Avrupa kimliği içeriden düşmanların saldırısı altında

Forum Haberleri —

13 Temmuz 2021 Salı - 10:01

  • Şimdi, komünizmin çöküşünden sonra, Hıristiyan-muhafazakâr hükümet, günümüzün Batı Avrupası’nın temsil ettiği Batılı, çok kültürlü, tüketimci, liberal demokrasiyi esas düşmanı olarak gösteriyor ve son yirmi yılın “çalkantılı” liberal demokrasisinin yerini alacak yeni ve daha organik bir toplulukçu düzen çağrısında bulunuyor.

 

Slavoj ZİZEK 

(Çeviren: S. Erdem Türközü)

24 Ekim 2017'de haberlere, Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ın Orta ve Doğu Avrupa'yı (CEE) “göçmensiz bölge” olarak adlandırdığı yansıdı. Bu iddiayı, 23 Ekim 1956'da başlayan Macar Devrimi'nin yıldönümü kutlamalarında dile getirmişti.

Orban'a göre Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri akıntıya karşı yüzme konusunda başarılı olmuş ve Avrupa Kıtası’nda göçmenlerden arınmış tek bölge.

Orban, "Lehlerin, Çeklerin, Slovakların, Romenlerin ve Macarların bu süreçte birleşmesi gerektiğini" ileri sürdü. Avrupa'da yaklaşan her seçimin, onun görüşlerini yansıtan sonuçlar vereceğinden emin.

"Güvenli, adil, Hıristiyan ve özgür bir Avrupa istiyoruz" diyen Orban, "göçmen istilasının" arkasındakilerin entrikalarından söz ederken Yıldız Savaşları’na [Star Wars] gönderme yaptı: "Karanlık tarafın gücünü asla küçümsememeliyiz. Yapıları sağlam değil ama geniş ağlara sahipler."

Orban'ın "göçmensiz bölgeleri" ile "Yahudisiz bölgeler" oluşturmaya çabalayan eski Naziler arasındaki herhangi bir ilişki, elbette, tamamen rastlantıdan ibaret.

Antisemitik imgelemde, "Yahudi," ipleri gizlice elinde tutan görünmez efendidir, bu yüzden Müslüman göçmenler bugünün Yahudileri değildir - görünmez olmak bir yana, hepsi göze batar vaziyette aşırı görünürdür. Toplumlarımızla bütünleşmemiş oldukları aşikar ve hiç kimse ipleri gizlice ellerinde tuttuklarını iddia etmiyor -Onların “Avrupa'yı işgalinde” gizli bir komplo görüyorlarsa, o zaman bunun arkasında Yahudiler olmalıdır.

Slovenya'nın önde gelen haftalık sağcı gazetelerinden birinde yakın zamanda çıkan bir metinde durum böyleydi: "George Soros, zenci ve semitik orduların işgalinden ve dolayısıyla AB'nin alacakaranlığından sorumlu, zamanımızın en ahlaksız ve tehlikeli insanlarından biridir. (…) O, Batı Uygarlığı’nın, ulus-devletin ve beyaz, Avrupalı insanın ölümcül bir düşmanıdır.” Amacı “ibneler, feministler, Müslümanlar ve çalışmaktan nefret eden kültürel Marksistler gibi sosyal marjinallerden oluşan bir gökkuşağı koalisyonu inşa etmektir” ve bu koalisyon daha sonra “ulus-devletin yapısökümünü gerçekleştirecek ve AB'yi çokkültürlü bir Avrupa Birleşik Devletleri distopyasına dönüştürecektir.”

Bu iğrenç fantezi, antisemitizm ile İslamofobiyi bir araya getiriyor ve bizi “Siyonist antisemitizm” paradoksuyla karşı karşıya getiriyor. Norveçli göçmen karşıtı, kitlesel katliamcı Anders Breivik'i hatırlayın: Yahudi karşıtıydı ama İsrail yanlısıydı; çünkü İsrail Devleti Müslüman yayılmasına karşı ilk savunma hattı ona göre. O kadar ki, Kudüs Tapınağı'nın yeniden inşasını görmek istiyor.

Ona göre, çok sayıda olmadıkları sürece Yahudiler iyidir –ya da “manifesto”sunda yazdığı gibi: “(Birleşik Krallık ve Fransa hariç) Batı Avrupa'da Yahudi sorunu yoktur. Batı Avrupa'da sadece bir milyon Yahudi var, oysa bu bir milyonun 800.000'i Fransa ve Birleşik Krallık'ta yaşıyor.”

"Öte yandan, altı milyondan fazla Yahudi’yle (Avrupa'dan yüzde 600 daha fazla) ABD'nin aslında önemli bir Yahudi sorunu var."

Breivik böylece bir Siyonist antisemitizm nihai paradoksunu idrak ediyor -ve bu tuhaf duruşun izlerine, ABD alternatif sağından Orban'ın kendisine kadar, beklendiğinden daha sık rastlıyoruz.

Bir konuşmada Soros'a da saldırdıktan kısa bir süre sonra, Orban, Netanyahu tarafından ziyaret edildi ve kısa sürede ortak bir dil buldular: İsrail'i destekliyorsanız Soros'a saldırmak sorun değildi. Netanyahu'nun Siyonist antisemitlerle yaptığı anlaşma, kariyerinin en düşük ve en üzücü anlarından biridir.

Trump’ın ilk yurtdışı seyahatinin Türkiye, Suudi Arabistan ve İsrail’e olması kayda değerdir –bunu el-Sissi’yi Beyaz Saray’daki muzafferane kabulüyle bir araya getirirsek yeni bir Ortadoğu “şer ekseni”nin ABD’nin tam desteğiyle nasıl biçimlendiğini görebiliriz: Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail, Mısır.

Katar'a yönelik son acımasız baskı, bu eksenin ilk büyük eylemiydi (muhtemelen El Cezire'nin Arap Baharı'ndaki olumlu rolü için bir cezalandırma). Ve benzer şekilde, Orban'ın sıraladığı ve mültecileri kabul etmeye direnen ülkeler grubu yeni bir “şer ekseni” oluşturuyor: Hırvatistan, Slovenya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Baltık ülkeleri –ve artık Avusturya bile eklenebilir bu listeye.

Burada en endişe verici nokta, Avrupa'nın bu eksende net bir tavır alma (ya üye devletlerin mülteciler konusunda kendi siyasetlerini benimsemelerine izin vermek ya da ortak kuralları çiğneyenlere karşı etkili önlemler almak) konusundaki isteksizliğidir.

Daha birkaç yıl önce parya muamelesi gören Orban, şimdi sadece hoşgörülmekle kalmıyor, giderek daha fazla örnek alınıyor. Bu da Avrupa için çok tehlikeli bir işarettir.

Orban'ın Macar Devrimi'nin yıldönümü kutlamalarında yaptığı konuşma, istenmeyen ironilerle yankılanıyor. 1956 ayaklanmasının acıklı anlarından biri, Sovyet ordusu isyancılara yaklaştığı sırada meydana geldi. İsyancılar, Viyana'ya umutsuz bir mesaj gönderdi: “Burada Batı'yı savunuyoruz.”

Şimdi, komünizmin çöküşünden sonra, Hıristiyan-muhafazakâr hükümet, günümüzün Batı Avrupası’nın temsil ettiği Batılı, çok kültürlü, tüketimci, liberal demokrasiyi esas düşmanı olarak gösteriyor ve son yirmi yılın “çalkantılı” liberal demokrasisinin yerini alacak yeni ve daha organik bir toplulukçu düzen çağrısında bulunuyor.

Orban, “Asya değerlerine sahip kapitalizme” sempati duyduğunu zaten ifade etmişti; bu nedenle Avrupa'nın Orban üzerindeki baskısı devam ederse, onu Doğu'ya “Burada Asya'yı savunuyoruz!” mesajını gönderirken kolayca hayal edebiliriz.

Bu çatışmada tehlikede olan şey, Avrupa kimliğinin iki karşıt yüzü olan, Avrupa'nın ruhundan başka bir şey değildir. Bir yanda, evrensel özgürlük ve özgürleşmenin Aydınlanma mirasıdır; diğer yanda ise, tikelciliğin, kişinin kimliğini korumasının siyasetidir.

Aydınlanma mirasına sadık kalırsak, Avrupa'ya yönelik gerçek tehdidin, kesinlikle yabancı düşmanlığı ve korku yayan “savunucuları” olduğu sonucuna varmak zorundayız.

Avrupa iktidar merkezlerinin iktisadi ve siyasi tavizleri, bu korku tellallarına alan açtı –popülistler, Avrupa neoliberal teknokrasisinin açtığı boşluğu dolduruyor; öyle ki Avrupa'yı dış ve özellikle iç düşmanlarından ancak yeni bir solcu bakış açısı kurtarabilir.

T. S. Eliot, Kültürün Tanımına Yönelik Notlar'da, [Notes Towards a Definition of Culture] tek seçimin sapkınlıkla inançsızlık arasında olduğu, bir dini canlı tutmanın tek yolunun ana gövdeden mezhepsel bir ayrılmayı gerçekleştirmek olduğu, uğraklardan söz eder. Avrupa fikrini canlı tutmak istiyorsak bugün yapılması gereken budur.

 

Kaynak: https://www.independent.co.uk/voices/antisemitic-zionist-jewish-identity-muslim-islamophobia-immigration-migrants-racism-a8022726.html

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.