Kriminalizasyon yerine diyalog
Dosya Haberleri —

Rolf Gössner
- Kürt meselesinde özgürlük ve insan hakları için yürütülen siyasi faaliyetleri kriminalize etmeye devam etmek yerine, son gelişmeler ışığında, nihayetinde temel bir siyasi değişim gerçekleştirilmeli ve uzun zamandır beklenen açık bir diyalog sürecinin başlaması ve ilerlemesi için her şey yapılmalı.
*Dr. Rolf GÖSSNER - Çeviri: Gözde GÜLER/Yeni Özgür Politika
2025 yılından bu yana Türkiye, tarihi olarak adlandırılabilecek bir barış sürecinin başlangıcında bulunmaktadır. Bu süreç, Türk devleti ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında on yıllardır şiddetli bir çatışmaya neden olan “Kürt sorunu”nun siyasi çözümünü hedeflemektedir. Söz konusu olan, Türkiye’de barışın sağlanması, insan hakları oluşturulması ve ülkenin demokratikleşmesi için en önemli ön koşullardan biri olan bu Türk-Kürt çatışmasının adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasındır. Bir diğer konu ise AB ve Almanya Federal Cumhuriyeti’nin bu süreci destekleyip desteklemeyeceği ve nasıl destekleyeceğidir.
Türk hükümetinden gelen ilk “uzlaşmacı” sinyallerin ardından, PKK’nin kurucusu ve temsilcisi Abdullah Öcalan, Şubat 2025 sonunda “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlıklı bir çağrıyı kendi örgütüne de yöneltti. PKK’nin kendini feshetmesini, silah bırakmasını ve siyasal özgürlük mücadelesini barışçıl yöntemlerle sürdürmesini önerdi. Buna karşılık, İmralı Cezaevi’nde müebbet hapis cezası verilen Öcalan, Türk hükümetinden Kürtlerin sosyal, kültürel ve siyasal olarak örgütlenip gelişebilecekleri demokratik bir alanın açılmasını talep etti.
Türk hükümetinden gelen ilk “uzlaşmacı” sinyallerin ardından, İmralı Adası'nda müebbet hapsinde olan PKK'nin kurucusu ve temsilcisi Abdullah Öcalan, Şubat 2025'in sonunda “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlıklı bir duyuru yayınlayarak partisine seslendi. Öcalan, PKK'nin feshedilmesini, silahların bırakılmasını ve siyasi özgürlük mücadelesinin barışçıl yollarla sürdürülmesini tavsiye etti. Ancak buna karşılık, Türk hükümetinden Kürtlerin sosyal, kültürel ve siyasi olarak örgütlenip gelişebilecekleri demokratik bir alan açılmasını talep etti.
Nitekim PKK, yapılan bu çağrının ardından Mayıs 2025’te kendini feshetme sürecini başlatmış, sembolik olarak silahlarını bırakarak, silahlı mücadelenin sona erdiğini ilan etti ve böylece Kürt tarafı açısından belirleyici adımlar attı. Bu “ön adımlar” karşısında, barış sürecinin uygun biçimde sürdürülmesi ve tamamlanması için Cumhurbaşkanı Erdoğan ve milliyetçi-otokratik hükümetinden ne bekleneceği sorusu ortaya çıkıyor. Her ne kadar bu öncelikle Türkiye’nin iç meselesi gibi gözükse de uzun süredir hem Ortadoğu’nun istikrarı hem de AB ve Almanya üzerinde güçlü etkiler yaratmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’yi acilen ihtiyaç duyulan bir demokratikleşmeye teşvik etmek için AB ve Almanya’nın ne yapması gerektiği ve bu barış sürecini yapıcı biçimde eşlik edip aktif olarak desteklemek için hangi somut katkıları sunmaları gerektiği sorusu da gündemdedir.
Her halükârda, son gelişmeler ışığında, Türkiye'de olduğu kadar, jeopolitik ve askeri stratejik çıkarlar nedeniyle yıllardır NATO üyesi Türkiye'nin terörle mücadele doktrinine dahil olan AB ve Federal Almanya Cumhuriyeti'nde de siyasi ve (anayasal) hukuki sonuçların bir an önce çıkarması gerektiği şarttır. Bu bağlamda, kendi baskıcı önlemleriyle Türkiye’nin PKK’ye karşı yürüttüğü mücadele ve Kürtlere yönelik baskı politikasını destekleyip güvence altına almışlardır: PKK’nin 2002’den bu yana AB terör listesine alınması, 1993’ten beri Almanya’da PKK’ye yönelik dernek ve faaliyet yasağı, PKK’nin önce “suç örgütü”, 2010’dan itibaren ise “yurt dışında terör örgütü” (§129b Alman Ceza Kanunu) olarak sınıflandırılması gibi adımlarla. Tüm bunlar, Almanya'da neredeyse bir milyon mensubu olan Kürt topluluğunun siyasi örgütleri ve aktivistlerine yönelik son derece sorunlu bir baskı politikası ve kriminalizasyona yol açmıştır. Üstelik bu kriminalizasyon, bir zamanlar şiddet odaklı olan PKK'nin Avrupa ve Almanya'da uzun zamandır çatışmanın barışçıl ve demokratik bir çözüm yönünde ilerlemesine dönüşmesine rağmen, bugün de sürmektedir.
Ve şimdi PKK, kendi kendini feshetmesinin ardından geçmiş tarih oldu. Fakat barış sürecine yönelik bu tarihi adım, bugüne kadar tek taraflı kalmış ve Türk hükümeti ile yargısından çözüm odaklı bir karşılık görmemiştir. Yalnızca Parlamento, sürecin bundan sonraki gelişimini danışma niteliğinde izlemek üzere ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nu kurdu ve bu komisyon Abdullah Öcalan'ı İmralı'da ziyaret etti. Her ne kadar bu önemli bir adım olsa da yeterli değildir.
Şimdi sorumluluk ve inisiyatif Türkiye’de
Türk devleti en kısa sürede somut siyasi ve hukuki adımlar atmalı. Bunlar arasında şunlar yer almakta: Kürtlere yönelik siyasi baskı ve takibatın sona erdirilmesi; siyasi tutukluların affedilmesi ve serbest bırakılması, toplumsal uzlaşının sağlanması; PKK mensuplarının Türkiye toplumuna yeniden kazandırılması, Abdullah Öcalan’ın 25 yılı aşkın süredir devam eden ve insan haklarına aykırı olarak sürdürülen tecrit sonlandırılarak, cezavinden bırakılması gerekmekte. Zira Kürt Özgürlük Hareketi’nin kilit figürü olarak siyasi bir çözüm sürecine dahil edilmeli. Ve son olarak: Kürt kimliğinin tanınması ve Türkiye'de tüm kültürel ve demokratik hakların tanınması, toplumsal, siyasi ve kültürel eşitlik ve katılımın sağlanması, ayrıca muhaliflere yönelik yeniden tırmanan baskı dalgasının sona erdirilmesi. Kısacası: On yıllardır süren baskı ve takibat, terör, şiddet ve intikam sarmalını nihayet kırmak ve Kürt meselesine adil, demokratik ve anayasal bir çözüm bulmak için - muhtemelen zorlu bir yolda - şimdi sorumluluk ve inisiyatif Türkiye’dedir. Ve umulan odur ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun otokratik hükümetinin amacı yalnızca iktidar politikaları değil; ancak Türkiye’nin Suriye’deki Kürt-demokratik özyönetimine karşı sürdürdüğü savaşçı rolü, bu umudu pek de desteklememekte.
Kriminalizasyon Almanya’da da sona ermeli
Almanya'ya gelince: Dışişleri Bakanlığı, Abdullah Öcalan'ın Şubat 2025'teki çağrısını yazılı bir açıklamada memnuniyetle karşıladı: “Federal hükümet olarak, bu süreci desteklemek için elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız” dedi fakat ne federal hükümet ne de AB tarafından bugüne kadar herhangi bir adım ya da somut bir sonuç görülmedi – çoğunlukla dış politika gerekçelerine ve yargının yetkisine atıf yapılarak. Bu nedenle Almanya’da PKK yasağı ve terör ceza hukuku çerçevesinde izleme, soruşturma, tutuklama, yargılama ve mahkûmiyet uygulamaları sanki hiçbir şey değişmemiş gibi sürdürülmekte. Hâlâ “yabancı bir terör örgütüne” üyelik ya da destek suçlamasıyla işlem yapılmakta; ancak somut, bireysel olarak cezalandırılabilir eylemler nedeniyle açılan davalar son derece nadir, hatta neredeyse yoktur. Almanya da mahkûm edilmek ve hapis cezası almak için, örneğin Kürt kültür derneklerinde ilgili gösterileri veya bilgilendirme etkinliklerini organize etmiş olmak ya da “propaganda faaliyetlerini” koordine etmiş olmak yeterli olabilmekte. Bu da şu anlama gelmekte: tamamen yasal siyasi faaliyetlerin terör suçu olarak değerlendirilmesi.
PKK'nin dağılması ve Türkiye'de barış sürecinin başlamasının ardından, Kürtlerin siyasal ve toplumsal faaliyetlerine yönelik bu toptancı kriminalizasyon Almanya’da da nihayet sona ermeli. Son zamanlarda yetkili mahkemelerin -olumlu bir gelişme olarak- artan sayıda cezaları erteleme kararı alması yeterli değil. Almanya ve AB'de de köklü bir zihniyet değişimi gerekli. Bu da Kürt aktivistlere, örgütlere ve medyaya yönelik terör damgalamasının, kriminalizasyonun, takibatın ve dışlamanın artık sona erdirilmesini gerektirir. Bu noktada Almanya’da öncelikli sorumluluk federal hükümet ve Federal Meclis’e düşmektedir ancak Federal Başsavcılık ile federal ve eyalet düzeyindeki yargı makamları da aynı şekilde sorumluluk taşımaktadır.
Somut önlemler arasında şunlar yer almakta:
1. Federal Adalet Bakanlığı tarafından, Ceza Kanunu'nun 129b maddesi uyarınca PKK'yı “yabancı terör örgütü” olarak takip etmek için 2011 yılında verilen genel yetki kararının derhal geri alınması,
2. 1993 tarihli ve Almanya’da büyük zararlara yol açmış olan PKK faaliyet yasağının kaldırılması (şu anda yasak hakkında Berlin İdare Mahkemesi’nde bir acil dava süreci yürütülmekte),
3. PKK üyeliği ve desteği nedeniyle yürütülen terörle mücadele ceza yargılamalarının sonlandırılması,
4. Türkiye’ye sınır dışı işlemlerinin yapılmaması; zira Türkiye, siyasi olarak aktif Kürtler için hâlâ güvenli bir menşe ülke değil ve bu kişilerin birçoğu zaten siyasi takibat nedeniyle Türkiye’den kaçmak zorunda kalmıştır,
5. Ayrıca, AB düzeyinde PKK'nın “AB terör listesinden” çıkarılması.
Sürecinin ilerlemesi için her şey yapılmalı
Tüm bu araçlarla yürütülen katı yasaklama ve baskı politikası, Almanya’da siyasi olarak aktif on binlerce Kürt’ün onca yıl boyunca siyasi haklarından mahrum bırakılmasına, ayrımcılığa ve suçlu muamelesi görmesine, genel şüphe altında tutulmasına, potansiyel şiddet suçluları ve “teröristler” olarak damgalanmasına ve böylece iç siyasi düşmanlar ve güvenlik riski olarak ilan edilmesine neden olmuştur. Gösteri ve mitingler yasaklanmış, vatandaşlık başvuruları reddedilmiş, iltica statüleri iptal edilmiş, sınır dışı işlemleri uygulanmıştır. Ayrıca çok sayıda Kürt örgütü, dernek, medya kuruluşu ve yayınevi de PKK ile yakınlık iddiası nedeniyle bu devlet baskısından varoluşsal düzeyde etkilenmiş ve etkilenmeye devam etmekte.
Devletin zorlayıcı önlemleri, mantıken bu döneme artık uygun değil; özellikle de PKK artık var olmadığı ve Federal Almanya Cumhuriyeti ve Avrupa'da uzun süredir herhangi bir tehdit oluşturmadığı için. Kürt meselesi, hatta azınlık meselesi, geçmişte gösterildiği gibi bir terör sorunu değil, Türkiye'nin yanısıra Federal Almanya Cumhuriyeti ve AB'nin de demokratik insan hakları açısından çözülmesi gereken bir sorundur. Bu nedenle, özgürlük ve insan hakları için yürütülen siyasi faaliyetleri kriminalize etmeye devam etmek yerine, son gelişmeler ışığında, nihayetinde temel bir siyasi değişim gerçekleştirilmeli ve uzun zamandır beklenen açık bir diyalog sürecinin başlaması ve ilerlemesi için her şey yapılmalı.
* Dr. Rolf Gössner Uluslararası İnsan Hakları Ligi Mütevelli Heyeti üyesi, yazar ve hukukçu.
Kaynak: Ossietzky (https://www.ossietzky.net/)
Ossietzky, Politika, Kültür ve Ekonomi konularını işleyen iki haftalık dergi olarak 1997 yılında Eckart Spoo tarafından kuruldu. Rolf Gössner kurucular arasında ve düzenli yazarıdır.














