Bir ihlaller cumhuriyeti: Türkiye
Dosya Haberleri —

INSAN VE HAK
- Bugün Dünya İnsan Hakları Günü. HDP Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, avukat Esra Erin ve yazar Kemal Taylan Abatan, Türkiye’nin birçok alandaki hak ihlallerini ortaya koydu: “Tüm yurttaşların insan haklarının askıya alındığını vurgulamak gerekir. Türkiye'yi bir ihlaller cumhuriyeti olarak değerlendirebiliriz.”
MIHEME PORGEBOL
İnsan Hakları konusunda geçmişi çok da parlak olmayan Türkiye, AKP iktidarı döneminde de bu alanda iyileştirmeye gitmedi. Yükselen savaş politikaları, Covid-19 salgın koşulları ve hükümetin gelecek dönem planları doğrultusunda kurduğu ilişkilenmeler, son bir yılda Türkiye'nin insan hakları alanındaki politikalarını da belirledi. Özellikle Milliyetçi Hareket Partisiyle (MHP) kurduğu ittifakla beraber yükselen yurt içi ve yurt dışında sürdürülen savaş politikaları binlerce hak ihlalinin yaşanmasına sebep oldu. Kürtler başta olmak üzere muhalif kesimlerin hemen her gün karşılaştığı savaş politikaları kaynaklı baskılar, yaşam hakkından ifade özgürlüğüne kadar geniş yelpazede ihlalleri beraberinde getirdi. Diğer yandan da mülteciler, kadınlar, işçiler, çocuklar, LGBTİ+'lar gibi kesimlere yönelik hak ihlallerinin de son yılların en yüksek seviyelerine çıktığı gözlendi. İktidarın sebep olup göz yumduğu ihlallerin üstü pandemi koşulları bahane edilerek örtülmeye çalışıldı.
‘Yasal terör’ hakimiyeti
Bu çerçevede Türkiye'nin son bir yılını insan hakları bağlamında yorumlamasını istediğimiz yazar ve felsefeci Kemal Taylan Abatan, bir “yasal terör” hakimiyetinin yaşandığını dile getiriyor. Abatan, keyfi olarak düzenlenen yasaların insan haklarını tesis edip koruyacağı bir siyasal düzen olmadığını belirterek, "Politik ve fiziki kırıma varan boyutlarda baskı durumu hakim. Örneğin en temel insan hakkı olan yaşam hakkının askıya alındığını görüyoruz. Sokak ortasında anadilini konuştuğu için linç edilen veya katledilen insanlar mevcut. Diğer yandan temel insan haklarını korumak adına faaliyet yürüten, böylesi ağır koşullarda politika yapmaya çalışan siyasal ve toplumsal kurumlara dönük geniş çaplı tutuklamalar yapılıyor; bu tutuklamalar sonucu cezaevlerinde tecrit, işkence gibi kötü muameleler yaşanıyor. Tüm bunlar yasalara sırtını yaslayan kimseler tarafından tasarlanıyor ve uygulanıyor. Böylesi bir durumda tüm yurttaşların insan haklarının askıya alındığını vurgulamak gerekir. Dolayısıyla Türkiye'yi içerisinde bulunduğu durum itibariyle bir ihlaller cumhuriyeti olarak değerlendirebiliriz" diyor.
‘Yasaların yarattığı derin kriz’
Türkiye’nin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine şerh düşmüş olsa bile bu sözleşmeyi kabul ettiğini hatırlatan Abatan, Türkiye halklarının insan hakları açısından ne denli korkunç bir tabloyla karşı karşıya olduğunu şu cümlelerle özetliyor: “Bildirgenin getirdiği etik normlar gayet açık. ‘Herkes’ için insan haklarının gerektirdikleri uygulanmalı. İnsanların yaşam, sağlık, eğitim, barınma, beslenme, yurttaşlık ve buna bağlı olarak politika yapabilme hakları vardır. Bu haklar onların insan oldukları için sahip oldukları haklardır. Ancak görüyoruz ki politik ve fiziki kırımın yanında yurttaşlara bir de açlık dayatılıyor. Keyfi yönetimin yarattığı kriz sonucu geçinemediği için intihar eden, yaşayabilmek için sokaklarda dilenmek zorunda kalan insanların sayısı her geçen gün artıyor. İşsizlik rekor boyutlarda, gençler umutsuz. Türkiye, kendi yasalarının yarattığı derin krizi yaşıyor. Bu yasaların insan haklarını esas alacak bir biçimde yeniden düzenlenmesi gerekir. Ülkenin kaynakları tüm yurttaşların haklarının gerektirdiklerini yerine getirebilecek düzeydeyken küçük bir azınlık her geçen gün servetine servet katıyor. Diğer yandan büyük bir çoğunluk her geçen gün yoksullaşıyor, piyasa koşullarının getirdiği kâr düzeninde yok oluyor. Burada toplumsal muhalefete de büyük sorumluluk düşüyor. İnsan haklarının sadece korunmayı talep eden negatif konumundan çıkarılması gerekir. Bir insan hakları politikası oluşturarak böylesi korkunç düzeye gelmiş kâr düzenine karşı çıkılabilir.”
Meclis ‘İnsan Haklarını İhlal’ Komisyonu
Türkiye'de son bir yılda artan hak ihlallerini sorduğumuz HDP Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu bu durumu, "Pandemi dolayısıyla büyük bir fırsatçılık baş gösterdi. Gerek İçişleri Bakanlığı gerek Adalet Bakanlığı pandemiyi büyük bir fırsat olarak değerlendiriyor" şeklinde yorumluyor. Bu çerçevede değerlendirildiğinde Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonunun da “Meclis İnsan Hakları İhlal Komisyonu” haline geldiğini belirten Gergerlioğlu, "Binlerce ihlal vakası var. Bu komisyona Türkiye çapında yapılan başvuruların üçte birini ben yaptım. Adalet Bakanlığına en çok soru önergesini veren milletvekiliyim ama aynı zamanda en büyük hayal kırıklığına uğrayan milletvekiliyim de. Çünkü bildirdiğimiz ihlalleri 'hallederiz', 'bakacağız', 'edeceğiz' gibi laflarla geçiştirip sonuçta hiçbir işlem çıkartmıyorlar. Gelinen nokta gerçekten çok üzücü. Meclis İnsan Hakları Komisyonu, iktidarın yaptığı ihlalleri örtme komisyonuna dönüşmüştür. İktidar kendi yaptığı ihlali kendi hakim olduğu komisyonda eritmeye çalışıyor. Orada bulunma gerekçem de tamamen çeşitli cezaevlerini ziyaret edebilmemizi sağlamasındandır. Çeşitli insan hakları toplantılarına katılabiliyoruz. Bundan dolayı o komisyonda bulunuyorum. Yoksa orada bulunmanın bir anlamı yok. Çünkü 'Ben çoğunluğum. Hak ihlali falan dinlemem. Üstünü kapatırım' mantığıyla hareket eden bir komisyon var karşımızda" diyor.
‘Sorularımıza cevap alamıyoruz’
Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna üç bini aşkın başvuru yaptıklarını ifade eden Gergerlioğlu, ihlallerin olağanlaşmasını ise şu sözlerle anlatıyor: "Türkiye'de son bir yılda insan hakları ihlallerinde oldukça yoğun bir artış var. Gözaltı merkezlerinde yüzlerce işkence ve kötü muamele vakası var. Bunları bakanlığa soru önergeleriyle de sorduk. Adalet Bakanlığına cezaevlerindeki işkence ve kötü muameleler ile ilgili iki bine yaklaşan soru sorduk. Maalesef bu sorularımıza tutarlı bir cevap alamıyoruz. Neden? Çünkü AKP-MHP ittifakı var ve her şeyi örtbas etmeyi başarıyorlar. Her şey sümenaltı edilmeye çalışılıyor. İnsan hakları ihlalleri var zaten ama inanılmaz şekilde keyfilik de var. Bunu da utanmadan yapıyorlar. Pervasız, fütursuz bir şekilde bunu yapma hali var. Eskiden bu ihlaller ortaya çıkınca biraz utanmaları olurdu ama şu anda gayet rahat bir şekilde yapılıyor olması da insan hakları ihlallerinin yoğunlaştığının bir başka göstergesidir.”
1564 hasta tutsak,
salgın günlerinde 43 ölüm
Pandemi koşulları bahane edilerek en çok hak ihlalinin uygulandığı yer hapishaneler oldu. Siyasi tutsakların üzerindeki baskılar, pandemi koşulları bahane edilerek had safhaya çıktı. Hasta tutsakların tedaviye erişimleri yine pandemi bahane edilerek ertelendi, aksatıldı veya durduruldu. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) güncel verilerine göre pandemi sürecinden beri 43 tutsak hapishanelerde yaşamını yitirdi. Yine CİSST ve İnsan Hakları Derneği (İHD) verilerine göre ölümle burun buruna olan onlarca hasta tutsak var. İHD'nin güncel verileri, Türkiye hapishanelerinde 590’ı ağır olmak üzere toplam 1564 hasta tutsak olduğunu söylüyor. Hapishanelerdeki hasta tutsaklara dönük ihlalleri ve güncel durumu hukuki olarak yorumlayan Avukat Esra Erin, hasta tutsakların sağlık hakkının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ikinci, üçüncü ve beşinci maddelerine atıf yapılarak incelenebileceğini belirtiyor. Bu maddelerin “yaşam hakkı”, “işkence yasağı” ve “özgürlük ve güvenlik hakkı”na ilişkin olduğunu belirten Erin, "Pandemi öncesinde dahi ağır hasta mahpusların sağlık durumlarından ve Türkiye cezaevlerindeki koşullardan ötürü infazlarının ertelenmesi ve tedaviye erişimlerinin sağlanması gerekirken pandemi sürecine girilmiş ve pandemi bu mahpuslar açısından ciddi risk oluşturmasına karşın ağır hasta mahpuslar halen tahliye edilmemiştir" diyor.
‘Yasanın kendisi insan haklarına aykırı’
Hapishanelerde yaşanan hak ihlalleriyle ilgili olarak HDP’li milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise, "Hasta tutsaklara dönük uygulamalar bize mahkemelerin Türkiye'de hak ve hukuka göre değil, siyasete göre karar verdiğini gösteriyor" diyor. Tutsakların A'dan Z'ye tüm haklarının gasp edildiğini belirten Gergerlioğlu, hasta tutsakların tüm raporlara rağmen tahliye edilmemesine ilişkin, "İnfaz ertelemeyle ilgili bir yasa var kanunda. Bir kere bu yasanın kendisi insan haklarına aykırı. Tüm hastane ve adli tıp raporlarına rağmen tutsaklar toplum açısından risk teşkil ettikleri gerekçesiyle tahliye edilmiyor. Yaptıkları yasal mı? Evet, yasal. Ama bu yasa insan haklarına aykırı bir yasa. Zaten bu yüzden böyle acımasızca hak ihlalleri çıkıyor ortaya. Bir şey yasa diye hukuka ve insan haklarına uygundur anlamına gelmiyor ki" ifadelerini kullanıyor.
Ya tabutta ya ölüm döşeğinde
Yaşanan ihlallere karşı hükümetin Covid-19 salgınına sığındığını vurgulayan Gergerlioğlu, "Burada çok açık bir şekilde hasta mahpusların ağır hak ihlallerine uğradığını görüyoruz. Cezaevleri Covid-19 nedeniyle çok daha ağırlaşmış durumda. Bu kötü niyetlerin uygulamaya geçişine de sebep oluyor. Covid'i bahane edip bir fırsatçılık yapıyorlar. Tüm hasta mahpusların tedavileri geciktiriliyor, teşhisleri gecikiyor, sağlık kurulu raporları gecikiyor, adli tıp raporları gecikiyor. Mahpuslar ya tabutla çıkıyor cezaevinden ya da ölüm döşeğinde çıkıyor. Kısa bir süre sonra da vefat ediyorlar" diyor ve ekliyor: "Cezaevindeki ihlaller ile ilgili olarak insan hakları komisyonlarına işkenceler, kötü muameleler, kaçırılmalar için çağrılar yaptık. Hiçbirinde harekete geçmediler. Bu da aslında insan hakları ihlallerinin nasıl idare kaynaklı olduğunu, idarenin de bunları örtbas etmek için büyük bir gayret içerisinde olduğunu gösteriyor."
‘Daha fazla ölüm çok olası’
Hükümetin uygulamalarında bir değişikliğe gidilmezse durumun daha da korkunç bir hal alacağını ifade eden Erin, Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 16. maddesini hatırlatıyor. 16. maddenin 5. fıkrasında yer alan “Maruz kaldığı ağır bir hastalık veya sakatlık nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkûmun cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılabilir” ifadesine atıfta bulunan Erin, devam ediyor: "Hasta mahpusların yaşadıkları hak ihlallerinin mutlak hak olarak andığımız işkence yasağı çerçevesinde ele alınacağını söylemek gerek. Ayrıca yaşanan ölümlere karşın eğer harekete geçilmezse daha fazla hasta mahpusun hayatını kaybetmesi çok olası bir durumdur. Zira hak örgütleri pandemiden ötürü tedaviye erişemeyen ve durumu kötüleşen ağır hasta mahpuslar için neredeyse her gün çağrılar yapmaktadır."
Avukat Erin, hayatını kaybetmeyen ancak ağır hastalıklarına ve tedaviye erişimde yaşanan sıkıntılara rağmen halen cezaevlerinde tutulan mahpuslarla ilgili ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 3. maddesinin, yani işkence yasağının gündeme gelmesi gerektiğini belirtiyor. Söz konusu maddenin AİHS’yi oluşturan en temel hükümlerden biri olduğunu ve olağanüstü hallerde bile işkence, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele veya cezayı hiçbir istisnaya yer vermeden yasakladığını belirten Erin, "AİHM, hasta mahpusların tedavisi ve gözetimi sırasında yaşanan ihlaller ile hasta mahpusların sağlık nedenleriyle tahliye edilmesi hususunu 3. madde kapsamında incelemiştir. Mahpusların zamanında ihtiyaç duydukları tedaviye erişimi sağlayamaması, AİHS’in 3. maddesinin ihlalidir" yorumunda bulunuyor.
Her alanda hak ihlali
Öte yandan CİSST verileri, hapishanelerde yaşanan hak ihlallerinin çok yönlü ve her alanda olduğunu gözler önüne seriyor. Son bir yılda iletişime geçtikleri 1361 tutsakla yaptıkları görüşmeler sonucu günlük olarak veri kaydı tutan CİSST, bu görüşmelerde 1666 ihlal vakası tespit ettiklerini belirtiyor. Derneğin paylaştığı veriler hak ihlallerinin ifade özgürlüğü, tecrit, sevk talebi, işkence ve kötü muamele, görüş, ayrımcılık, disiplin, hak ihlali ve psikososyal servis alanlarında yoğunlaştığı görülüyor.
150 gazeteci tutsak,
7 bin sosyal medya takibatı
Türkiye'de hak ihlalinin hapishaneler dışında en çok yaşandığı alanlardan biri olarak da ifade özgürlüğünün ihlali göze çarpıyor. Bu çerçevede başvurduğumuz Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) kaynakları da bunu doğruluyor. TİHV verilerine göre bugün Türkiye hapishanelerinde en az 150 tutuklu gazeteci bulunuyor. TİHV, en az 7 bin yurttaşın sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek adli işlemlere maruz bırakıldığını raporluyor. Valilikler ve idari makamlar tarafından en az 650 barışçıl toplantı ve gösteriye kolluk güçlerinin müdahalesi sonucunda en az 1500 kişinin işkence ve diğer kötü muamele niteliğinde uygulamalara maruz kalarak gözaltına alındığını gösteren TİHV kaynakları, bu uygulamalar kapsamında yüzlerce kişinin gözaltı ve tutuklama yaşadığını söylüyor.
Mülteciye temel haklar haram
Türkiye'de hak ihlallerine yoğun biçimde maruz kalan bir diğer kesim de mülteciler. Birleşmiş Milletlerin yayımladığı son verilere göre Türkiye'de en az 4 milyon Suriyeli mülteci bulunuyor. Bu mültecilerin yalnızca 330 bininin sosyal haklara erişebildiğini belirten rapor, Türkiye'deki toplam mülteci sayısının kesin olarak belirtilemeyeceğini de vurguluyor. Raporda mültecilerin eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme gibi temel haklar dahil her anlamda ihlale uğradığının belirtildiği raporda mültecilerin haklarına erişimi kolaylaştıracak kurum, kuruluş ve yasaların da yetersizliğine dikkat çekiliyor. Öte yandan bu konuda bir rapor yayımlayan Mülteci Dayanışma Ağı ise ihlallerin mülteciler için yaşamın her alanına yayıldığını belirtiyor. 4 Aralık'ta yayımlanan Mülteci Dayanışma Ağının raporunda mültecilerin haklarına ilişkin yapılması gereken iyileştirme önerilerinden bir kısmı şöyle sıralandı:
* Mültecilerin ülkeye güvenli erişimi sağlanmalı; etkin, şeffaf ve erişilebilir sığınma prosedürleri uygulanmalıdır.
* Mültecilerin statüsüzlük durumu uluslararası insan hakları standartlarına uygun şekilde anayasal bir güvenceyle çözüme kavuşturulmalı ve uygulanmalıdır.
* İnsan kaçakçılığı suçu ile mücadele kapsamında yürütülen soruşturmalar hızlı ve etkin bir şekilde yürütülmelidir.
* İnsan kaçakçılığı suçu kapsamında yargılanan insanlara caydırıcı cezalar verilmelidir.
* Göçmen alanında çalışan kamu çalışanları seçiminde özel bir prosedür uygulanmalı ve kamu çalışanları haklar ve özgürlükler konusunda eğitime tabi tutulmalıdır.
* Mülteciler devletlerin insafına bırakılmamalı, Birleşmiş Milletler komiserlikleri tekrar açılmalı ve mültecilerin kabul işlemleri buralarda yapılmalıdır.
* Siyasilerin ve medyanın mültecilere yönelik ırkçı, ayrıştırıcı, hedef gösteren dili düzeltilmelidir.
* Siyasi partiler mülteci krizini hak temelli bir yaklaşımla acilen gündemlerine almalıdır.
* Mültecilere dönük istismar ve ırkçı saldırılara karşı caydırıcı cezalar uygulanmalıdır.







