Avrupa’daki Kürt kriminalizasyonunda ‘terör’ ve ‘terörist’

6 Eylül 2021 Pazartesi - 05:40

  • Yıllardır Almanya‘da, yasaklar bağlamında, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, avukatlar ve gazetecilerle birlikte gözlemliyoruz: İzni alınan yürüyüşlere katılmak isteyen gençler, ebeveynleri tarafından baskı altına alınıyor. Kürt toplulukları içinde politik etkinliklere katılanları konsolosluklara ve Türk istihbaratına bildirenlerin olduğundan kuşku duyuluyor.

SELİM FERAT

 

”Unutmayın/ her şeyi değiştirin” (Ernst Bloch)

INTRO:

Yukarıdaki başlığın içeriğini birkaç sayfalık bir yazıyla doldurmak gibi bir çabadan feragat ederek başlamak istiyorum. Bundan dolayı ”terör” ve ”terörist” kavramlarına açıklık getirmeden önce, Avrupa’da Kürtlerin kriminalize edilmesi ve hafızalaştırmakla ilgili küçük bir not düşmek istiyorum: Bu kriminalizasyonun tarihçesinde, muhtemelen, Alman Dışişleri Bakanı Dr. Manfret Kanter’in 1993’teki PKK için faaliyette bulunmayı yasaklayan kararı, Batı Avrupa ülkelerinde ve Kürtlerin adli kovuşturmaya en çok uğradığı Almanya’da hukuki zemin oluşturarak etkin bir rol oynadı.
Azadi e.V. (Almanya’daki Kürtler için adli yardım fonu), Ekim 2018’de yayınladığı 130 sayfalık ve ”Trotz Alledem” (Her Şeye Rağmen) başlıklı broşürde, ”PKK’ye yönelik faaliyet yasağının 25 yılı - baskı ve direniş” konularını kronik gelişmeler çerçevesinde ele almış. Alman İçişleri Bakanlığı’nın 2 Mart 2017 ya da 29 Ocak 2018’de yayınladığı genelgede Abdullah Öcalan’ın fotoğrafının bulunduğu 26 bayrak/sancak, yasak kapsamına alınmış. (Trotz Alledem, Azadî E.V., 2018, S. 130) 
Bu devletsel resmi ”yasak”lama, devletler politikası açısından şaşırtıcı değil. Karşı ve umut verici bir çaba olarak 5-7 Haziran 1996’da Bonn’da gerçekleşen ”I. Konferenz für Frieden in Kurdistan in Deutschland” (Kürdistan’da, Almanya’da Barış 1. Konferansı” kapsamında, “Medico International ve Initiative Appel von Hannover” adına konuşan Hans Branscheid’in şu cümleleri, sivil bir karşı koyuş için simgesel: ”Çatışmaya dahil tüm taraflarla diyalogu başlattık; tüm taraflarla, yani bilinçli olarak yasaklı Kürdistan İşçi Partisi’yle de.” (Kurdistan in Frieden, Initiative von Hannover, 1996, S. 5).

GÖRECELİ KAVRAMLAR:

Terör (lat.: ürkü, korku), sosyolojik bir tanıma göre, ”politik davranış olarak tahakküm araçlarının kullanımı; gözdağı vermek veya güvensizlik ve korkuyu tetiklemek veya teşvik etmek amacıyla fiziksel ve psikolojik şiddet ve gaddarlık yöntemleri”nin kullanılması olarak betimleniyor. (Karl Hein Hillmann, Wörterbuch der Soziologie, 2007, S. 89)  
”O dönemde ortaya çıkan IRA ve ETA, her iki etnik grubun kollektif varlığını garanti altına almak amacıyla, resmi yapıların altında ortaya çıkan, alt bir kültürün sadece en militan ifadeleridir.” (Peter Waldmann, 2003, S.110-111).

Kuvvet/şiddet kullanma tekeline sahip olan işgalci devletlere karşı yapılanan örgütlerin şiddet kullanma hakkını ele geçirmelerini, ”silahlı kendi kendine yardım hakkı” (Waldmann, 1998, S. 85) olarak tanımlayan Waldmann’ın bu ”terörizm”i ”güç provokasyonu” olarak betimlediğinin altını çizmek istiyorum. 

Waldmann’ın ”Terörizm, aynı zamanda, yan etki olarak,  Kuzey Amerika İç Savaşı (1861-1865), İspanya İç Savaşında (1936-1939)… olduğu gibi uzlaşmaz bir iç savaşa yol açabilir” (agy. S. 28) belirlemesi, ”terörizm” kavramına toplumsal kolektife dayalı bir anlam da yüklüyor. Waldmann’da terörizm, ”bir iletişim stratejisi” olarak, ”varlığı garanti altına alma” stratejisine uygun bir ayaklanmayı içeriyor. 

Kızılhaç’ın silahlı çatışmalar sözlüğüne göre ayaklanma, ”belirli bir toprağın sakinlerinin büyük bir kısmının, devlet yönetimine karşı silahlanarak yürüttüğü, bazen de uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalara dönüşebilen kolektif şiddet hareketi”dir. (TBB Dergisi 2017)

BM Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun devletlerin ”asi” statüsünü tanıması ile ilgili madde tespiti ise şu: ”Bir isyan hareketinin ya da benzerinin davranışı, daha evvelden mevcut bir devletin ülkesinin bir kısmında ya da bunun idaresi altında olan bir toprakta yeni bir devlet kurmaya ulaşmışsa, uluslararası hukuka göre bu yeni devlet fiili olarak kabul edilir.” (TBB Dergisi 2017)

AYRINTILAR:

Bask Ülkesi (Euskal Herria veya Euskadi), 1979’dan itibaren bir parlamentoya sahip özerk bir topluluktu.

İrlanda, Birleşik Krallık’a bağlı olsa da, 1979’dan itibaren başkenti olan, Avrupa Birliği üyesi bir ülkedir.

Kürdistan (konumuz açısından Kuzey Kürdistan), varlığı inkar edilen, eğitimde dili yasak, varlığı (Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi bazında) sadece ”uşak yönetim” vasıflarına uygun hareket ettiği müddetçe ”kabul” gören bir ülkedir. 

Türkiye, Kürdistan ve Kürtlere dair politikalar konusunda, uluslararası hukuk çerçevesinde yaptırım gücünü kullanan ve NATO üyesi bir ülke olarak Kürdistan’da yaşayan halkların kendi kaderini tayinini engelleme yaptırımını dikte eden yegane güçtür. 

FARKLAR: 

Fiili işgal altında olan Kürdistan’da şimdilere dek varlığını sürdüren etkin partilerin ilki, 1946’da kurulan ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin etkin partilerinden biri olan Kürdistan Demokrat Partisi (PDK), uluslararası hukuk (buna Türkiye de dahil) tarafından kabul görmektedir.  

Kronolojik bağlamda kurulan ikinci etkin parti, 1975 yılında kurulan Kürdistan Yurtseverler Birliği’dir (YNK). Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde ikinci etkin güç olan YNK, Bölgesel Yönetim’e ait bir parti olarak, Özerk Yönetim meşruiyeti çerçevesinde kendisini temsil eden bir partidir. Türkiye açısından o da PDK serumuna takılı kaldığı oranda ”kabul” edilen yedek güçtür.
1978 yılında kurulan Kürdistan İşçi Partisi (PKK), 37 yıl önce (15 Ağustos 1984) başlattığı silahlı mücadeleyle, günümüze değin silahlı ve politik etkinliğini devam ettiren, Avrupa Birliği’nin terör örgütleri listesine alınan ve Almanya’da faaliyetleri yasaklanan partidir. 

Sadece Türkiye tarafından işgal edilen Kuzey Kürdistan’ı ele alırsak, on yıllarca verdiği silahlı ve politik mücadele sonucu 6 milyon seçmenin desteğini alan, ”politik bir topluluğun/ulusun” (Anderson) oluşmasını sağlayan güç olarak PKK’nin Avrupa Birliği tarafından ”terörist” örgütler listesine alınmasını sağlayan mekanizmanın nasıl işlediğini anlamak açısından, AB devletlerinin Türkiye ile ilişkilerinin incelenmesi gerekmektedir.

HAFIZALAMAYA DAİR TARİHİ BİR VAKIA:  

2010 yılında Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’de Federal Savcılık, PKK ve PKK’ye bağlı örgütlenmelerle ilgili soruşturma başlatmıştı. Brüksel Soruşturma Dairesi tarafından hazırlanan iddianame, 2017 yılında, faaliyetlerin ”terör eylemi” olmadığına hükmetmiş ve davanın Ceza Mahkemesi nezdinde görülmesine engel olmuştu. 

Kararın metninde “Silahlı mücadele, terör suçlaması kapsamında değerlendirilemez” gerekçesinin yer alması, Türkiye’nin tepkilerine neden olmuştu. 35 sanık, PKK için faaliyet yürütmekle suçlanmış ve “terör örgütü üyeliği, Belçika ve diğer Batı Avrupa ülkelerinden genç ve çocuk yaştakileri ailelerinden koparıp Belçika, Yunanistan ve Irak’taki kamplarda terör eğitimi vermek, sahte evrak düzenlemek, haraç toplamak, Ortadoğu’da turist kaçırmak, terör propagandası yapmak ve terör örgütünü finanse etmekten” yargılanmak istenmişlerdi. 

Federal Savcılık’ın bu karara itiraz etmesiyle, 2019 yılında,  Brüksel Alt Mahkemesi (Eyalet Temyiz Mahkemesi), PKK üyelerinin bu dava kapsamında terörizmle yargılanamayacaklarına hükmetmişti.

Mahkeme, gerekçesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Kürt Silahlı Kuvvetleri arasındaki çatışmaların o bölgenin yerel sorunu olduğundan yola çıkarak, PKK’nin uluslararası olmayan bir çatışmanın tarafı olduğuna kanaat getirip Belçika mahkemelerinin bu davayı görmeye yetkili olmadığına karar veriyordu. 

Federal Savcılık’ın itirazı üzerine, 2019’da nihai karar verilmiş ve deyim yerindeyse ”PKK terörü”, PKK lehine sonuçlanan davayla ”yasal” zemine oturtulmuş oluyordu. 

Yargı böyle buyurmuştu. Belçika’nın Ankara Büyükelçisi, kararı hiçe sayan bir cümle kurmuştu: ”PKK terör örgütüdür.”

Belçika Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthieu Branders, yargının bağımsız olduğunu beyan ederek karara daha da sert vuracak sözler sarfetmişti: ”Bu noktada Belçika’nın PKK’yi terör örgütü olarak tanıdığı kararı değişmeyecektir.” Nedenini de saklamadan: Sözcü, ”Türkiye ile Belçika’nın önemli ve tarihi bir ortak” olduğunu açıklamıştı.

Adı geçen PKK davası avukatlarından Jan Fermon’un ANF’nin aşağıdaki sorusuna verdiği cevap, AB’nin Türkiye politikası açısından önem arzediyor:

ANF: …Avrupa Birliği’nin ”terörist örgütler” listesinin Türkiye’deki barış önünde bir engel olduğu söylenebilir mi?
Jan Fermon: Barış üzerinde negatif bir etkisinin olduğunu düşünüyorum. Liste, Türk devletini barışa değil, savaşa teşvik ediyor.

(Ara not: Bu ara başlık altındaki alıntı ve bilgilerle ilgili Özgür Politika’nın ilgili yıllara ait sayılarına bakınız.) 

KRİMİNALİZASYONUN TOPLUMSAL ETKİLERİ:

Kürtlerin kriminalizasyona tabi tutulduğu ülkelerin başında, başlangıçta İsveç ön planda rol oynamasına rağmen 90’lı yılların ikinci yarısından sonra Almanya başta olmak üzere  Fransa ve İngiltere hükümetlerinin politikaları etkin rol oynamaya başladı. 

37 yıldır aktif bir şekilde devam eden silahlı ve politik mücadele, sayısı 6 milyonu bulan seçmen tarafından dolaylı olarak desteklendi. Gerilla mücadelesine destek verenler ile HDP’ye oy verenlerin aynı resim karesinde olması, bu dolaylı desteğin gerekçesi olarak betimlenebilir. 6 milyon seçmenin üçte birini ebeveynler olarak değerlendirirseniz, bu bir milyon ebeveyn olarak tahmin edilebilir. Bir milyon anne babanın en azından ortalama 3 çocuk sahibi olduğundan hareket ettiğimizde, 6 milyon seçmene 3 milyonluk bir nüfus ekleyebilirsiniz. Bu da Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de yaşayan Kürtlerin nüfusunun yarısına yakın bir rakama tekabül etmektedir.

Almanya’da yaşayan Kürtleri, bu politikleşen nüfusun Batı Avrupa’daki bileşkelerinden biri olarak tanımlamak mümkün. 90’lı ve 2000’li yıllarda Almanya’daki Newroz kutlamalarına yüz bine yakın bir kitlenin katılması, Almanya’da da Kürt politik  topluluklarının aktif olduğunu gösteriyor.

Böylece Kürdistan’daki politik gelişmeler, dolaysız olarak Almanya’daki toplulukları da etkiliyor. Yürüyüşler düzenleniyor, geceler düzenleniyor.

Yıllardır Almanya‘da, yasaklar bağlamında, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, avukatlar ve gazetecilerle birlikte gözlemliyoruz: İzni alınan yürüyüşlere katılmak isteyen gençler, ebeveynleri tarafından baskı altına alınıyor. İzni alınan bir yürüyüşün de sorunsuz geçmediğine tanık olan ebeveynlerin baskı kullanmalarının nedeni, böylesi bir tedirginlik. 

Kürt toplulukları içinde politik etkinliklere katılanları konsolosluklara ve Türk istihbaratına bildirenlerin olduğundan kuşku duyuluyor. 2021’in Ağustos ayı itibariyle Türkiye’de tutuklu bulunan, çoğunluğu Kürt kökenli 120 Alman vatandaşı bulunmakta. Yasaklar ve kriminalizasyon, politikleşmek üzere adım atacak Kürdistanlıların aktifleşmesine engel oluşturan önemli etmenlerden biri. Kürdistanlılar arasındaki dayanışmanın beklenen düzeyde olmaması, aynı zamanda yasaklar ve kriminalizasyondan kaynaklanıyor. 

Okullarda HDP’yi destekleyen, Kürt olduğunu söyleyen çocuklara, aileleri Türk milliyetçisi/ırkçısı olan öğrenciler tarafından sosyal psikolojik baskılar uygulanıyor. Okullardaki öğretmenler ve sosyal danışmanların bu konuda çaresiz kaldığını gözlemliyoruz. 

Yukarıdaki örnekler, ”terör”, ”terörist” tanımlamalarıyla sinonimleştirilen Kürtlerin günlük yaşamlarını etkileyen nedenlerin sadece bir kesitiyle ilgili gözlemleri içeriyor. Kriminalizasyonun yapısal sosyal ve psikolojik etkilerinin tespiti için geniş çaplı bir toplumsal araştırma gerekli.

SONUÇ:

Türkiye, AB ülkelerinin devleri Almanya, Fransa ve İngiltere’nin ”önemli ve tarihi ortağı” olabilir ancak Kürtlerin  kaderlerini belirlemek için verdiği mücedele, gittikçe yeni dostlar kazanıyor. Devletler ”ortak”, dost; yaşamak için mücadele veren halklar, ilerici devrimci insanlık da öyle.

Biliniyor: ”Kim mücadele ederse, kaybedebilir. Mücadele etmeyenler zaten kaybetmiştir.” (Bertolt Brecht)

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.