Anlatıda çoksesli üslup: Bir Başkadır örneği

Kültür/Sanat Haberleri —

25 Mayıs 2021 Salı - 13:53

  • Mesela neden yemek üzerine düşünürken birden evdeki camı, hemen ardından kargolanmayı bekleyen ürünleri ve sonra piyango biletini düşündünüz? Yıllar boyunca zihnimize akın eden sayısız düşünce zincirini kim oraya yönlendiriyor?

 

BİLGE AKSU

 

Düşünün ki bir akşam üzeri, İstiklal Caddesinde tek başınıza dalgın dalgın yürüyorsunuz. Aklınızda birazdan ne yiyeceğiniz, sabah evden çıkarken camı açık bırakıp bırakmadığınız, üç gün önce sipariş ettiğiniz ürünlerin ne zaman kargolanacağı, yılbaşında aldığınız piyango biletinin sonuçlarına hala bakmadığınız falan var. Birbiri ardına eklenen bu düşünsel zincirde bilinçli olarak seçtiğiniz bir yönelim var mı? Mesela neden yemek üzerine düşünürken birden evdeki camı, hemen ardından kargolanmayı bekleyen ürünleri ve sonra piyango biletini düşündünüz? Yıllar boyunca zihnimize akın eden sayısız düşünce zincirini kim oraya yönlendiriyor?

 

İnsanların bilişsel süreçlerini iyiden iyiye inceleyebilen birçok disiplin var günümüzde. Bilişsel psikoloji sayesinde rüyaları, duyguları, refleksleri, karar alma mekanizmalarını ve daha birçok şeyi somutlaştırarak açığa çıkarabiliyoruz. Beyin faaliyetlerini çeşitli teknolojik yöntemlerle öğrenmeye başlamış olsak da bu hususta alınacak epey yol olduğu kesin. Özellikle zihin dediğimiz soyut yapının, insanın bilinç düzeyinde ya da bilinçdışında nasıl bir yol izleyerek yaşantımızı düzenlediği halen epey karanlık. Bu yüzden, farklı alanlardan birçok bilim insanı geçmişte ve günümüzde bu konu üzerinde kafa yordu ve yormaya devam ediyor.

 

Rus kuramcı Mihail Bahtin çokseslilik olarak bilinen kuramında bu meseleye kafa yoranlardan biriydi. Bundan yüz yıl önce, özellikle Dostoyevski’nin eserleri üzerinden hareket ederek ayrıntılandırdığı kuramında kısaca, insanların kişilik yapısını oluşturan etmenlerden biri olarak, yaşadıkları toplumun dinamiklerine bakmamız gerektiğini söylüyordu. Bunu edebi eserlerde nasıl aramamız gerektiğini ise “Dostoyevski’nin Poetikasının Sorunları” adlı eserinde detaylı şekilde anlatmıştı. Ona göre herhangi bir birey, toplumda üst üste binmiş sayısız sesin/düşüncenin etkisiyle hareket ediyor ve aldığı kararlarda maruz kaldığı bu kakafoninin etkisinden kolayca çıkamıyordu. Suç ve Ceza’daki Raskolnikov, cinayet suçlusu olduğunu kendi iç sesinden değil, dışarıdakilerin seslerinden duyup kabullenmek zorundaydı. Her bireyin kendine özgü sandığı o ‘biricik’ düşünceleri aslında toplumun üstünde konumlanan bir bulut kümesi misali birbirine karışmış halde oradan oraya hareket ediyor ve sayısız fısıltıyla insanları etkisi altına alıyordu. Fakat burada olan şey, göklerden gelen ilahi bir ses değil, bizzat toplumdaki bireylerin kendilerinin oluşturduğu ve yukarıya yükseldikten sonra yine kendilerine dönen bir sesler topluluğuydu. Bahtin buna çokseslilik, diğer adıyla, diyaloji demişti.

 

Edebi eserlerin bir kısmında bu diyalojinin aynen korunduğunu fark etmişizdir. Örneğin Ayfer Tunç, “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi” adlı romanında, Osmanlı’dan günümüze kadar uzanan bir zaman tüneli yaratarak, bütün coğrafyanın birbiri üstüne binen seslerini, akıl hastanesinde yaşayan bazı deliler ve onların geçmişindeki bazı insanlar yoluyla bize aktarmıştı. Türkiye gibi çok kültürlü ve geçmişten günümüze sayısız katliamın, sürgünün, soykırımın, pogromun yaşandığı acılarla dolu bir yerde üst üste binmiş seslerin oluşturduğu kakafoniyi anlatmak için seçilebilecek en iyi yol, bir akıl hastanesindeki karmaşayı betimlemekti hiç şüphesiz ve o da bunu yaptı. Yerlerinden edilen Ermeni bir ailenin acısıyla, sınır ticareti yapan bir Kürt’ün yaşadıkları uzay zamanda öylece kaybolup gitmedi. Gökyüzümüzde kümelenen bir buluta dönüştü bütün bu deneyimler ve orada yaşanan her türlü travmanın acısını ve pişmanlığını, bugün kendi halimizde yaşayıp giden bizler de duyumsadık mecburen. Kişiliğimizi, kimliğimizi, düşünce biçimimizi oluşturan sayısız farklı olay, sayısız farklı söylem, sayısız farklı tarihsel figür aramızda fısıltılarla dolaşıp bize sayısız etkide bulundu kısaca.

 

Bahtin’in çokseslilik kuramını birçok edebi eserde görebildiğimiz gibi sinema alanında da görebiliyoruz. Bunlar arasında aklıma ilk gelen, geçtiğimiz sonbahar yayınlandıktan sonra günlerce konuşulan Bir Başkadır dizisi. Hatta tam olarak bu yüzden uzun bir süre konuşuldu, yazıldı, çizildi, eleştirildi, beğenildi ya da yerildi. Dizi üzerine konuşan birçok kişi karakterlerin temsilleri üzerinde durdu, toplumun hangi katmanlarından geldiklerini ve neden bir araya getirildiklerini sorguladı. Benim buna cevabım, dediğim gibi, Berkun Oya’nın yaratmak istediği çoksesli evrene uygun olmalarıydı.

 

Dizi hem bir psikoloji teması taşıyarak zihnimizi şekillendiren düşünce yapılarının üzerimizdeki etkisine odaklanıyordu hem de farklı sınıfları ve alt kültürleri kaynaştırıp sosyolojik bir okumaya imkan veriyordu. Baş karakter Meryem’in geldiği çevre alt sınıfa mensup muhafazakar bir aileyken, terapisti Peri orta-üst sınıf mensubu bir ailenin eğitimli tek çocuğuydu. Meryem’in sıradan ortamı Peri için tetikleyici unsurlar taşıyor, muhafazakar aile yapısını ve onların karar alırken dinledikleri hocaefendinin varlığını anlamakta zorlanıyordu. Meryem ve ailesinin düşünsel yapısını ‘seslendiren’ hocaefendi her ne kadar, toplumumuzdaki dindar muhafazakar ortalamaya göre epey açık görüşlü olsa bile, tam bir cumhuriyet kızı olan Peri için bunun bir önemi yoktu elbette. Çünkü süpervizyon seanslarında Gülbin’e belirttiği üzere, onun da düşünsel yapısını ‘seslendiren’ kaskatı seküler bir anne figürü vardı geride. Televizyon izlerken bir kanalda başörtülü birini gördüğünde söylenmeden edemeyen bu anne figürü Peri’yi öylesine etki altına almıştı ki, arkadaşı Gülbin’in de _______son derece doğal olarak onun gibi düşündüğünü varsaymasına yol açıyordu. Bu noktada çarpışan karakterler aslında karşılıklı oturan Meryem ve Peri değil, onları ‘seslendiren’ hocaefendi ile Peri’nin annesiydi. Fakat bu sesler gökyüzünde dolaşan bir fısıltılar bulutu olduğundan, birbirleriyle karşılaşmaları ya da gerçek bir dünya düzleminde çarpışmalarına gerek yoktu.

 

Peri’nin süpervizör arkadaşı Gülbin de bir başka fısıltı ormanının etkisi altından gelip karşımıza çıkıyordu. Fakat onun ormanı diğerlerine göre biraz daha ‘vahşi’ ve karanlıktı. Kendi çekirdek ailesinin içinde dahi ayrışmış farklı ses yığınlarının arasında ezilen bir karakterdi Gülbin. Muhafazakar ve agresif ablası bir yanda, mağdur ve munis ebeveynleri diğer yanda onu ha bire çekiştiriyor, kendi fısıltı ormanlarına dahil etmek için çaba sarf ediyorlardı. Gülbin ise Kürt kimliğini bir kenara bırakmadan, fakat diğer seslerin etkisinde de kalmadan yeni bir kimlik yaratmanın peşindeydi. Bu çekişmeli ortamdan kendini atmak istediği ilk yerde duran Sinan’ı tam olarak ‘sessizliği’ sebebiyle eleştiriyor, fakat yine de ondan kopmayı başaramıyordu. Karanlık bir ormandan çıkan Gülbin, belirgin bir sesi sahiplenmeyi reddeden Sinan karakterinde hem huzur buluyor hem de onun sessizliğinden tedirgin oluyordu. Sinan ise hiçbir sesi sahiplenmeyerek oluşturduğu sıradışı kişiliğiyle mutlu ve mutsuz bir yaşam sürüyor, toplumun en alt katmanından gelen Meryem’in yaptığı börekleri, en üst katmanını temsil eden Melisa’ya ikram ediyordu. Dizide Melisa da Sinan gibi belirgin bir ‘sese’ sahip değildi fakat aynı gün aynı saatte hem Meryem’in hem de Peri’nin annesinin beğenisi kazanabilen bir dizi oyuncusuydu. Dolayısıyla bir asansör misali, tüm katmanlara inip çıkabilen bu kadının Sinan’ın yanına uğramaması da kaçınılmaz hale geliyordu. Meryem ve Peri’nin annesi, birbirlerinden çok uzak halde televizyonda onu izlerken Melisa Sinan’ın yanında, öylesine bir ilişki yaşayıp rahatlamaya çalışıyordu.

 

Bahtin’e göre diyalojinin ortaya çıkması için en uygun yöntem, hiciv yöntemi. Rabelais’ye ve Menippeos Yergisi’ne atıfla başladığı bu çözümlemelerde Bahtin, toplumsal temsil içeren rollerin bizi çoksesliliğe götüreceğini ama bunun yine de yeterli olmayacağını söylüyor. Birincil şartı, yazarın ya da anlatıcının aradan çekilmesi ve bizi karakterlerle başbaşa bırakması. Dostoyevski’de sık sık gördüğümüz toplu sahneleri buna örnek gösteriyor ve karakterlerin kendi seslerini kendilerinin duyurabilmesinin bunu sağladığını belirtiyor. Örneğin Raskolnikov’un meyhanede bir sürü insanla bir araya gelmesi bunu ortaya çıkarmak için kurgulanmış. Yine örneğin, İngiliz yazarların sık tercih ettiği yemek masası etrafındaki sohbetler, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki gibi bir kıraathane, Benim Adım Kırmızı’daki gibi bir meddah ortamı da buna uygun düşen temsiller olabilir. Bazen de mekanın kurgusallığı öne çıkarılarak yapılabilir bu. Mesela İhsan Oktay’ın Amat’ındaki gemi ve Tolga Karaçelik’in Sarmaşık filmindeki gemi gibi. Bunlarda da mekanın temsil ettiği toplum, karakterlerin temsil ettiği farklı seslerle dolu bir fısıltılar ormanından başka bir şey değil esasında. Bir Başkadır’a geri dönersek, belirgin karakterlerin temsilleriyle bu kez, bir mekan kurgusundan çok en doğal halleriyle görüntülediğimiz karakterlerin gündelik pratiklerinde karşılaşıyoruz. Yine de belirli sahnelerdeki karşılaşmalarda bu seslerin çarpışmasını ve birbirlerinden ayrıştıkları noktaları gözlemleyebiliyoruz. Gülbin ve Peri, Sinan ve Meryem, Yasin ve Hayrunnisa ne zaman bir araya gelseler aynı işlevi görüyorlar. Televizyon ise ortak bir meclisin modern hali gibi. Melisa’yı aynı anda izleyen farklı seslere sahip kişiler, o esnada bir yerde buluşan farklı düşünce yapılarının çatışmasını da izletiyor aynı zamanda.

 

Bütün bunlara ek olarak, Berkun Oya’nın “Bir Başkadır” ismiyle referans verdiği şarkının ya da jeneriklerde tercih ettiği Ferdi Özbeğen şarkılarının ve Erkin Koray’ın “Şaşkın” şarkısına Ömer Faruk Tekbilek’in yaptığı modern cover çalışmasının taşıdığı metinlerarası anlamları da unutmamak gerek. Çünkü çoksesli bir söylem kurmanın en iyi yollarından biri şüphesiz ki önceki metinlere referans vererek farklı düşünceleri, farklı sesleri çarpıştırmak ve aradan çekilmektir Bahtin’e göre. Bu örnekte de söz konusu şarkıların taşıdığı arka planda yeterli toplumsal temsilin bulunduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır.

 

İstiklal’de yürürken birbiri ardına eklenen düşünceler nereden geliyor diye sormuştum. Tahmininiz var mı bilmem ama ben bizzat deneyimlediğim bu olayda, Taksim Meydanından caddeye girerken gördüğüm restoranı, karşımdan gelen bir adamın tekinsiz duruşunu, elinde bir kitabevinin çantasıyla hızlı hızlı yürüyen genç kadını ve sesleri birbirini bastıramayan piyango bileti satıcılarını arka arkaya gördüğümü hatırlıyorum. Akşam yemeğini, evde açık kalabilecek camı, sipariş ettiğim kitapların kargosunu ve yılbaşı piyango biletini arka arkaya bu şekilde düşünmüş ve o esnada farkına vardığımda bu durumdan büyülenmiştim. Bahtin sağolsun, kaderciliğe bulaşmadan da açıklanabiliyormuş bazı şeyler. Bundan sonra belki siz de duyduğunuz sesleri, gördüğünüz mekanları, aldığınız kokuları, hissettiğiniz duyumları biraz daha anlamlı hale getirebilir ve üstümüzde dolaşan fısıltı bulutunun farkına varıp ondan nem kapmamanın yollarını araştırabilirsiniz.

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.