Barış yerine savaşta ve ölümde ısrar edenler

Aykan SEVER yazdı —

  • Politik liderliklerin genelinin dünyanın geleceğiyle ilgili pozitif herhangi bir hayalleri yok. Kafalarından geçen varsa yoksa kendi sermayelerinin egemenlikleri ve köleleştirilmiş halklar. Egemen politikacılar kimse için umut olmayı da istemiyorlar. Zaten ya faşistler ya da uygun bir faşiste koltuklarını devretmeye hazırlar.

Biden yönetimi özellikle İsrail'in Gazze'ye dönük geliştirdiği saldırıların paralelinde Orta Doğu'da şekillenen tablo karşısında siyaset üretmede zorlanıyor. Giderek Netanyahu rejiminin İran'la savaş isteyen yönelimine daha fazla angaje bir çizgi izliyor. ABD Hindistan'ı da bölgede İran'a karşı konumlandırma uğraşısında. Bu olanlarda Amerika'da seçim dönemine girilmesinin yanı sıra Ukrayna'nın Rusya'ya dönük karşı taarruzunda yaşanan başarısızlığın da bir rolü olmalı. Biden iktidarı Meksika ile geçen hafta yapılan göçmen engelleme anlaşmasında da görüldüğü üzere yer yer Trump'ın fikrinin iktidarda olduğu bir yönetim tarzı da sergiliyor.

Netanyahu rejimi Orta Doğu'da savaşı genişleterek Filistin'in bütününe dönük soykırım ve işgal siyasetini tamamına erdirmek istiyor. Bu doğrultuda başta Suriye olmak üzere çeşitli yerlere saldırılar yaparak provoke etmeye çalışıyor. Bu süreçte İran'ın nükleer silah yapacak düzeyde uranyum zenginleştirilmesi sağladığı haberlerinin paralelinde doğrudan İran'a dönük saldırılar da gelebilir. Ancak hafta başı çıkan haberlere bakacak olursak İsrail önemli miktarda askerini Gazze'den çekiyor. Bu durumun savaşın ağırlaşan maliyetleriyle ilgili olması mümkün fakat aynı zamanda Netanyahu rejimi dışında İsrail devletinin tasarrufunda bir gelişme de olabilir.

Şimdilik Biden yönetimi Ukrayna'ya daha fazla askeri yardım yaparak, Kızıldeniz, Suriye, Irak gibi sahalarda ise Husilere, İran yanlısı güçlere daha çok karşılık vererek süreci İsrail ve kendi lehine çevirmeye çalışıyor. Bu arada dikkat çekici bir gelişme Gazze'ye dönük saldırıların başında ABD Doğu Akdeniz'e gönderdiği bir savaş gemisi grubunu geri çekme kararı aldı. Elbette karşı taraf da boş durmuyor, zaman zaman dişlerini gösteriyor. Örneğin İran hafta başı Kızıldeniz'e savaş gemisi gönderdi. 

ABD açısından Tayvan-Uzak Doğu cephesinin geleceği ise belirsiz. Barış olasılığını barındırmayan bu politikaların ABD savaş sanayinin ihtiyaçları dışında herhangi bir yaraya merhem olma olasılığı da yok. 

ABD her ne kadar 3. Dünya Savaşı'nın ana aktörü pozisyonunda olsa da savaşın seyrini kontrol edebildiği söylenemez. Bunun temel nedeni savaşın kendi dinamiklerinin çok yönlülüğü, diğeri ise dünyadaki politik liderliklerin genelinin stratejik bakış açısından yoksun, birbirinden hiç de farkı olmayan "ulusal çıkar" çukuruna saplanmış bir debelenme hali göstermeleri. İşin doğrusu "normal" birilerinin de bu vahşete önderlik etmesi beklenemezdi. Politik liderliklerin genelinin dünyanın geleceğiyle ilgili pozitif herhangi bir hayalleri yok. Kafalarından geçen varsa yoksa kendi sermayelerinin egemenlikleri ve köleleştirilmiş halklar. Egemen politikacılar kimse için umut olmayı da istemiyorlar. Zaten ya faşistler ya da uygun bir faşiste koltuklarını devretmeye hazırlar.

Türk-Sünni sermaye kesimlerine gelince savaştan memnun ve savaşı daha da büyütmeyi istiyorlar. Yağma ve talanlarını artırarak iktidarlarını güçlendirmeyi arzuluyorlar.  Örneğin bu süreçte dünyanın uyuşturucu dağıtım ağının merkezine dahi yerleşmeyi becerdiler. Bunu devlet olanaklarını kullanarak yaptılar. Bu yüzden Türk egemenlerine barış olursa güçlü devlet olursunuz, uzlaşalım, tehlike geliyor türünden seslenmelerin onları yaptıkları işin doğruluğuna daha fazla inandırmaktan öte bir anlamı yok. Bu yaklaşım hem TC'nin yapısal ırkçılığını hem de güncel emperyalist zihniyetini maalesef idrak edememeyi de simgeliyor. Barış için seslenilecek birileri varsa o da bütün Orta Doğu coğrafyasında savaşın vahşetine maruz kalan ve sefaleti yaşayan halklar olmalı.

Türkiye'deki "muhalefet"in değiştirmek istediğimiz şeyin ne olduğunu yeterince anladığı ve buna karşı tutarlı politika geliştirip geliştiremediği şüpheli. CHP örneğine bakacak olursak güya yenilenme ve yeni fikirler bu partide yönetimde olsa da rejime laf olsun diye dahi muhalefet yapılmamakta. Mesela geçtiğimiz günlerde TBMM Dışişleri Komisyonu'nda gündeme gelen İsveç'in NATO'ya üyeliği meselesini "milli menfaat" aralığına sıkıştırıp dikta ne istiyorsa "evet" dediler. Hem de CHP'nin gölge dışişleri bakanı daha bir süre önce TC için haklı olarak "alt-emperyalizm" tahlilleri yaparken. Siz kendi düşüncelerinize sadık ve yaptığınız işte tutarlı değilseniz sıradan insanlardan ne bekliyorsunuz?

Bu tutarsızlık ve çürüme hali maalesef "muhalefetin" genel siyaset yapış tarzına da hakim. Önümüzde anahtar olarak duran siyaseti toplumsallaştırma ödevinden kaçılıyor. Değişim için başka yollar aramak yerine ısrarla  işler alabildiğine manipüle edilen seçim ve sandığa havale ediliyor. Sürekli  aynı yanlışları tekrarlamak bu saatten sonra sadece hafıza kaybıyla açıklanamaz. Sonuçta laf değil amel esastır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2024 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.