- “Erkekleri durduran biyolojik bir engel yok; asıl mesele, saldırganlığı ve güç dengesizliğini talep edip yücelten toplumsal koşulları ortadan kaldırmak.”
Winnie ve Judith Lark'ın Total Woman Victory'de kaleme aldığı "Will Boys Be Boys? The Scientific and Radical Feminist Case Against Biological Determinism" başlıklı makale, radikal feminizmin temel sorusunu ele alıyor. Erkeklerin kadınlara yönelik şiddeti ve baskısı biyolojik mi, yoksa toplumsal mı? Yazarlar, biyolojik determinizmin hem bilimsel olarak hatalı hem de politik olarak çıkmaz sokak olduğunu savunuyor. Onlara göre erkek şiddeti biyolojik bir kader değil; doğa ve nurture (yetiştirme/toplumsallaşma) arasındaki diyalektik etkileşimin ürünü. Bu ikili karşıtlığı (“ya o ya bu”) reddediyor, yalnızca ikisinin maddi gerçekliğe dayalı etkileşiminin gerçek olduğunu söylüyorlar.
Kaçınılmazcılık feminizmi felç ediyor
Makale, Valerie Solanas'ın SCUM Manifestosu'nu eleştirerek başlıyor. Solanas, erkekleri "eksik dişi", "genetik atık" ve "duygusal sakat" olarak tanımlıyor; erkekliği bir "yetmezlik" (deficiency disease) sayıyor. Yazarlar bunun mizahi açıdan keyifli olsa da politik temele oturtulamayacak boş bir slogan olduğunu düşünüyor. Biyolojik determinizmin cazibesi, erkek şiddetinin somut gerçekliğinden kaynaklanıyor. Ancak aynı biyolojik argümanlar kadınlara karşı da kullanılıyor: "Kadınlar doğuştan bakım vermeye yatkın oldukları, doğalarında şefkat olduğu için devrimde yan rol oynamalı, evde kalıp çocuk büyütmeli…" gibi. Bu yüzden biyolojik fatalizm (kaçınılmazcılık) feminizmi felç ediyor. Eğer erkek şiddeti biyolojik olarak kaçınılmazsa buna karşı nasıl mücadele edilebilir ki? Bilimkurgu çözümlerle mi? Solanas'ın önerdiği gibi beyin ameliyatlarıyla erkekleri kadına dönüştürerek mi? Yoksa bu determinizme karşı teslimiyet bayrağını mı çekmeliyiz?
Yazarlar, "testosteron yüzünden erkekler böyle" argümanını derinlemesine inceliyor. Ergenlik döneminde testosteron artışıyla erkek çocukların daha agresifleştiği gözlemleniyor ve toplum bunu "erkektir, yapar" diyerek mazur görüyor. Ancak Stanford Üniversitesi’nde biyolog, nörolog ve nöroşirürji profesörü olan Robert Sapolsky'nin "The Trouble with Testosterone" (1997) kitabından yaptıkları kapsamlı alıntılarla, bu görüşün bilimsel temelsizliğini ortaya koyuyorlar.
Physics envy: Fizik kıskançlığı
Sapolsky'ye göre insanlar biyolojiyi anlamaya başladığında sıklıkla indirgemeci bir coşkuya kapılıyor. Buna "fizik kıskançlığı" (physics envy) deniyor: Sosyal bilimler gibi alanların, fiziğin sahip olduğu kesinlik ve saygınlığa duyduğu özenti yüzünden, karmaşık davranışları tek bir hormon ya da genle açıklama hatasına düşülüyor. Sosyal bilimler "yumuşak" ve itibarsız görülürken, tek bir hormon, gen ya da beyin bölgesinin her şeyi açıkladığını sanmak çok daha tatmin edici geliyor. Testosteron konusunda da aynı hata yapılıyor. Ortalama olarak erkeklerde testosteron daha yüksek ve agresyon ortalaması da daha fazla. Eksiltme/arttırma deneyleri bunu destekliyor: Testosteron kaynağı kaldırıldığında agresyon azalıyor (ama tamamen değil); sentetik testosteron enjekte edildiğinde yükseliyor. Fakat bireysel düzeyde bakıldığında iş değişiyor.
Sapolsky'nin kritik bulguları şunlar: Erkekler bir sosyal gruba ilk yerleştirildiğinde, testosteron seviyelerine bakarak kimin agresif olacağını öngörmek mümkün değildir. Hormonlar davranışları değil davranışsal farklar hormonal değişimleri tetikliyor. Testosteronun etkisi "izin verici" (permissive) ve modülatör; nedensel değil. Normal agresyon için yaklaşık yüzde 20'si yeterli. Tamamen kaldırılırsa agresyon genellikle düşüyor; dört katına çıkarıldığında ise yalnızca belirli bağlamlarda artıyor.
Biyoloji kader değil
Maymun deneyleri en çarpıcı kanıtı sunuyor: Bir grup erkek maymuna hakimiyet hiyerarşisi oluşturuluyor (1'den 5'e sıralanıyor). Üçüncü sıradaki maymun, 4 ve 5'e agresif davranırken 1 ve 2'ye itaatkar. Bu maymuna yüksek doz testosteron enjekte edildiğinde agresyon artıyor ama sadece zaten agresif davrandığı alt sıralara karşı. Üsttekilere saldırmıyor. Sapolsky'nin ifadesiyle: "Testosteron agresyon yaratmıyor, var olan agresyonu abartıyor."
Sinirsel mekanizma da bunu doğruluyor: Testosteron, amigdaladan gelen agresyon sinyallerini (stria terminalis yoluyla) yalnızca bu yol zaten aktifse hızlandırıyor. Sinyalin "sesini" yükseltiyor, yolu açmıyor. Yani saldırganlığın artışı tamamen çevresel tetikleyicilere ve önceden öğrenilmiş örüntülere bağlı.
Dişi sırtlan örneği de çevresel faktörlerin önemini gözler önüne seriyor. Dişi sırtlanlar doğal olarak erkeklerden daha yüksek testosteron salgılıyor; daha kaslı, daha agresif ve hatta erkek benzeri genital yapıya (pseudopenis) sahipler. Normalde sosyal olarak erkekleri domine ediyorlar. Kenya'dan Kaliforniya'ya (UC Berkeley) taşınan bir grupta ise aynı biyolojik özellikler (yüksek androjen, anatomik maskulinizasyon) korunmasına rağmen, yerleşik sosyal sistem olmadığı için dişi sırtlanlar erkekleri otomatik olarak domine etmiyor; hiyerarşi oluşumu gecikiyor. Bu, biyolojinin tek başına kader olmadığını kanıtlıyor.
Kastrasyon deneyleri de benzer sonuç veriyor: Agresyon ortalamada düşüyor ama sıfırlanmıyor. Kastrasyondan önce yoğun sosyal agresyon deneyimi yaşayanlarda davranış büyük ölçüde korunuyor. Sosyal koşullanma, hormondan daha baskın olabiliyor.
Toplumsal koşullar ortadan kalkmalı
Politik boyut Andrea Dworkin üzerinden güçlendiriliyor. 1983'te 500 erkeğin önünde konuşan Dworkin, "24 saatlik tecavüzsüz bir ateşkes" istiyor. Her üç dakikada bir kadının tecavüze uğradığını, her 18 saniyede bir dövüldüğünü söylüyor. Sebep basit: Erkeklerin kadınlar üzerindeki gücü. Ancak Dworkin bu şiddetin kaçınılmaz olmadığını özellikle vurguluyor: "Eğer tecavüzün doğal ve kaçınılmaz olduğuna inansaydım burada olmazdım." Yazarlar, Dworkin'in bu sözlerini radikal feminist direnişin temeli olarak alıyor.
Makale, erkek şiddetinin kültürel normlara, yasal yaptırımlara ve toplumsallaşmaya göre arttığını veya azaldığını belirtiyor. Biyolojik fatalizm yerine, erkeklerin değişebileceği gerçeği kabul edilmeli. Bu noktada radikal feminizm, sanıldığı gibi erkek düşmanı ya da umutsuz bir pozisyon değil; aksine dönüşüme açık. Yazarlar, feminizmin bugüne dek çocuk evliliklerini yasaklamak, kürtaj hakkını kazanmak, oğulları ve erkek kardeşleri kadın düşmanı pratiklere karşı eğitmek gibi somut kazanımlar elde ettiğini hatırlatıyor. Bunlar, biyolojik determinizme karşı en güçlü pratik kanıtlar. Erkekleri durduran biyolojik bir engel yok; asıl mesele, saldırganlığı ve güç dengesizliğini talep edip yücelten toplumsal koşulları ortadan kaldırmak.
Diyalektik etkileşim esas alınmalı
Sonuç olarak yazarlar, radikal feminist politikanın fatalizm ve apati tuzağına düşmemesi gerektiğini söylüyor. Doğa-toplum ikiliğini reddedip diyalektik etkileşimi esas almalıyız. Toplumsal koşulları, yani agresyonu öven ve güç dengesizliğini besleyen yapıları ortadan kaldırmalıyız. Dworkin'in sözleriyle: Radikal feminist direniş, tecavüzün kaçınılmaz olmadığına dair bilinçli ve ısrarlı bir inançtır. Biyolojik determinizmin çarpık anlatılarını reddederek erkek egemenliğini ortadan kaldırmak mümkün.
* Total Woman Victory , dünyanın dört bir yanından kadınların gönderdiği sanat ve yazı eserlerinden oluşan bir derlemedir. Bu makale de Total Woman Victory’den alınarak derlenmiştir.