Bilginin temellerini yeniden düşünmek

Dosya Haberleri —

Syed Muhammad Naquib al-Attas

Syed Muhammad Naquib al-Attas

“Bilginin İslamileştirilmesi” konusunu tartışmaya açan Malezyalı filozof Syed Muhammad Naquib al-Attas’ın ömrü entelektüel arayışlarla geçti

  • El-Attas’a göre, bilgiye dair bütüncül anlayışın aşınması, Müslüman dünyanın karşı karşıya olduğu entelektüel krizin tam merkezinde yer alıyordu. Eğitim sistemleri, Batılı epistemik çerçeveleri, içlerinde barındırdıkları metafizik varsayımları tam olarak irdelemeden benimsemişti. 

Muhammed Nefih Vafi* -Çeviri: Yeni Özgür Politika 

Malezyalı filozof ve bilge Syed Muhammed Naquib el-Attas, 94 yaşında hayatını kaybetti. Ömrü boyunca Batı’nın entelektüel tahakkümünü eleştiren El-Attas’ın çalışmaları, İslam dünyasında modernite ve eğitim tartışmalarını şekillendirdi. 

20. yüzyıl boyunca Müslüman toplumların moderniteyle nasıl yüzleşmesi gerektiğine dair hararetli bir tartışma vardı: Batı’nın entelektüel çerçevelerine uyum mu göstermeliydiler, yoksa kendi miraslarını yeniden mi keşfetmeliydiler? Bu soruyu Syed Muhammed Naquib El-Attas kadar felsefi derinlik ve kararlılıkla ele alan çok az düşünür çıktı. 8 Mart’ta 94 yaşında ölen el-Attas, bir filozof, tarihçi, dilbilimci ve eğitim kuramcısıydı; çoğu zaman modern İslam’ın son gerçek bilgelerinden biri olarak anıldı. 

El-Attas, hayatını dönemin entelektüel rüzgârına meydan okuyarak geçirdi. Yazıları tek ve ısrarcı bir soru etrafında dönüyordu: Bir zamanlar dünyanın en parlak felsefe ve bilim beşiklerinden biri olan İslam medeniyeti, nasıl olup da modern Batı’nın hâkim ideolojisi karşısında entelektüel açıdan geri plana düştü? Ona göre Müslüman dünyanın karşı karşıya olduğu kriz öncelikle siyasi ya da ekonomik değil, epistemolojikti. 

Kurumlar ya da toplumlar yenilenmeden önce, bilginin temellerinin yeniden düşünülmesi gerektiğine inanıyordu. El-Attas, sadece Batı düşüncesinin bir eleştirmeni değildi. Daha iddialı bir şekilde, Müslüman düşünceyi kendi entelektüel yoluna geri döndürmeyi amaçlayan felsefi bir projenin mimarıydı. 

Ordudan akademiye 

1931’de Java’da Hadrami Arap kökenli bir ailede dünyaya gelen El-Attas, büyüdüğü Malay dünyasının kültürel ve dini gelenekleri içinde, Güneydoğu Asya’nın sömürge yönetiminin artçı sarsıntılarını hâlâ hissettiği bir dönemde yetişti. 

Genç bir adam olarak El-Attas’ın kaderinde askerî bir kariyer varmış gibi görünüyordu. Malay Alayı’na katıldı, ardından İngiltere’nin prestijli Sandhurst askerî akademisinde eğitim gördü ve 1955’te subay olarak göreve başladı. Ancak Kuzey Afrika ve İspanya’ya, yani İslam medeniyetinin kalıntılarının mimaride, kütüphanelerde ve tarihsel hafızada hâlâ görünür olduğu topraklara yaptığı seyahatler onun hırslarını askerî hayattan yavaş yavaş ilim yoluna kaydırdı. 

Ordudan ayrılarak kendini İslam entelektüel tarihi çalışmalarına adadı. Londra’daki Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda (SOAS) 16. yüzyıl Sûfi filozofu Hamza Fansuri üzerine doktora tezi yazdı. Bu konu, onun İslam maneviyatının felsefi boyutlarına, özellikle de metafizik tasavvuf geleneğine duyduğu erken dönem ilgisini yansıtıyordu. 

Malezya’ya dönen El-Attas, bölgenin yeni yükselen üniversite sisteminde kısa sürede güçlü bir figür haline geldi. En büyük ilgi alanı, Müslüman toplumların modern çağdaki entelektüel gelişimiydi. 

Entelektüel kopuş…

İslam dünyasının dört bir yanında üniversiteler, büyük ölçüde Avrupalı muadilleri örnek alınarak kurulmuş, onların disiplin yapılarını ve entelektüel varsayımlarını ithal etmişti. Bu kurumlar mühendisler, bürokratlar ve bilim insanları yetiştirmeyi başarsa da, El-Attas’a göre aynı zamanda Müslümanların bilgiyi anlama biçimini de dönüştürmüş ve bu, bir tür entelektüel kopuş anlamına gelmişti. 

Edep olmadan, bilgi kolayca parçalanabilir ya da araçsallaşabilir, hakikate değil güce hizmet eder hale gelebilirdi. Bu nedenle eğitim, teknik bir öğretime indirgenemezdi. 

El-Attas’ın felsefesi, Batı’nın bilgi anlayışını, yani bilgiyi salt bir bilgi yığını ya da ampirik olgulara hâkimiyet olarak gören anlayışı eleştirmek üzerine kuruluydu. Ona göre bilginin ahlaki ve metafizik bir boyutu vardı: aklın hakikate, anlama ve nihayetinde ilahi gerçekliğe disiplinli bir şekilde yöneltilmesiydi bilgi. 

Bu anlayışı, yalnızca aklî melekeyi değil, aynı zamanda manevi sezgiyi de harekete geçiren bir bilgi türü olan marifet kavramıyla ilişkilendirdi. Bu tür bir bilgi, ne salt ampirik gözleme ne de tek başına mantıksal çıkarıma indirgenebilirdi. İnsanın ahlaki ve manevi bir varlık olarak yetiştirilmesini gerekli kılıyordu. 

foto:Wikipedia

Edep…

Bu durum, El-Attas’ı düşüncesinde merkezi hale gelen başka bir kavrama götürdü: edep. Genellikle “nezaket” ya da “görgü” olarak çevrilen bu kelime, onun için çok daha derin bir felsefi anlam taşıyordu. Edep, insan ruhunun doğru terbiye edilmesi, her bilgi türünü kendi içinde uygun bir hiyerarşiye yerleştiren entelektüel ve ahlaki bir disiplindi. Edep olmadan, bilgi kolayca parçalanabilir ya da araçsallaşabilir, hakikate değil güce hizmet eder hale gelebilirdi. Bu nedenle eğitim, teknik bir öğretime indirgenemezdi. 

El-Attas, etkili eseri “İslam’da Eğitim Kavramı”nda, eğitimin gerçek amacının İslam felsefesinde “İnsan-ı Kâmil” denilen olgun ya da yetkin insanın yetiştirilmesi olduğunu savundu. Bilgi, insanın evrendeki ve toplumdaki ilahi düzeni kavramasını sağlamalıydı. 

“Bilginin İslamileştirilmesi” 

El-Attas’a göre, bilgiye dair bu bütüncül anlayışın aşınması, Müslüman dünyanın karşı karşıya olduğu entelektüel krizin tam merkezinde yer alıyordu. Eğitim sistemleri, Batılı epistemik çerçeveleri, içlerinde barındırdıkları metafizik varsayımları tam olarak irdelemeden benimsemişti. 

Bu teşhis, onun en ünlü ve tartışmalı fikrinin temelini oluşturdu: “bilginin İslamileştirilmesi.” Bu fikir, yirminci yüzyılın sonlarında Müslüman entelektüel çevrelerde geniş ölçüde ele alındı. El-Attas’a göre İslamileştirme, modern disiplinlere İslami terimlerle yüzeysel etiketler yapıştırmak anlamına gelmiyordu. Daha köklü bir şeyi ifade ediyordu: bilginin bizzat kendisinin felsefi bir yeniden inşasını. 

Bu yeniden yapılanmanın ilk adımının, onun deyimiyle “Batılılaşmadan arındırma” olduğunu söyledi: yani modern entelektüel çerçevelerin seküler varsayımlarını teşhis edip ortadan kaldırmak. Ona göre Batı bilgisi, dinin felsefe, dil ve toplum üzerindeki otoritesini giderek kaybettiği belli bir tarihsel rotadan çıkmıştı. 

 

Metafizik temellerinden koparılan bilgi…

El-Attas, etkili kitabı “İslam ve Sekülarizm”de, seküler düşüncenin soy kütüğünü Hristiyan ve Greko-Romen medeniyetindeki gelişmelere kadar geri götürdü. Ona göre sekülerleşme, insanlığın ilerleyişinde kaçınılmaz bir aşama değil, kutsal olanın giderek kamusal hayattan ve entelektüel araştırmalardan ayrıştırıldığı belirli bir tarihsel sonuçtu. Metafizik temellerinden koparılan bilgi, nihai anlamı kavramaktan çok, dünyayı yönetmek için bir araca dönüşüyordu. 

El-Attas, bu eğilimin karşısına, ampirik araştırmayı vahiy ve metafizik kavrayışla yeniden bütünleştirmeyi önerdi. Gerçek İslamileştirmenin, aklı ya da bilimi reddetmek anlamına gelmediğini ısrarla vurguladı. Tam tersine, onları tevhit ilkesi-Allah’ın birliği-temelinde daha geniş bir çerçeve içine yerleştirmeyi hedefliyordu. 

Girişimi zamanla soldu…

1987’de El-Attas, Kuala Lumpur’da Uluslararası İslam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü’nü (ISTAC) kurarak görüşlerini hayata geçirmeye çalıştı. Yükseköğretime alternatif bir model olarak tasarlanan enstitü, klasik İslam'ın bütünleşik bilgi idealini yeniden canlandırmayı, teoloji, felsefe, dil ve doğa bilimlerini birleşik bir entelektüel çerçeve içinde bir araya getirmeyi hedefliyordu. 

Bir süre ISTAC, dünyanın dört bir yanından akademisyenleri kendine çekti ve Müslüman dünyada yükseköğretimin temellerini yeniden düşünme yolunda nadir bir deneyimi temsil ediyor gibi göründü. Ne var ki bu girişim, siyasi dalgalanmalara ve akademik rekabetlere karşı kırılgan çıktı. Malezya’nın siyasi manzarasındaki değişimler enstitünün özerkliğini zamanla aşındırdı ve 2000’lerin başına gelindiğinde, kuruluş vizyonu büyük ölçüde solmuştu. 

Yine de el-Attas’ın entelektüel etkisi herhangi bir kurumun çok ötesine uzandı. Onun projesi, Müslüman medeniyetinin karşı karşıya olduğu krize dair teşhisleri onunkinden farklı olan başka düşünürlerinkilerle birlikte ilerledi. Bunların arasında İsmail Raci el-Faruki, Muhammed Abid el-Cabiri ve Fazlur Rahman gibi isimler sayılabilir. 

Bilginin manevi temellerinden kopuşu…

Faruki’nin, Suudi Arabistan’dan önemli maddi destek gören projesi, modern akademik disiplinleri İslamileştirmeyi amaçlıyor ve Uluslararası İslam Düşüncesi Enstitüsü gibi kurumlar aracılığıyla küresel bir akademisyen ve hamiler ağını harekete geçiriyordu. El-Cabiri ve Rahman ise sorunun kaynağının, metinsel ve mistik akıl yürütmenin ampirik rasyonalizm karşısındaki tarihsel tahakkümü olduğunu düşünüyor ve İslam entelektüel tarihi içindeki rasyonel ve deneysel geleneklerin yeniden canlandırılmasını savunuyordu. 

El-Attas’a göre asıl kriz, metafizik yönelimin kaybıydı: bilgi manevi temellerinden kopmuştu. Onun cevabı, ne moderniteyi reddetmekti ne de ona kayıtsız şartsız sahip çıkmaktı. Bunun yerine, İslam’ın kendi entelektüel kaynaklarından hareketle modern bilgiyle yeniden bir angajman kurulması çağrısı yaptı. Projesi, akademik uzmanlaşma çağında pek moda sayılmayabilecek bir inanca dayanıyordu: bilgi ile karakter ayrılmazdır. Ona göre, anlamlı bilgi üretebilen bir medeniyet, önce disiplin, tevazu ve ahlaki berraklıkla şekillenmiş insanları yetiştirmelidir. 

Öğrenmenin nihai amacı, salt bilgiye hâkim olmak değil, hakikati tanıyabilecek bir insan yetiştirmekti.

* Eski gazeteci Muhammed Nafih Wafy, yaşamını sürdürdüğü Birleşik Arap Emirlikleri'nde yazar ve araştırmacı olarak görev yapmakta

Kaynak: https://qantara.de/en/article/syed-muhammad-naquib-al-attas-life-rethinking-foundations-knowledge

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.