• Aşık Veysel "Cumhuriyet Destanı" şiirini kaleme almıştır. Bu bir şeydir. Şiirin bu gün yeniden dolaşıma sokulmuş olması bir başka şeydir. Metinlerin sabit anlamları yoktur. Hem şiirin üretildiği tarihsel bağlam hem de yeniden dolaşıma sokulmasının bağlamı, iktidarın izlediği Kürt siyaseti için toplumsal rıza üretme ihtiyacı kapsamında ele alınmalıdır.
  • Sarık, sadece bireysel bir kıyafet değildir; Kürt dini-toplumsal önderliğinin ve kolektif hafızanın sembolüdür. "Değirmi" sözcüğü bu manevi ağırlığı boşaltıyor. Yalnızca Şêx Said'in şahsı eleştirilmiyor, temsil ettiği tarihsel- ontolojik konum küçültülüyor. Bu nedenle bu ifade bir "alay" dan daha fazlasıdır; hegemonik yorum rejiminin bir müdahalesidir.
  • Şairin yaptığı şey, geçmişi anlamsızlığa mahkum ederek, geleceğe açılan pencereyi egemen hakikat rejimi adına sımsıkı kapatmaktır. Nitekim şair tam da kapattığı kapının önünde durur, elindeki sopayı kaldırır. "Aklı başında olan düşünür bunu" der. Mesaj nettir: Öngörülenin dışında bir varoluş talep etmenin sonu, varlık değildir; hiçliktir.

 

MUHUTTİN ALTUN

"Şeyh Sait de yüzünü tuttu isyana

Milletini hor baktırdı vatana

Fakir fukarayı boyadı kana

Öyle şeyhler çoktur külhanımızdan

Çağırdım Şeyh Sait sağır mı diye

Başında sarığı değirmi diye

Tarttılar şeyhleri ağır mı diye

 Haberin doğrulttun urganımızdan

Şeriatı düşündüler şerciler

Bir takı millete fesat verdiler

Her biri bir yerde hep geberdiler

Onlar kurtulmadı toplarımızdan

Aklı başında olan düşünür bunu..."

Aşık Veysel'in Şêx Said için yazdığı bu şiir, şairin "Cumhuriyet Destanı" adlı uzun şiirinin bir bölümüdür. Şiirin Şêx Said hakkında olan bölümü son yıllarda özellikle sosyal medya mecralarında yeniden dolaşıma sokuldu. Şiirin yeniden dolaşıma sokulmuş olması, geçmişin yad edilmesinden daha fazlasını ifade etmektedir. Maksat, egemen hakikat rejimini tahkim etmek için şairi ve şiiri araçsallaştırmak gibi görünmektedir. Kürt meselesinin güvenlikçi söylemler içerisine hapsedildiği dönemlerde mevcut siyasal tercihleri meşrulaştırmak, çözüm kavramının tartışıldığı momentlerde ise milliyetçi refleksleri diri tutmak için geçmişe bu şekilde müracaat edildiğini gözlemliyoruz. Geçmişin bu biçimde araçsallaştırılması iktidarın yanında konumlanma anlamında belirli bir "özne konumuna çağrı" olabilir.

Aşık Veysel bu şiiri kaleme almıştır. Bu bir şeydir. Şiirin bu gün yeniden dolaşıma sokulmuş olması bir başka şeydir. Metinlerin sabit anlamları yoktur. Değişkenlik metinlerin tarihselliğinin bir boyutudur. Bu çerçevede konunun en azından iki katmanı vardır. Ricoeur'ün dediği gibi her tarihsel okuma yeni bir anlam ufku üretir. Hem şiirin üretildiği tarihsel bağlam hem de yeniden dolaşıma sokulmasının bağlamı, iktidarın izlediği Kürt siyaseti için toplumsal rıza üretme ihtiyacı kapsamında ele alınmalıdır. Bu anlam ufkunun mahiyeti, mevcut varlık hiyerarşisini yeniden üretmektir. Bu ufku kıracak ve varlığın hiyerarşice edilmediği yeni ufkun imkanlarını gösterecek şekilde bir söz kurmak ve eşitlikçi, özgürlükçü özne konumuna çağırmak tarihsel bir gerekliliktir. Şiirin yeniden dolaşıma sokulmuş olması bu manada bir söz kurma olanağı olarak görülebilir.

Hegemonik yorum

Aşık Veysel'in şiirini bu çerçevede mütalaa edebiliriz. Şiirde geçen bazı kelimelerin anlamına bakarak başlayalım.

Şair'in, "Böyle şeyhler çoktur külhanımızdan" dizesinde kullandığı "külhan" kelimesinin sözlük anlamı; "hamamı ısıtan ocak", " ateş yakılan yer", "yakılıp tüketilen alan"dır. Külhan, aynı zamanda "külhanbeyi" çağrışımıyla "kaba", "alt", "değersiz" görülen bir insani varoluş düzeyini ima eder. Dolayısıyla "külhan" sözcüğü sözlük anlamının yanı sıra, çağrışım alanıyla beraber okunmalıdır. Düz anlamıyla ele alındığında dize, "Bizim nizamımızdan/ocağımızdan böyle şeyhler çok çıktı" manasında okunabilir. Ama şiirin içinde ifade, daha şiddet yüklü bir anlama bürünüyor. Bir değersizleştirme aracına dönüşüyor. İfadeye bakılırsa, Şêx Said ve benzeri figürler manevi/ahlaki önderler olarak değil, "yakılıp tüketilecek", "ateşe atılacak" hakim nizam için zararlı unsurlar olarak konumlandırılıyorlar. "Külhan" imgesi okuyucuda açıkça araçsallaştırılmış ve yakıtlaştırılmış bir varlık hissi uyandırıyor.

Şiirde geçen ikinci vurucu kelime "Başında sarığı değirmi diye" dizesinde geçen "değirmi" kelimesidir. Anadolu ağızlarında "değirmi, değirmiçe" sözcüğü genellikle "yuvarlak, daire biçimli, eni boyu eşit kumaş", "basit başörtüsü, yemeni" anlamlarında kullanılıyor. Veysel, "değirmi" diyerek, tarihsel olarak ilim, manevi otorite, dini itibar, toplumsal temsil ima eden "sarık" sembolünü sıradanlaştırıyor. Sarık, artık hakiki bir otorite göstergesi değil, öylesine başa dolanmış bir bez parçası derekesine indirgeniyor. Sembolik statü üzerinden iş gören bir küçük düşürücü söylem ile karşı karşıyayız. Bir kişi değil bir temsil rejimi hedef alınıp, değersizleştiriliyor dizede. Çünkü sarık, sadece bireysel bir kıyafet değildir; tarihsel bir otorite biçiminin, Kürt dini-toplumsal önderliğinin, medrese ve tasavvuf geleneğinin ve kolektif hafızanın sembolüdür. "Değirmi" sözcüğü bu manevi ağırlığı boşaltıyor. Yalnızca Şêx Said'in şahsı eleştirilmiyor, temsil ettiği tarihsel- ontolojik konum küçültülüyor. Bu nedenle bu ifade bir "alay" dan daha fazlasıdır; hegemonik yorum rejiminin bir müdahalesidir.

Yüklenmekten daha fazlasıdır

Üzerinde durulması gereken kelimelerden birisi de, "Tarttılar şeyhleri ağır mı diye" dizesinde geçen "tartmak" fiilidir. Şêx Said "külhandan" biri olunca, başındaki sarık "değirmi" ye dönüşür. Sarık değirmiye dönüşünce Şeyhin manevi ağırlığı yok olur. Manevi ağırlığı ortadan kalkınca tartılabilir bir nesne, bir kütle haline gelir. Artık "ağır mı diye" tartmak meşru bir eylem haline gelir. Tartmak burada idam fiilinin şiirsel ifadesidir. İdam estetize edilmiştir. Urgan, Şeyhin bir manevi otoritesinin olmadığını açığa çıkaran bir doğrulama aletidir. Urgan, Şeyhin manevi bir ağırlığının olmadığını göstermiştir, eğer şeyhin bir ağırlığı olsa idi urgan onu taşımaz ve kopardı. Şair, bu dizelerle, sembolik küçültme ile fiziksel şiddet (idam) arasında bir süreklilik kuruyor. İş gören mantık açıkça şudur: önce öznenin sembolik meşruiyetin iptal et, ardından cezalandırmayı normalize et.

Şiirin ontolojik hiyerarşisini kuran bu kelimeleri, şiirin genel bir analizini yapabilmek maksadıyla inceledik. Veysel' in bu şiirde yaptığı şey, isyan ve bastırma sürecinin bütün vebalini (Faki fukarayı boyadı kana diyerek) Şêx Said'e yüklemekten daha fazlasıdır. Şêx Said'i varlık hiyerarşisinin alt düzeyine yerleştirir. Daha net bir ifade kullanmak gerekirse, Şêx Said'i insanlıktan çıkarır. Yani Şêx Said sadece otoritesizleştirilmemiştir, aynı zamanda insanlığın dışına çıkarılmıştır.

Bu gerçeği "Her biri bir yerde geberdiler" dizesinde geçen "geberdiler" ifadesinden çıkarsıyoruz. İnsanlar "ölürler". Ölüm toplumsal hafızada anlamlı bir insan halidir. Yaşayanları hayatın anlamını düşünmeye sevk eder. Yaşayanlarda helallik, helalleşme ihtiyacını ortaya çıkarır. Ölümün bu manası "hakka yürümek", " hakkın rahmetine kavuşmak", "rahmet etmek", " don değiştirmek", gibi estetize edilmiş ifadelerde görülür. İnsanlar "Allah rahmet eylesin" der, rızalık verirler. Aşık Veysel, Şêx Said'in ölümünün bu anlam dünyasıyla ilişkilendirilmesine razı olmaz. Onun ölümüne yük hayvanlarının ölüm biçimi olan "geberme"yi münasip görür.

Şair, Kürt figürlerini dışlar

Şêx Said ve onun gibi insanlar varlıktan bu şekilde dışlanınca, en kötü muameleye bile müstahak olurlar. Ne varlıklarının ne de ölümlerinin bir anlamı vardır. Onlar birer hiçtirler. Bu hiçliği ortaya çıkaran ise "urganımız" ve " toplarımız" dır. Şair böylece isyanı bastırma pratiğini meşrulaştırmakla kalmaz, aynı zamanda bastırmada kullanılan araçları da (urgan, top)  "Cumhuriyet Destanı"nın figürleri olarak kutsar ve estetize eder.

Demek ki şiirin dünyasında meydana gelen şey, öznenin sembolik meşruiyetinin çözülmesi ve cezalandırılmanın normalleştirilmesinden daha fazlasıdır. Şairin şiirde yaptığı, hegemonik rızanın kültürel düzlemde yeniden üretilmesinden de fazlasıdır. Burada yapılan şey, Kürt tarihsel hafızasının taşıyıcı bir figürünü varlıktan dışlayarak, anlam alanından düşürme, hiçliğe ve manasızlığa mahkum etme gayretidir.

Şairin yaptığı şey, geçmişi anlamsızlığa mahkum ederek, geleceğe açılan pencereyi egemen hakikat rejimi adına sımsıkı kapatmaktır. Nitekim şair tam da kapattığı kapının önünde durur, elindeki sopayı kaldırır. "Aklı başında olan düşünür bunu" der. Mesaj nettir: Öngörülenin dışında bir varoluş talep etmenin sonu, varlık değildir; hiçliktir.

Burada sormamız gereken soru şudur: Nasıl oluyor da "Aynı vardan var olmuşuz", "Aynı varlık her bedende", "Topraktandır cümle beden", "Topraktan olduk kardaşık..." diyen Aşık Veysel, Şêx Said şiirinde böylesine tezat bir pozisyona düştü? "Beni hor görme kardaşım" diyen şair, nasıl oldu da böyle aşağılayıcı, böyle hiçleştirici bir dile müracaat edebildi? Veysel' in şiirindeki bu gerilim nasıl açıklanmalı?

Hegemonik proje taşıyıcıları

Aşık Veysel'in şiirini olası bir manipülasyon ile açıklamak, konuyu fazlasıyla basite indirgemek anlamına gelir gibi görünmektedir. Veysel'in duruşunu menfaat karşılığında muktedire yanaşmaya indirgemek de tatminkar bir açıklama olmayacaktır. Zira Aşık Veysel, şiirin bel kemiğini oluşturan ve yukarıda özetlediğimiz ontolojik arka planı benimsemiş ve özümsemiş görünmektedir. Veysel, tam olarak genç cumhuriyetin resmi söyleminde tarif edilen özne konumuna yerleşerek konuşur. Bu bir ideolojik tercihtir. Veysel, rejimin doğru kabul ettiklerini doğru kabul ederek, rejimin yanlış saydıklarını yanlış kabul ederek, resmi söylemi şiirsel zeminde yeniden üretir.

Bu gerçeği gören bir yerden daha tatminkar bir açıklama aramak gerekir. Şairin, şiirde açığa çıkan ideolojik konumunu yapısal bağlama oturtan bir açıklama tatminkâr olabilir. Yapısal bağlamdan kastedilen, Veysel'in şairliğinin içinde vücut bulduğu ozanlık geleneğidir.

Modern ulus-devlet, sadece zor yoluyla değil, kültürel rıza üretimiyle de iş görür. Halk şiiri ve ozanlık geleneği, bu rıza üretim mekanizmasının dışında değildir. Ozanlık geleneğini romantize ederek "halkın saf sesi" saymak isabetli bir yaklaşım olmayacaktır. Ozanlık, "halkın sesi" olmanın yanı sıra,  kimi zaman egemen hakikat rejiminin ve hegemonik projelerin taşıyıcısı haline gelebilir.

Veysel'in şiiri bu bağlamda okunmalıdır. Veysel, bir estetik üreticisi olduğu kadar belirli bir toplumsal- siyasal blokun anlam dünyasını kuran bir aktör olarak rol oynamıştır. Şiirde kullanılan dil, egemen hakikat rejiminin kurduğu ontolojik ayrımın şiirsel ifadesidir. Veysel' in evrenselciliği, burada seçici bir insanlık anlayışına dönüşür. Çünkü Kürt varlığı sadece siyasal olarak inkar edilmemiş, ontolojik dışlamaya maruz kalmıştır. Kürt, siyasal özne olarak yok sayılmış, anlam dünyasında ise marjinalleştirilmiştir.

Aşık Veysel'in şiirinde müşahede ettiğimiz de budur. Veysel, şiir aracılığıyla, belirli bir "özne konumuna çağırır" ve bu da onu rejimin "organik" bir aydınına dönüştürür. Veysel'in şiirini yeniden dolaşıma sokanlar, okuyucuyu yine aynı özne konumuna çağırıyorlar, bu da Veysel'in organik aydın konumunu yeniden üretilmesidir.

Burada niyetlerden ziyade işlevi konu edindiğimiz takdir edilecektir.

Ontolojik dışlamaya karşı sergilenecek duruş ise, hafızayı yeniden yorumlayarak anlamı ve varoluşu geri çağırmaktır. Bu da bir zihniyet ve vicdan devrimi meselesidir.