- Mezar taşları öpülüyor, mavi göğün altında rahat uyusunlar diye güller bırakılıyor. Kürtlerin yüreğindeki özgürlük gayesi yazılıyor. Hiçbir hikâye bir şeride sığmaza ama biz yine de yazmaya devam ederiz.
ENES YILDIZ
Bir filmin şeridine sığmayacak kadar uzun bir hikâyenin eşiğindeyiz. Sessizlik sürer, bekleyiş bir an'da sonsuzlaşıp gider.
Yönümüz, çerçeveli ve yeşil bir pencerenin ardında maviye çalan bir ufka bakıyor, yılların ardından düşe kalka yürüyen bir yaşamın izleri beliriyor. Gülün geometrisini bilen, toprağa ve tarihe karışan, esmer yüzlü Kürt savaşçılarının dipnotlarla yazdığı bir zaman bu. “Benim meskenim dağlardır” diyen kadının sesi, bir ulusun ayetlerini dağ eteklerine, nehirlere, gökyüzüne taşıyor. Bir vokalin eşliğinde tarihe yürürken, yüz sürmeye değer bir yolculuğun içindeyiz. Kilamlar Erivan’a uzanıyor, göçün sürgünle sınanan hayatı, bir uygarlığın sel gibi akıp gelen yürüyüşüne karışıyor. “Kâinatıyım” diyen yazar, suya ve toprağa dönüşün, yurdunu yurt edenlerin yüzyıllık dönüş hikâyesini anlatmakla yetinmiyor, yaşamın giz dolu gayesini arıyor. Dut ağaçları yaşlandıkça hafıza derinleşiyor, saçlara kına vuruluyor, zamana direnenlerin heykeli dikiliyor. Bu yürüyüş, bir kavmin diriliş sahnesini, muhteşemin rengini, ölünün mezarını, ebedileşme arzusunu da içinde taşıyor. Ya kaldığın yer bir düş olur, ya yürüdüğün yol. Karıncanın su içtiği yerdeyiz, hikâyenin anlatıldığı yerdeyiz. Gidenin yerinde, geç kalınmış bir günün ihtimali kadar sessiz bir tenhada duruyoruz.
Her yer yurt sevgisi
Sarp kayalardan, kuytuluk yerlerden geçerek geleceğe uzanan dikenli bir serüvenin içindeyiz. Kavak ağacında, üzüm bağında, bahçıvanın menekşeli bakışlarında, Kürdistan’ın bulutlu göğü altında sözler yazılıyor. Modern çağın arifesindeyiz; yüzyılın trajik zamanları geride kalırken şair kendi şiirine, türküsüne, yoluna sadık kalarak yürüyor. Bir gölün çevresi, dağın yamacı, uçurumun kenarı anlatılıyor; ölülerle buluşmanın mecrasında kuş uçar, içerdeki güzelleşir, dışarıdaki duyar. Dört gözlü saraya hasret bir şehrin düşleri güne anlatılırken, merdivenlerden yukarı çıkan şair güneşin yükselişini izliyor. Ağustos zor bela bitsin; yüreğini Eylüle, Ekime, ardı sıra gelen zamanlara aşina kılıyor.
Rojava’da yağmur yağıyor, her yer yurt sevgisi. Bir ayaklanmanın, bir reddedişin geri kalanı olarak insan, yok oluşun eşiğinden gelerek kederli bir güz mevsiminin başlangıcında var oluyor. Bir yaprağın kımıldamasına kadar geç kalmamak adına yaşam sürüyor. Adlar açıklanıyor, yüzyılın yası tutuluyor. Dağ özleniyor, duvar özleniyor; “burada kaldım, buradan yaratıldım” diyenlerin sohbeti başlıyor. Gidenlerin çantası, dipnot defteri toplanıyor, bir süvari kendi içsel dünyasına dönmek istiyor. İncirin, narın, sarp kayalardan gelen yağmurun tanıkları gelip geçiyor, var olmanın heybesine her şeyi doldurarak. Dönüşün eşiği anlatılıyor, asitli bir kuyu, karanfil kokulu bir Cumartesi hafızada kalıyor. Satranç oyunu, kavuşma ilmi, iklimi… Meyvenin verdiği ağaç gibi, bahçıvanı olduğumuz bahçe gibi.
Mezar taşları öpülüyor
Güne telaşla başlamak yerine usul usul yolda, merdivenlerden yukarı çıkarken tarihin seyrindeyiz. Çağın çığırtkanlığı yaşanıyor; kelebek çırpınışı değil bu, bir ceylan yavrusu kadar büyütülmeli her şey. Yalnızlık, kaygı, endişe, karanlık, iyilik… Zamanın gizemli hatırası kadar tarih yazılmaya devam ediyor. Ceket askıya asılıyor; gün boyu tarihe kelimeler biriktiriliyor. Gelenlere, gidenlere dipnot yazılıyor.
Mezar taşları öpülüyor, mavi göğün altında rahat uyusunlar diye güller bırakılıyor. Kürtlerin yüreğindeki özgürlük gayesi yazılıyor. Amed direnişli bir kent olarak hafızaya kazınıyor. Eylül’e saklı bir beden, karın suyundan, nehirlerden yıkanarak, dağları mesken ederek sessizliğin tenhasına yürünüyor. Umudun kazası belası çok ama direnci büyük. Saklı kalan, mezarı hatırlayan, anıyı başka zamana saklayan bir Cumartesi sabahı kadar neşenin ve kederin altı çiziliyor.
Resimlere bakılıyor, içtima alınıyor, çantalar toplanıyor, yürüyüşler yazılıyor. Kayalıklara, yüksek yerlere iz bırakanların hikâyesi halaya, havaya, hayata karışıyor. Dağlara ardı sıra kalan güller yazılıyor, akşamların fotoğrafı çiziliyor. Gülümsemenin izine rastlanan savaşçılar, düş kuranlar, siyahı sevenler… Her biri bu hikayenin başlangıcı.
Her gün aynı pencereden bakamayız dünyaya, bir şeyler değişmeli, bir şeyler kalmalı. Her şey bir çağa, bir döneme tekabül eder. Sınırların, göç ve kaybın tarihçesi de var. Buğday tarlasına rüzgar eser, uzun yol bir yerlere dayanır. İç dünyamız yalnızlaşır, sancı çekeriz. Bekleyiş sürer, sabır taşı çatlamaz. Cenazeler ertelenir, tren yoluna devam eder, biri aklına düşman, birileri kan revan içinde. Ayna kırık, vazo kırık, düşler yazılamaz. Ayak bastığımız mekana hikâyeler kaydedilir, iz bıraktığımız coğrafyaya dipnotlar düşülür. Çünkü hiçbir şey hemen sığmaz bir filmin şeridine. Hiçbir hikâye kolayca sığmaz. Ve sen, bu uzun yürüyüşün sonunda, bütün bu hafızayı bir kez daha hatırlayarak diyorsun ki: “Hiçbir hikâye bir şeride sığmaza ama biz yine de yazmaya devam ederiz.”