı değil. Bu grupların parlamentoda müttefikleri, bürokraside etkileri ve siyasi koruma sağlayan bağlantıları bulunuyor. Dolayısıyla başbakan, anayasal olarak silahlı kuvvetlerin başkomutanı olsa bile, kendisine karşı siyasi baskı oluşturabilecek güçlü aktörlerle karşı karşıya kalabiliyor. Irak’ta komuta meselesi yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi bir mücadele alanı.

Yabancı saldırılar milisleri güçlendirebilir

Irak’ta hava saldırılarından önce tartışma genellikle içeride başlıyor: Bir saldırıya kim izin verdi? Ülke neden misilleme riskiyle karşı karşıya bırakıldı? Ancak bombalar düştükten sonra tartışma dış müdahaleye, ihlal edilen egemenliğe ve ulusal onura kayıyor.

Bu durum, devlet kontrolü dışında hareket etmekle suçlanan gruplara yeni bir siyasi avantaj sağlayabiliyor. Söz konusu gruplar kendilerini Irak’ı savunan güçler olarak sunabiliyor ve silahsızlanma çağrılarına karşı “ülkeyi savunmasız bırakma” suçlamasını yöneltebiliyor.

Hava saldırıları silah depolarını veya fırlatma noktalarını yok edebilir. Ancak Irak içinde gücü kimin kontrol ettiği sorununu çözmez. Aksine bazı durumlarda hedef alınan grupların siyasi desteğini artırabilir. Irak böylece iki yönden baskı altında kalıyor: Bir yandan ülke topraklarından gerçekleştirilen saldırılar komşu ülkelere Irak hükümetinin kontrol kapasitesinin sınırlı olduğunu gösteriyor. Diğer yandan yabancı misillemeler, Iraklılara kendi devletlerinin onları koruyamadığı mesajını veriyor.

Irak egemenliğinin gerçek testi

Başbakan Ali el-Zaidi hükümeti, devlet kontrolü dışındaki silahlı grupların silahsızlandırılması için 30 Eylül tarihini hedef olarak belirledi. Ancak bu tarih, Irak egemenliği açısından önemli bir sınav olacak.

Bazı silahların teslim edilmesi tek başına yeterli olmayacak. Gerçek entegrasyon; komutanların, silah depolarının, operasyon kararlarının ve güç kullanımının tamamen devlet kontrolüne girmesi anlamına geliyor. Haşdi Şabi’nin IŞİD’e karşı oynadığı rolü veya Irak güvenliğine katkısını yok saymak gerekmiyor. Ancak devlet maaşı alan, devlet tesislerini kullanan ve resmi korumadan yararlanan her silahlı yapının savaş kararlarını da devlete bırakması gerekiyor.

Aksi durumda bu gruplar hukuken devletin içinde görünse bile fiilen devletin dışında hareket eden güçler olmaya devam edecek.

Sorun bir dron saldırısından daha büyük

Washington’ın da Irak’taki siyasi gerçekliği hesaba katması gerekiyor. Bombardımanlar silahları yok edebilir ve operasyonları kısa vadede engelleyebilir. Ancak Irak güvenlik sisteminin içine yerleşmiş silahlı gruplar sorununu çözmez. Hatta resmi güvenlik yapılarının hedef alınması, yıllardır süren belirsizliği daha da güçlendirebilir: Bu gruplar saldırı olduğunda devletin korumasından yararlanıyor, kendilerine yönelik müdahalelerde ise devlet içindeki konumlarına dayanıyor.

Son saldırıların ortaya koyduğu temel soru, dron saldırılarının kim tarafından yapıldığıyla sınırlı değil. Asıl mesele, Irak’ta savaş ve barış kararını kimin verdiği. Bağdat egemenliğini, yabancı uçaklar ülke topraklarını terk ettikten sonra yapılan açıklamalarla değil; hiçbir silahlı grubun hükümet onayı olmadan Irak topraklarını kullanarak saldırı düzenleyemediği bir düzen kurarak kanıtlayebilir.

Bu gerçekleşene kadar Irak’ın en güçlü silahlı grupları sistemin kendilerine sağladığı avantajı korumaya devam edecek: Bombalar düştüğünde devlet onları koruyacak, ancak yeni krizler yaratmalarını her zaman engelleyemeyecek.

Koalisyon çekiliyor, milisler silahsızlanmaya itiraz ediyor

Ameer Al-Auqaili’nin yazısında dikkat çektiği konunun yanı sıra yakın zamanda, ABD ve uluslararası koalisyon güçlerinin DAİŞ’e karşı mücadele kapsamında 12 yıldır Irak’ta sürdürdüğü askeri misyonun sonuna gelindiği açıklandı. Irak Başbakanı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Ali Zeydi ile ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Charles Brad Cooper'ın 12 Ağustos 2026'da gerçekleştirdikleri görüşmede, koalisyonun askeri misyonunun 30 Eylül'de sona erdirilmesine ilişkin anlaşmanın “tam ve nihai” olduğu belirtildi.

ABD, Mart 2003’te Irak’tan gerçekleştirdiği kapsamlı işgalden sonra Aralık 2011’de ülkeden çekilmiş olsa da, DAİŞ’in 2014’te Irak ve Suriye’de etkili olmasıyla birlikte ülkeye geri dönmüştü. 12 yıl aradan sonra güçler çekilirken, Bağdat yönetimi ABD ile ilişkilerin tamamen sona ermesi yerine; iki ülkenin egemenliğine ve ortak çıkarlarına karşılıklı saygı temelinde ekonomik, kalkınma ve sivil güvenlik alanlarında sürdürülmesi konusunda mutabık kaldı.

Başbakan Ali Zeydi, 1 Ekim itibarıyla Irak'ta yabancı askeri varlığın kalmayacağını ve ülkenin kendi güvenlik ile askeri kapasitesini geliştirmeye devam edeceğini belirtti. Devlet otoritesinin güçlendirilmesi ve ülkedeki tüm silahların devlet kontrolünde toplanmasının önemine dikkat çeken Zeydi, “silahların kanuna uygun olarak yalnızca devlet kontrolünde bulundurulmasının” egemenliği pekiştireceğini vurguladı. Bunun, ülkenin yeni bir kalkınma dönemine geçmesinin de temel koşullarından biri olduğunu ifade etse de, bu hedefin hayata geçirilmesi Bağdat yönetimi için kritik bir sınav niteliği taşıyor.

‘Teslim edecek silahımız yok’

“Irak İslami Direnişi” (El Mukavemet'ül İslamiye fil Irak) şemsiyesi altında bulunan bazı grupların silah bırakma konusundaki itirazları tırmandı. Zeydi ve Cooper’ın görüştüğü 12 Ağustos günü, Ashab-ı Kehf grubu yayımladığı bildiriyle Bağdat yönetimine sert mesajlar gönderdi. Grup, ABD askerlerinin Irak’tan tamamen çekilmesinden önce silah bırakmayacaklarını açıklayarak gerilimin tırmanabileceğine işaret etti.

Ashab-ı Kehf grubu, kendilerine yönelik saldırılara rağmen güçlerini koruduklarını belirterek şu ifadeleri kullandı: “Bizim size teslim edecek hiçbir silahımız yok. Ancak yakıp yıkacak, yerle bir edecek silahımız var.”

Irak içindeki ve çevresindeki gelişmeler, Haşdi Şabi’nin çoklu yapısı ve İran’ın etkisi düşünüldüğünde, bu silahlı grubunkine benzer çıkışların yaşanması muhtemeldir. Bu durum, koalisyon güçlerinin çekilmesinin ardından Irak’ta devlet dışı silahlı yapıların geleceğine ilişkin tartışmaların daha da sertleşebileceğini gösteriyor. Halihazırda devlet içinde örgütlü olan bu grupların tasfiyesi ve resmi güvenlik kurumlarına entegrasyonunun nasıl olacağı tartışılmaya devam edecek.