Sendikalarda dümen işçide
Dosya Haberleri —

Madenciler eylem
DGD-SEN Genel Başkanı Neslihan Acar ile işçi eylemleri, baskı politikalarının etkileri ve 1 Mayıs’a giderken öne çıkan taleplerini konuştuk.
- Sendikalaşma oranları düşmüş durumda. İşyerlerinde sendikal örgütlenmeye ve işçilerin dayanışmasına tahammül edilmiyor, bu nedenle örgütlenmeye yönelik baskı var. Sendikacıların gerekçe gösterilmeden tutuklanması da bu baskının bir parçası.
- Baskının kitleleri korkuttuğunu söylemek de zor. Madenciler gibi daha önce hiç karakol görmemiş işçiler gözaltına alınıp çıktıktan sonra aynı kararlılıkla mücadeleye devam edebiliyor. Çünkü açlık ve savaş atmosferi zaten korku eşiğini aşmış durumda.
- Bizim çağrımız nettir: Taksim’in yeniden işçilere açılması bir süreç ve birikim işidir. Her yıl daha örgütlü ve daha güçlü bir birlikle orada var olmak gerekir. Sendikalar ve sosyalist yapılar, işçilerin ortaya koyduğu iradenin gerisine düşmemelidir.
ERDOĞAN ALAYUMAT
1 Mayıs yaklaşırken, işçi sınıfına yönelik yoğun saldırıların arttığı bir dönemden geçiyoruz. Talepler birçok alanda ortaklaşmışken, mücadele zemininin aynı ölçüde birleşemediği görülüyor. Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) son bir yılda başta Migros depo işçileri olmak üzere birçok direnişte aktif rol aldı ve işçiler lehine önemli sonuçlar ortaya çıkardı. Sendikalaşma oranlarının son yıllarda baskı ve tehditler nedeniyle düştüğüne de işaret eden DGD-SEN Genel Başkanı Neslihan Acar ile işçi eylemleri, baskı politikalarının etkileri ve 1 Mayıs’a giderken öne çıkan taleplerini konuştuk.
Neslihan Acar kimdir?
Depo, liman ve lojistik işçilerinin örgütlenmesiyle öne çıkan DGD-SEN Genel Başkanı Neslihan Acar, Türkiye’de son dönemin en görünür sendikacılarından biri olarak dikkat çekiyor. 10 yaşında tekstil atölyelerinde çalışmaya başlayan Acar, işçilik deneyimi üzerinden şekillenen bir mücadele hattından geliyor. 18 yaşında Umut-Sen ile tanışarak örgütlü mücadeleye adım atan Acar, zamanla depo ve lojistik işçilerinin sendikal örgütlenmesinde aktif rol aldı ve DGD-SEN’in kuruluş sürecinde yer aldı. Bugün ise özellikle güvencesiz, taşeron ve düşük ücretli işçilerin örgütlenmesine odaklanan bir sendikal çizgiyi temsil ediyor.
Acar’ın adı kamuoyunda en çok Migros depo işçilerinin direnişiyle birlikte öne çıktı. Düşük ücretler ve ağır çalışma koşullarına karşı başlayan bu süreçte işçilerle birlikte eylemlerin en önünde yer alan Acar, direniş boyunca defalarca gözaltına alındı. Direniş devam ederken polis saldırısı sonucu kolu kırıldı; buna rağmen mücadeleyi bırakmadı ve eylemlerin içinde yer almayı sürdürdü. Acar’ın sendikal pratiği, bu yönüyle masa başından değil doğrudan işçi sınıfı ve direnişin içinden öne çıkıyor.
Son bir yıl içinde farklı sektörlerde gerçekleşen işçi eylemlerine baktığınızda, işçilerin en sık dile getirdiği talepler nelerdi? Ve ne ölçüde karşılık buldu?
Pandemi sonrası işçiler açısından geçinememe hali derinleşti. Kriz söylemiyle birlikte ücretler giderek baskılandı; mobbing, işsizlik ve işten atmalar ciddi biçimde arttı. Özellikle son iki yılda, başta ağır sanayi olmak üzere birçok iş kolunda işten çıkarmalar yoğunlaştı. Bugün pek çok yerde doğrudan ücret gaspları yaşanıyor. Örneğin Doruk Madencilik işçileri aylardır ödenmeyen maaşları için direniyor. Migros depo işçileri de 2022’den bu yana ücretlerin iyileştirilmesi ve çalışma koşullarının düzeltilmesi için mücadele ediyor. Çünkü çalışma yaşamında ciddi bir kuralsızlık var; denetim yok, devlet işçiler aleyhine geri çekilmiş durumda ve şikayet mekanizmaları işlemiyor.
Bu tablo yalnızca krizle açıklanamaz. İşçiler enflasyon yoluyla yoksullaşırken sermaye kesimleri büyüyor; açık bir servet transferi yaşanıyor. Bu nedenle işçilerin en somut talebi geçinebilmek, yani ücretlerin iyileştirilmesi. Ancak kriz bahanesiyle ücretlere ve tazminatlara yönelik kitlesel müdahaleler de artmış durumda. Buna karşı direnişler sürerken çalışma koşulları daha da ağırlaşıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verileri de bunu gösteriyor: Her gün ortalama 6-7 işçi çalışırken hayatını kaybediyor, binlerce kişi de meslek hastalıkları nedeniyle yaşamını yitiriyor.
Sendikalaşma oranları düşmüş durumda. İşyerlerinde sendikal örgütlenmeye ve işçilerin dayanışmasına tahammül edilmiyor, bu nedenle örgütlenmeye yönelik ciddi bir baskı var. Sendikacıların gerekçe gösterilmeden tutuklanması da bu baskının bir parçası. Bu koşullarda işçilerin öne çıkan talepleri net: ücretlerin artırılması, çalışma koşullarının düzeltilmesi ve mevcut iş yasalarının uygulanması.
Aslında mevcut yasaların uygulanması için bile işçiler direnmek zorunda bırakılıyor…
Elbette. Bugün madencilerin ve Temel Conta işçilerinin direnişi 400 günü aşmış durumda. Tokat’ta Şık Makas işçileri de direnişini sürdürüyor. Aslında talep edilen şey yeni haklar değil, mevcut iş yasası ve sendikalar yasasının uygulanması. İşçiler şu an bulundukları noktada daha çok savunma pozisyonunda. Amaç var olan hakların daha da geriye gitmesini engellemek. Mevcut örgütlülükle yaratılabilen basınç da bu sınırlar içinde kalıyor. En temel talep ise açık, iş yasasının uygulanması. Ancak bunu dahi uygulatmakta ciddi zorluk yaşanıyor.
1 Mayıs’ta ortak talepler meydanlarda nasıl birleşebilir?
2000’lerden sonra geleneksel sendikal merkezler, büyük ölçüde işçi sınıfının çıkarlarını savunma iddiasını yitirdi. Bu nedenle “mücadeleyi ortaklaştırma” söylemi çoğu zaman pratikte karşılık bulmayan bir temenni olarak kalıyor. 1 Mayıs’a giderken de benzer bir tablo var. Taksim üzerindeki yasakların hukuksuzluğu dahi ortaya konmuşken, herhangi bir basınç oluşturulmadan Kadıköy gibi alanlara yönelinmesi, yasakların fiilen kabul edilmesi anlamına geliyor. Bu anlayışla gerçek bir ortaklaşma mümkün görünmüyor.
Bağımsız sendikalar ise tam da bu boşlukta, işçilerin doğrudan inisiyatifiyle ortaya çıktı. Son yıllarda işçi hareketi giderek fiili ve meşru mücadeleyi esas alıyor. Çünkü işçiler açısından yasa, denetim ve koruma mekanizmaları işlemiyor; devlet, sermaye ve ana akım sendikalar çoğu zaman aynı hatta konumlanıyor. Buna rağmen sahada önemli örnekler ortaya çıkıyor. Binlerce işçinin katıldığı direnişlerde, “yapılamaz” denilen kazanımlar elde edilebiliyor, taşeron sistemleri geri püskürtülebiliyor ve ücretlerde iyileştirmeler sağlanabiliyor.
Ancak 1 Mayıs’a giderken bu mücadele hattının yeterince görünür olmadığı bir tablo ortaya çıkıyor. İşçilerin taleplerinin, işsizliğin, işten atmaların ve örgütlenme önündeki engellerin gündemleşmediği, aksine dağınık ve etkisiz, 1 Mayıs hazırlığı dikkat çekiyor. Bu nedenle 2026’nın “kayıp 1 Mayıs” olma ihtimali dile getiriliyor. Buna karşın toplumsal huzursuzluk, artan baskılar ve savaş politikaları, aslında ortak bir mücadele zeminini mümkün kılan unsurlar olarak görülüyor.
Bugün ortaya çıkan tabloyu belirleyen temel ayrım ise açık. Bir yanda devletin çizdiği sınırlar içinde kalan, izinli alanlara sıkışan bir 1 Mayıs; diğer yanda ise Taksim Meydanı’nı politik bir mücadele alanı olarak gören ve fiili mücadeleyi esas alan bir hat. Bu nedenle her yıl iki ayrı 1 Mayıs yaşanıyor ve bu ayrışma giderek daha keskin hale geliyor.
Son dönemde BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanması emek kamuoyunda geniş yankı yarattı. Sizce bu durum sahadaki örgütlenme faaliyetlerini nasıl etkiliyor?
Antep, kuralsız, kayıt dışı ve ucuz emeğin yoğunlaştığı, göçmen ve kadın işçiliğinin yaygın olduğu çok ağır bir tabloyu barındırıyor. Antep ve Urfa hattında BİRTEK-SEN gibi yapılar, özellikle Başpınar işçilerinin fiili meşru mücadele geleneğine dayanarak şekillenmiş durumda. Benzer biçimde farklı illerde büyük holdinglerin ekonomik ve siyasal hayat üzerinde belirleyici olduğu, yerel düzeyde tüm ilişkileri kontrol ettiği bir yapı öne çıkıyor. Bu ortamda işçi mücadelesi yürüten isimler hedef alınıyor. Mehmet Türkmen’in yıllardır yaptığı konuşmaların bugün tutuklama gerekçesi yapılması buna örnek.
Benzer bir tablo farklı sektör ve bölgelerde de görülüyor. Yargı süreçleri keyfi işlerken sendikacılar ve işçi önderleri hedef alınabiliyor, sermaye çevreleri ise faaliyetlerini sürdürüyor. Doruk Madencilik ve Temel Conta örneklerinde olduğu gibi işçiler geri adım atmıyor.
Baskının kitleleri korkuttuğunu söylemek de zor. Madenciler gibi daha önce hiç karakol görmemiş işçiler gözaltına alınıp çıktıktan sonra aynı kararlılıkla mücadeleye devam edebiliyor. Urfa ve Antep gibi yerlerde de geri çekilme yok. Çünkü açlık, güvencesizlik ve savaş atmosferi zaten korku eşiğini aşmış durumda. Bu nedenle baskı daha çok işçi önderlerini hedef alarak örgütlenmeyi zayıflatmaya yöneliyor. Mehmet Türkmen gibi isimlerin tutuklanması süreci geçici olarak zayıflatsa da, genel olarak mücadele eğilimi devam ediyor.
Türkiye’de birçok sendikanın zamanla işçi sınıfından uzaklaştığı ve bürokratikleştiği yönünde eleştiriler sıkça dile getiriliyor. Siz bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Mevcut sendikal anlayıştan ayrıştığınız noktalar neler?
Biz “mücadeleci sendika” tanımını kendimiz seçmedik; bu ifade zamanla üzerimize kaldı. Ayrıca sadece biz değiliz, sendikaların içinde hâlâ mücadele eden şubeler ve sendikacılar var. Ancak mevcut tabloya bakıldığında, DİSK başta olmak üzere ana akım sendikal yapılarda bu niteliğin büyük ölçüde zayıfladığı görülüyor. Yönetim, mali ilişkiler ve delegasyon yapısından seçim süreçlerine kadar işçi iradesinin geri plana itildiği, demokratik işleyişin daraldığı bir yapı oluşmuş durumda.
Türk-İş ve Hak-İş için de benzer bir tablo var; işçi sınıfından kopuk ve örgütlenmeye öncülük etmeyen yapılar olarak değerlendiriliyorlar. DGD-SEN’in ortaya çıkışı da tam olarak bu boşlukla ilgili. Depo işçilerinin mevcut sendikalara üye olmak istemesine rağmen kabul edilmemesi, işçileri kendi sendikalarını kurmaya itti. Benzer biçimde farklı sektörlerde de işçilerin dışlandığı süreçler yeni örgütlenmelerin doğmasına yol açtı. Temel fark ise bu sendikaların doğrudan taban örgütlenmesine dayanması ve karar alma süreçlerinde işçi iradesinin belirleyici olmasıdır.
DGD-SEN son bir yılda başta Migros depo işçileri olmak üzere birçok direnişte aktif rol aldı. Bu direnişlerden hangi somut kazanımlar elde edildi? Bu deneyimler, önümüzdeki dönemde işçi mücadelesinin yönü açısından ne söylüyor?
Biz doğrudan eylemle sonuç alıyoruz. CarrefourSA sürecinde tüm taşeron sistemi kaldırılabildi. Migros direnişinde ise daha ileri bir deneyim yaşandı, depo depo örgütlenerek iki temel kazanım elde edildi. Birincisi, yıllardır “gönderilemez” denilen taşeron sisteminin kırılması ve işçilerin kadroya alınması oldu. İkincisi ise, sendikal mücadelede oldukça sert tutumuyla bilinen bir şirkette bu direncin aşılmasıydı.
Resmi bir toplu sözleşme imzalanmasa da fiili grev sayesinde depo işçilerinin ücretleri market işçilerini geçti. İş sağlığı ve güvenliği önlemleri de işçi denetimiyle uygulanmaya başlandı. Bu süreç, “yasal-yasa dışı” tartışmasını fiilen anlamsız hale getirdi ve sınıf mücadelesinde bir eşik olarak değerlendirildi. Doğrudan eylem ve fiili grevle haftalarca sürdürülen bu direniş, geniş bir toplumsal karşılık da buldu. Direnişin şeffaf yürütülmesi ve her aşamasının kamuoyuna açık olması bu etkiyi güçlendirdi. Bu deneyim aynı zamanda şu gerçeği ortaya koydu: Binlerce işçi bir araya geldiğinde fiilen toplu sözleşme yapabilecek bir güç oluşuyor. Böylece ortaya çıkan kazanımlar, hukuki olarak da fiili bir zemine oturmuş oluyor.
* * *
1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız
1 Mayıs’a giderken işçi sınıfına ve emek örgütlerine nasıl bir çağrı yapmak istersiniz? Özellikle Taksim Meydanı tartışmaları üzerinden bakıldığında, bu yıl 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması neden önemli?
Taksim Meydanı, Türkiye halklarının ortak hafıza alanı ve işçi sınıfının mücadele ettiği bir mekandır. Bu alanın yasaklanmasını kabul etmenin insan onuruna aykırı olduğunu düşünüyoruz. Taksim’de 1 Mayıs kutlamak bizim için yalnızca bir anma değil, doğrudan politik bir taleptir. İcazetli alanlarda eylem yapmanın baskıları püskürtmeye yetmediğini görüyoruz. Taksim’i kazanmak ise bir güç ilişkisi meselesidir. Son yıllarda bu konuda bir irade de oluşmuştur ve artık Taksim’in “sahibi” birkaç kurum ya da yapı değildir.
Bizim çağrımız nettir: Taksim’in yeniden işçilere açılması bir süreç ve birikim işidir. Her yıl daha örgütlü ve daha güçlü bir birlikle orada var olmak gerekir. Sendikalar ve sosyalist yapılar, işçilerin ortaya koyduğu iradenin gerisine düşmemelidir. Bu yıl ise “kayıp 1 Mayıs” havasının öne çıktığı, Kadıköy gibi alanlarda günü geçiştiren bir yaklaşımın baskın olduğu bir tablo var. Buna karşılık Taksim, politik bir mücadele alanı olarak görülmeli ve bu alana yönelik ısrar sürdürülmelidir. 1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız ve bu alan işçilere açılana kadar mücadeleyi devam ettireceğiz.















