- Vialet’ye göre Neandertaller konuşma için gerekli tüm anatomik özelliklere sahipti: “Neandertaller ve 500.000 yıl önceki ataları, bizim çıkarabildiğimiz seslerin aynısını çıkarabiliyordu.” Büyük ihtimalle bir dil yapıları da vardı; cümle kurabiliyor, anlam kurabiliyorlardı. Bu sayede avlanmayı organize ediyor, bilgiyi aktarıyor ve soyut fikirleri paylaşabiliyorlardı.
- Cro-Magnon insanları, 40.000 ile 10.000 yıl önce yaşamış erken Homo sapiens topluluklarıydı. Bu dönemde sembolik sanat, uzun mesafeli ticaret ve gelişmiş alet teknolojisi hızla yaygınlaştı. Bu insanlar, bugün bizim sahip olduğumuz konuşma ile ilgili tüm fiziksel özelliklere zaten sahipti: ses yolu, beyin yapısı ve omurilik boyutu neredeyse birebir aynıydı.
- Bugün dünyada 7.000’den fazla dil konuşuluyor. Ama ne yazık ki bunların neredeyse yarısı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Yine de dil, tıpkı insan gibi, sürekli değişir. Dünya değiştikçe ve ihtiyaçlarımız farklılaştıkça, iletişim biçimlerimiz de değişmeye devam edecek. Peki, binlerce yıl sonra insanlar nasıl konuşacak?
Katherine Latham* -Çeviri: Yeni Özgür Politika
Atalarımızdan geriye kalan kemikler sessiz. Peki en eski dillerimizin kulağa nasıl geldiğini nasıl hayal edebiliriz? Paleoantropologlar, geçmişin seslerini yeniden kurabilmek için milyonlarca yıllık fosil bulgularını inceliyor.
İnsan dili, hayvanlar arasındaki diğer iletişim biçimlerinden ayrılıyor. Bildiğimiz kadarıyla, düşünce ve deneyimlerimizi zihinsel sembollere döküp, bunları yeniden düzenleyerek yeni fikirler kurabilen ve başkalarına anlam aktarabilen tek tür biziz.
Buna rağmen dilin nasıl ortaya çıktığı hâlâ tam olarak bilinmiyor. Bilim insanları, fosilleşmiş kemiklerden mağara resimlerine kadar uzanan ipuçlarını bir araya getirerek bu soruya cevap arıyor. Parçalar yavaş yavaş birleşiyor ve daha net bir tablo ortaya çıkıyor.
Dil nasıl ortaya çıktı?
Bu soruya iki temel yanıt var. İlk görüşe göre dil, insan zekâsının evrimiyle birlikte bir anda ortaya çıktı. İnsanlar soyut ve sembolik düşünme yeteneğini kazandığında, dil de kendiliğinden doğdu. Yakın zamana kadar bunun yaklaşık 40 bin yıl önce Avrupa’da gerçekleştiği düşünülüyordu. Ancak dünyanın farklı yerlerinde bulunan soyut sanat eserleri ve özenle yapılmış aletler, bu fikri ciddi şekilde sorgulatıyor. Görünen o ki bu konuda hem zaman hem de yer bakımından milyonlarca yıl ve binlerce kilometre yanılmış olabiliriz.
Paris’teki Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’nden paleoantropolog Amélie Vialet bunu şöyle açıklıyor: “İfade ettiğimiz şeylerin çoğu soyut: duygular, planlar, o anda gözümüzün önünde olmayan nesneler. Dil, hem konuşan hem de dinleyen için mutlaka soyutlama ve hayal gücü gerektirir.”
Bilim insanları, soyut düşüncenin ne zaman ortaya çıktığını anlamak için dolaylı kanıtlara yani mağara duvarlarındaki resimler ya da işlenmiş taş aletler gibi arkeolojik bulgulara bakıyorlar.
Brighton Üniversitesi’nden arkeolog James Cole, karmaşık düşüncenin gelişimini yaklaşık 1,8 milyon yıl önce ortaya çıkan “el baltası” üzerinden inceliyor.
“Bu aletler önemli, çünkü ilk kez bilinçli bir biçim verme çabası görüyoruz,” diyor. “Bir şekil verebilmek için, o şeklin zihinde önceden tasarlanmış olması gerekir. Bu fikri zihinde tutabilmek ise hayal kurabildiğimizi gösterir.”
Cole’a göre bu soyut düşünme kapasitesi, dilin de temelini oluşturmuş olabilir. Örneğin “ağaç” kelimesini ele alalım:“Kelimenin, bir işaret ya da sembolde olduğu gibi nesnenin kendisiyle doğrudan bir bağı yoktur. Bu yüzden anlamın yerleşmesi, aynı kültürel grup içinde ortak bir anlayışın oluşmasına bağlıdır. Ben ‘ağaç’ dediğimde, sen neyi kastettiğimi bilirsin.”
Sadece o anki duyguları ifade etmekle kalmayıp; fikirlerden, geçmişten ve gelecekten söz edebilmek insan için büyük bir avantajdı. Bu sayede plan yapabiliyor, birlikte hareket edebiliyor, yeni şeyler üretebiliyor ve değişen koşullara uyum sağlayabiliyorduk ve çoğu zaman bu yeteneğimiz hayatta kalmamızı sağlıyordu. Bu kadar işe yarayan bir beceri olduğu ve insan bedeni de buna elverişli olduğu için, konuşma yeteneği zamanla yayılıp yerleşmiş olmalı.
İkinci görüş ise dilin kökeninin çok daha eskiye dayandığını ve doğal seçilimle yavaş yavaş şekillendiğini savunur. Buna göre dil, bir anda ortaya çıkmadı; uzun bir evrim sürecinde adım adım gelişti.
Ses yolunun yapısı, beynin organizasyonu ve omuriliğin boyutu milyonlarca yıl içinde yavaş yavaş bugünkü insan formuna ulaştı. Bu da dil ve konuşma kapasitemizin de benzer şekilde uzun bir süreçte geliştiğini düşündürüyor. Seslerimiz ve kelime dağarcığımız çeşitlenip inceldikçe; plan yapma, karmaşık sorunları çözme ve sosyal bağlar kurma gibi hayati beceriler sayesinde önemli bir evrimsel avantaj elde etmiş olmalıyız.
İlk sesler nasıldı?
Amélie Vialet ve ekibi bilimsel verilerden yola çıkarak bu sesleri yeniden canlandırmaya çalıştı.
“Dil konusunda bildiklerimiz de çok, bilmediklerimiz de,” diyor Vialet. “Fosilleşmiş bir kafatası, evrimimizi anlamak için pek çok ipucu sunuyor.” Ona göre, iskelet kalıntıları ve konuşmayla ilgili fiziksel özelliklerin zaman içindeki değişimi incelenerek, eski insanların hangi sesleri çıkarabildiği hakkında fikir yürütülebilir.
Ama sadece kemiklere bakmak yeterli değil. Çünkü asıl belirleyici olan yumuşak dokular ve ne yazık ki onlar korunmuyor. Vialet bu açığı biyomekanik modellerle kapatmaya çalışıyor. Yani vücudun yapısını ve işleyişini matematiksel olarak yeniden kuruyor. Bunun için de artık var olmayan akciğer, beyin ya da gırtlak gibi organların iskelet üzerinde bıraktığı izleri takip ediyor.
Steven Mithen bunu çarpıcı bir şekilde özetliyor: “Eğer Neandertallerin konuşmasını dinleyebilseydik, seslerinin epey burundan geldiğini fark ederdik.”
İncelenen en eski beyin izleri 3 milyon yıldan daha eski ve Australopithecus afarensis türüne ait kafataslarının iç yüzeyinde bulunuyor. Zamanla beynin büyüdüğü ve onu saran zarların damar yapısının yoğunlaştığı görülüyor. Bu da beynin giderek daha karmaşık hale geldiğini; daha fazla bağlantı kurabildiğini ve bilgiyi daha etkili işleyebildiğini gösteriyor.
Vialet, fosil insan türlerinin dilinin şekli ve hareket kabiliyeti hakkında fikir edinmek için kemik yapılarını da inceliyor. Dilin kendisi çoktan yok olmuş olsa da, kemikler onun nasıl hareket ettiğine dair önemli ipuçları veriyor.
“Artık biliyoruz ki sesleri biçimlendiren en önemli organ dil. Dil, inanılmaz bir esneklikle şekil değiştirerek havayı yönlendirir ve çok kısa sürede farklı sesler üretir,” diyor.
27 milyon yıl önce Eski Dünya maymunları
2019’da ABD’deki Alabama Üniversitesi’nden araştırmacılar, primatların ses üretimi ve ses yolunun evrimi üzerine onlarca yıllık çalışmayı gözden geçirdi. Amaçları, ünlü [Türkçede a, e, ı, i, o, ö, u, ü] seslerin kökenine ulaşmaktı. Çünkü farklı ünlüleri çıkarabilme yeteneği, “cat” [ket/kedi], “caught” [koğt/kaptı] ve “cut” [kat/kesti] gibi birbirinden tamamen farklı kelimeleri ayırt edebilmemizi sağlar.
Araştırmacılara göre, modern insan sesleri ile babunların çıkardığı sesler arasındaki benzerlikler, bu yeteneğin sandığımızdan çok daha eski olduğunu gösteriyor. Yani farklı ünlü sesler üretme ve ayırt etme kapasitesi, Eski Dünya maymunlarıyla ortak atamızın yaşadığı dönemde yani yaklaşık 27 milyon yıl önce zaten vardı. Bu da, Homo sapiens’ten çok daha önceye uzanan bir geçmişe işaret ediyor.
Bazı uzmanlara göre ünlü sesler, konuşmanın temelini oluşturur ve dilin en erken biçimlerinin ortaya çıkmasını mümkün kılar.
3,2 milyon yıl önce: Lucy (Australopithecus afarensis)
Lucy, yaklaşık 3,2 milyon yıl önce Doğu Afrika’da yaşadı. Boyu yaklaşık 1 metre, kilosu ise sadece 25 civarındaydı. Australopithecus cinsine aitti; yani küçük bedenli ve küçük beyinli erken insan türlerinden birine.
Vialet’ye göre bu türler hem ağaçlarda hareket edebiliyor hem de iki ayak üzerinde yürüyebiliyordu. Bazılarının basit aletler yapmış olabileceği de düşünülüyor.
Lucy büyük ihtimalle duygularını jestlerle ve sınırlı seslerle ifade ediyordu; çıkardığı sesler de şempanzelerin seslerine oldukça yakındı. Gırtlağı daha yukarıda olduğu için çıkarabildiği sesler sınırlıydı. Büyük ihtimalle birkaç temel sesle iletişim kurabiliyordu ama bugün bildiğimiz anlamda cümle kurma yapısı yoktu. Tüm ünlüleri çıkaramazdı; “i” sesi ise neredeyse kesinlikle yoktu.
Peki Lucy ne “söylüyordu”? Bunu kesin olarak bilmemiz imkânsız. Ama muhtemelen arkadaşlarını yırtıcılara karşı uyarıyorlardı. Belki de içlerinden biri ilk kez bir alet yapıp kullandığında, bunu heyecan ve şaşkınlık dolu seslerle paylaşıyorlardı.