-
“Şexnasır’ın 3445 metresinde durup uçsuz bucaksız manzarayı seyrederken, doğanın görkemi karşısında insanın kendi küçüklüğünü, ama ruhunun genişliğini hissetmesi mümkündü. Kampın kalbi kış hazırlığıyla atıyordu. Kürdistan’ın dört parçasından gelen gerillalar 3000 metre rakımda özgür yaşamın pratiğini yapıyordu.”
ROGER WESTAN/KANDİL
28 Eylül günü rotamızı Zagros Dağları’nın görkemli silüeti içinde yer alan Kandil bölgesinin en yüksek zirvelerinden biri olan Şexnasır Tepesi’ne çevirdik. 3000 metrenin üzerinde yükselen bu devasa kütle, Rojhilat ve Başure Kurdistan sınırında vakur bir duruşla bekliyordu. Yolculuğumuz, Binare Kandil’in sonbahar renkleriyle boyanmış köylerinden geçerken başladı. Balayan Vadisi boyunca ilerlerken en çok dikkatimi çeken şey Eylül sonunun habercisi olan ceviz ağaçlarıydı. Yol üstünde tattığımız birkaç ceviz, bu zorlu tırmanışın ilk lezzeti oldu.
Yaylalara doğru yükseldikçe hava keskinleşmeye başladı. Karşılaştığımız "Reşmal" (koçer yerleri), kış hazırlığının son telaşlarını taşıyordu. Koyunlarını yaylaya çıkaran çobanlar, birkaç hafta içinde vadiye döneceklerinin hazırlığını yapıyordu. Bir çeşme başında kısa bir mola verdikten sonra başımızı kaldırdığımızda Şexnasır’ın zirvesi ufukta belirdi. Yolculuğumuzun hedefi tam orasıydı.
Şexnasır yamaçlarına ulaştığımızda kayalıkların üzerinde dans eden yüzlerce karga ile karşılaştık. Xakurke bölgesinde gördüğüm o devasa kolonileri hatırladım; binlerce karga bir kaya içinde yaşam mücadelesi veriyordu. Agresif tavırlarını bildiğim için uzaktan sadece fotoğraflarıyla ölümsüzleştirdim bu doğal yaşamın görkemli sahnesini.
Şiirler ve şarkılarla…
Zirveye ulaştığımızda güneş batmak üzereydi. Yukarıdan izlenen gün batımı, insanın ruhunda bambaşka bir his uyandırıyor; sadece yaşanarak hissedilen bir huzur... Eylül sonu olmasına rağmen erimeye direnen devasa kar kütleleri, zirveye mistik bir hava katıyordu. Şexnasır’ın en yüksek noktası olan 3445 metrede durup bu uçsuz bucaksız manzarayı seyrederken, doğanın görkemi karşısında insanın kendi küçüklüğünü ama ruhunun genişliğini hissetmesi mümkündü. Buradan biraz aşağıda, dağın eteklerine doğru uzanan rotada bizi iki gerilla karşıladı. Yol arkadaşım da zaten burada görevliydi. Şikeft’e doğru ilerlerken rüzgarın şiddeti vadiyle arasındaki 20 derecelik farkı yüzümüze çarptı. Kış, Kürtçe’de "kebiye berfe" (kar kütlesinin olduğu yer) üzerinde resmen başlamıştı. Güneşin ulaşamadığı o "Nizar" bölgelerinde karın direnci büyüleyiciydi, rakım kadar soğuğun da bu direnişte payı vardı.
Bir grup gerillanın kampına geçtiğimizde, 2000 metrelik rakım farkı ilk gün bizi biraz sersemletse de insan vücudunun adaptasyon gücü kısa sürede devreye girdi. Ancak asıl sıcaklığı hava değil, kamptaki arkadaşların yoldaşlık ruhu sağladı. Komünal bir anlayışla, her biri farklı bir görevde ama birbirini tamamlayan bir disiplinle çalışan bu insanların yüksek morali, en sert soğuğu bile unutturdu.
Kampın kalbi kış hazırlığıyla atıyordu. Kürdistan’ın dört parçasından gelen gerillalar ve aralarında yer alan Arap yoldaşı ile birlikte 3000 metre rakımda özgür yaşamın pratiğini yapıyorlardı. Dışarıda kemiklere işleyen rüzgar varken, içeride büyük bir özveri vardı. Özellikle "kamelya" adını verdikleri ortak yaşam alanı için döktükleri terin karşılığını, açılış akşamında şiirler ve şarkılarla kutladılar. Aylardır süren o yoğun çalışmanın meyvesini, sıcak bir yoldaşlık sofrasında paylaşıyorlardı.
Ufukta Çalçela, yanıbaşımızda Helgurt
Şexnasır’dan bakmak ise bambaşka bir ayrıcalıktı. Hava açık olduğunda ufukta Çalçela, Cilo'nun zirvesi olan Reşko ve diğer Zagros dağ silsileri belirdi. Aşağıda ise Govende Dağı ve önündeki Deştaheyate Vadisi uzanıyordu. Sağda Avdilkovi Dağı ve Xakurkê silsilesi... Hemen yanı başımızda Helgurt Dağı’nın görkemi yükseliyor. Bu devasa kütleler, Avdilkovi'den Xakurkê'ye, Helgurt'tan Balakati bölgesine kadar uzanan o uçsuz bucaksız Bradost alanı coğrafyasını bir bütün olarak selamlıyordu.
Bölgenin derinliklerine baktığımızda ise dağların sadece fiziksel birer engel değil yaşanmışlıklarla örülü birer hafıza olduğunu anlıyorduk. Pişderi Vadisi’nden başlayarak uzanan ve her biri farklı bir hikayeyi, bir direnişi veya bir yaşamı simgeleyen o devasa silsile; Berde Kaşo, Berde Nazê, Berde Ruxa, Berde Sipi, Berde Sor, Berde Buke ve nihayetinde Berde Zine isimleriyle karşımızda duruyordu. Bölgedeki halkın bu kayalık bölgelere her bir kolu için ayrı isimler takması, aslında bu coğrafyanın ruhuna dokunmak gibiydi. Her isim, o dağın gölgesinde yaşanmış binlerce yıllık bir hikayenin yankısıydı. Kandil Dağı zirvesi ve İran karakollarının mesken tuttuğu, ancak yıllar önce gerillaların anılarıyla canlanan o soğuk zirveler de tam burada duruyordu. Kuzey Kürdistan’dan Güney Kürdistan’a, Rojhilat sınırlarından Dukan Gölü’ne kadar uzanan bu devasa coğrafya, bir bakışta ayaklarımızın altına seriliyordu. Zagros silsilesinin bu kadar büyük bir kısmını izleme ayrıcalığına ulaşmak, insanın ruhunu genişletiyordu. Gerillanın heybeti de belki tam da buydu: Her türlü koşula rağmen bu zirvelerde yaşam inşa edebilmek.
Bulut kütlelerinin aşağıda kaldığı bir zirveden aşağı inmek kolay olmayacaktı. Hava uygun olduğunda güneşin doğuşu ve batışı, yaşama farklı bir anlam katıyordu. Şexnasır’a ve onu koruyan gerillalara veda ederek bu yolculuğumu sonlandırıyorum. Kendimi yeniden Balayan Vadisi’nin huzuruna bırakıyorum...