Aile kutsanırken kadın silikleşiyor
Kadın Haberleri —

Kadın eylemleri
- Hükümetin ‘aileyi koruma’ adı altında kadın varlığını yok saydığını belirten Kadın Zamanı Derneği Başkanı Dilek Başalan, ”Ailenin korunması ve güçlendirilmesine yönelik politikalar kadınlar üzerinde yalnızca ekonomik ve sosyal değil, derin ve görünmez bir şiddet de yaratıyor” dedi.
MIHEME PORGEBOL
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2024-2028 yıllarını kapsayan “Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı” çerçevesinde yayımlanan 2025 yılı İzleme Raporu hükümetin kadını özne olmaktan çıkaran ve aile yapısı içinde görünmezleştiren yaklaşımının açık yansıması. Raporda kadınlar birey olarak değil, aile içindeki rolleri üzerinden tanımlanırken; kadınların özgürlükleri ve öznellikleri geri plana itiliyor. Raporu değerlendiren Kadın Zamanı Derneği Başkanı Dilek Başalan, belgenin devletin aile politikalarına yönelik yoğunlaşmasını açık biçimde ortaya koyduğunu belirterek: “Rapor, devletin birçok sebepten dolayı ailenin güçlendirilmesi meselesinin hem zihinsel dönüşümünü hem de politik ve toplumsal sistemini yaratmak için büyük bir yoğunlaşma içinde olduğunu gösteriyor. Belgeye ve stratejik plana bakıldığında, ‘aileyi koruma’ adı altında kadın varlığını ailenin içinde hiçleştirme ekseninin merkeze alındığını çok net görüyoruz. Belirlenen stratejik planla ailenin güçlendirilmesi, kadınların güçlenmesiyle değil; ailenin mevcut yapısının muhafazası, korunması ve çoğu yerde kutsanmasıyla eş anlamlı hale getiriliyor. Hükümet, ‘Aile Yılı’ ilanıyla sistematikleşen şiddeti ve kadın cinayetlerini ele almak yerine; kadın tanımını yalnızca aile kavramı içinde anne, eş ve ebeveyn olarak kurmaya çalışıyor. Bu tanımların sınırları ise erkek ve devlet tarafından çiziliyor” dedi.
Devletin makbul kadını
Dilek Başalan, raporda kadınların birey olarak değil, ailenin ve devletin sürdürülebilirliği için işlevsel aktörler olarak konumlandırıldığını vurgulayarak, “kadının güçlenmesi” ifadesinin oldukça sınırlı yer tuttuğuna dikkat çekti. Bu yaklaşımın patriyarkal kadın tanımını esas aldığını belirten Dilek Başalan, özgür kadın kimliğinin aile içinde görünmez kılındığı bir toplumsal düzenin inşa edilmek istendiğini söyledi. “Devletin bu belge ve stratejik planla ‘aile’ gerçekliği üzerine yoğunlaştığı görülüyor” diyen Dilek Başalan, şu ifadeleri kullandı: “Bu yoğunlaşmanın en önemli boyutu, devletin kadını erkek ve devlet yararına göre tanımlama hakkını kendinde görmesidir. Belgede çeşitli kadın tanımlamalarıyla kadınlar arasında bilinçli bir ayrışma yaratılmaya çalışılıyor. Özellikle ‘makbul kadın’ ve ‘sorunlu kadın’ ayrımı üzerinden, aileye ve devlete faydalı görülen makbul kadın ile bu değerlere zarar verdiği iddia edilen sorunlu kadın profilleri çiziliyor. Makbul kadın; evliliğini sürdüren, anneliği merkeze alan kadın olarak tanımlanırken; evlenmemiş, çocuk doğurmak istemeyen, anne olmayı reddeden ve ataerkil normları kabul etmeyen kadınlar sorunlu olarak kodlanıyor. Belgede yer alan tanımlamalar ve hedeflerle toplumun bilinçaltına çeşitli kodlar işlenmesi ve bunların kabul edilmesi amaçlanıyor.”
Devletin ailesini korumak ‘vatani görev’
Dilek Başalan, devletin bu stratejik planı oluştururken sosyal ve kültürel olarak inşa ettiği olguların incelenmesi gerektiğini belirterek, özellikle ulus-devlet ve milliyetçiliğin belirleyici rolüne dikkat çekti. Devletin, ailenin korunması söylemiyle ulus-devlet ve milliyetçilik odaklı bir toplumsal yapı kurmaya çalıştığını ifade eden Dilek Başalan, bu yapı içinde kendi “makbullerini” yarattığını söyledi. Ailenin korunması stratejisiyle yetiştirilen çocukların belirli ideolojik kodlarla büyütüldüğünü vurgulayan Devletin, ailenin korunması söylemiyle ulus-devlet ve milliyetçilik odaklı bir toplumsal yapı kurmaya çalıştığını ifade eden Dilek Başalan, bu yapı içinde kendi “makbullerini” yarattığını söyledi. Dilek Başalan, kız çocukların evlilik hayali kurmaya yönlendirildiğini söylerken erkek çocukların ise önce iyi asker, ardından iyi koca ve baba olmaya koşullandırıldığını dile getirdi. Bu yaklaşımın aileyi korumayı topluma bir “vatani görev” olarak sunduğunu belirten Başalan, “Aile ne kadar korunur, ne kadar çok çocuk doğar ve bu çocuklar ne kadar milliyetçi ve ümmetçi kodlarla yetiştirilirse, vatani görev de o kadar iyi yerine getirilmiş sayılıyor” dedi.
Tüm bakanlıklar el ele
Dilek Başalan ayrıca, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın ulus-devlet zihniyetiyle şekillendirilmiş vatandaş profillerinin ideolojik kodlarını ürettiğini; Sağlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere diğer bakanlıkların ise bu kodların topluma hızla yerleşmesi için stratejik planlar geliştirdiğini ifade etti. Eğitim Bakanlığı’nın toplumsal cinsiyet eşitliği kavramlarını müfredattan çıkarmasını ve bu kavramları kullanan öğretmenlere idari cezalar verildiğini hatırlatan Dilek Başalan, “Bu uygulamalar yayımlanan belgeyle birebir örtüşüyor” dedi. Sağlık Bakanlığı’nın kadın bedeni, doğum biçimleri ve kürtaj konusundaki açıklamalarının da aynı politik hattın parçası olduğunu vurguladı. Bu politikalarla birlikte “makbul kadın”, “makbul aile” ve “makbul vatandaş” tanımlarının sistematik biçimde üretildiğini söyleyen Dilek Başalan, ulus-devletin aile içinde kadın ve erkeği yeniden konumlandırarak cinsiyetlendirdiğini ve aileyi devletin sürdürülebilirliğini sağlayacak çekirdek yapı olarak kontrol altında tutmaya çalıştığını ifade etti. Bu süreçte, millete ve devlete faydalı aile modeli ile çocuk doğuran kadınlık ve hegemonik erkeklik rollerinin tanımlandığını ve bu rollerin eylem planlarıyla topluma benimsetilmeye çalışıldığını söyledi.
Magazinleştirilen şiddet
Raporda yer alan “Aileyi tehdit eden şiddet, zararlı akımlar ve alışkanlıklarla mücadelenin güçlendirilmesi” hedefini de eleştiren Dilek Başalan, bu başlığın kadına yönelik şiddeti kapsam dışı bıraktığını belirtti. Şiddetin, kadınların yaşam hakkı ve bedensel bütünlüğü temelinde değil; aile bütünlüğünü bozan bir unsur olarak ele alındığını ifade eden Dilek Başalan, bu yaklaşımın şiddeti önlemek yerine normalleştirdiğini söyledi. Medya ve popüler kültürün de bu politikaları yeniden ürettiğini belirten Dilek Başalan, gündüz kuşağı programlarında ve dizilerde şiddetin magazinleştirildiğini, aile içi istismar ve şiddetin sıradanlaştırıldığını dile getirdi. “Bir tecavüz ya da cinayet failinin canlı yayına çıkabilmesi bile bu normalleşmenin göstergesi” dedi.
Kadının yaşamı değil ‘ailenin düzeni’ önemli
Dilek Başalan’a göre mevcut politikalar, kadına yönelik şiddeti fail ve erkeklik sorunu olarak değil, düzenin bir parçası olarak ele alıyor. Şiddet faili erkeklere yönelik destek programları gündeme gelirken kadınların yaşam güvenliği, ekonomik bağımsızlığı ve barınma hakkı ikinci plana itiliyor. Şiddetin çoğu zaman “aile düzenini tehdit eden bir unsur” olarak tanımlandığını söyleyen Dilek Başalan, bu yaklaşımın şiddetin kökenini ve meşrulaştırılma biçimini koruduğunu vurguladı. “Belgede ele alınan şiddet, kadının irade sahibi ve özgür bir birey olduğu gerçeği temelinde değil; aile kurumunun devamlılığı perspektifinde değerlendiriliyor” diyen Başalan, bu anlayışın şiddeti engellemediğini, aksine güçlendirdiğini ve kurumsallaştırdığını ifade etti.
* * *
Derin ve görünmez bir şiddet
Kadın cinayetlerine ilişkin verilere de değinen Başalan, Jinnews’in ve benzeri kurumların çetelesine göre kadınların en çok aile içinde katledildiğini hatırlattı. “Balkondan düştü ya da intihar etti denilen birçok ölümün arkasında erkek şiddeti var” diyen Dilek Başalan, Türkiye’de böylesi sert bir gerçeklik varken hazırlanacak her türlü belgenin kadın hareketinin yıllara dayanan deneyiminden beslenmesi gerektiğini söyledi. Dilek Başalan son olarak: “Ailenin korunması ve güçlendirilmesine yönelik politikalar kadınlar üzerinde yalnızca ekonomik ve sosyal değil, derin ve görünmez bir şiddet de yaratıyor. Sürekli sorumluluk yüklenen, makbul kadınlık kalıpları içinde tanımlanan ve aile bütünlüğü adına sessiz kalması beklenen kadınlar suçluluk, yetersizlik ve yalnızlık duygularıyla baş başa bırakılıyor. Kadınları özne ve irade sahibi bireyler olarak görmeyen hiçbir aile politikası gerçek anlamda toplumsal iyilik hali üretemez. Kadın mücadelesinin bize bıraktığı mirasla, tüm kadınların kendini gerçekleştirdiği ve özgürleştiği bir dünya için söz kurmaktan, sokakta olmaktan ve politika yapmaktan vazgeçmeyeceğiz.”













