Çivi

Forum Haberleri —

13 Mayıs 2022 Cuma - 08:00

Newala Qesaba

Newala Qesaba

  • Devlet soyut bir kavramdır. Ölüm ise gayet gerçek ve kesin. Yine de zaman ölümden daha gevezedir, durmaksızın gideni anlatır yeniye: Newala Qesaba bir asır sonra hala hafızada yer tutuyorsa, büyük çivileri çürüten zamanın çabasıyladır. Nice selden sonra bize kalacak olandır. 

GÜLER YILDIZ 
“İnsan, hava, toprak, su ve yaşam için adalet!” Bu çığlık ayrımsız herkes tarafından atıldığında doğa ve bağrında konaklayanlar kurtulacak tüm felaketlerden... Bir “yarım” olma hali var çokça eleştirilen, işte bu andan sonra tamamlanacak... Yaşamı bir bütünen algılayabilenlerin anlayacağı, hissedeceği bir tamamlanma hali...

Ne diyordu Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi’nde? “İnsanlığın tarihi, insanlığın ötekisinin, cesedin de tarihidir.” Çünkü “ilk evler konut değil, mezardır...”
Ve Romalılar evlerini atalarının mezarlarının üzerine inşa edip, atalarından kişisel tanrılarını yaratırlarmış.

Yıllar önce Diyarbakır Cezaevi’nin artık miadını doldurduğu ve yapının bir okula dönüştürüleceği yer almıştı basında. Korkunç bir şeydi bu. Çok çok yakın bir tarihin, 1980’in, kanlı fotoğrafını astığı duvardı o cezaevi. Akıl almaz işkencelerin yapıldığı o mekan mezarlıktı! Taşında Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi yazan bir mezarlık...

Bina miadını doldurmuştu, tarihe kaydını düştükten sonra. Ve şimdi okul yapılacaktı! “Müjde” tanıdık birine aitti: Recep Tayyip Erdoğan’a.  Okul yapılırsa yüzleşme mi olacaktı Türk devletinin kanlı edimleriyle? Adalet; üzerinde çocukların, üstelik Kürt çocuklarının ve sadece Kürt oldukları için korkunç işkencelere uğrayan yakınlarının kemikleri, acıları, çığlıkları üzerinde kahkaha atıp koşturmasıyla mı sağlanacaktı! İtirazlar devlet aklının o tabutluğa çivi çakmasına engel oldu.

Oysa çiviler çoğalacaktı zamanla... Çakılacak mekanlar da hep Kürdistan’da.

Geliye Zilan’da hidroelektrik santrali yapılarak adı, anlamı, korkunç tarihi, sular altında bırakılacaktı mesela. Bir çivi de oraya...
16 Temmuz 1930 tarihli gazeteler "Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur." diyerek, çakılan çivinin devletin nesi olduğunu anlatıyordu. 15 bin mi, 47 bin mi, daha mı fazla...

Gömülmedi de, atıldılar Zilan Deresine... 44 köyün içindekiler, yakılarak yok edildi.

Ölüye saygı ve adalet istemenin nesi kötü? İnançsal olarak karşılığı güçlü olan iki kavram. Tüm semavi dinlerde ve halk/hak temelli inanç sistemlerinde de dokunulmazlığı olan yegane kavramlardır bunlar. Buna rağmen ölüye tahammülsüzlük ve kötü muamele var ama. Zilan’daki 47 bin insanı tüm yerleşik belleği ile beraber sularla kapatmak sadece bir yanılsama: Sular çekiliyor, devasa kuraklıklar geliyor ve Zilan’ın unutturulmak istenmesi boş bir çabaya benziyor. Devlet tankıyla, topuyla, iş makineleriyle ne kadar güçlü olduğunu gösterirse göstersin, kemiğin diriliği karşısında daha fazla ne yapabilir ki? Çıkıp geliyor tarih suların altından...

Çivinin adlarından biri de Newala Qesaba...
 
Kasaplar Deresi adını nereden almaktadır sahi? Düşmanlık hukukunun ad verme haline benziyor değil mi?

Binlerce insanın vahşice katledilip atıldığı bir dere...

Kürdistan, 90’ların başından itibaren bir şiddet coğrafyasıydı artık. Ermeni Soykırımı’nın katliam durağı, 1980’lerin ortalarından itibaren Kürt özgürlük savaşçılarının, çok sayıda sivilin kaybedildiği bir toplu mezarlığa dönüştürülüyordu. Çöp kamyonları ceset taşıyordu o zamanlar Siirt Komando Alay Komutanlığı sınırlarında çöplük olarak kullanılan Kasaplar Deresi’ne. Devletin çöplüğü...

Ve devletin çöplüğünde yaklaşık 300 kişinin cenazesi var deniyordu. Tanıklar vardı: Kesik kolları, bacakları, çöp kamyonlarından kanlı elbiseleriyle birlikte atılan insanları gören... Sessizlik gazeteci Günay Aslan tarafından parçalanınca, yakınları kaybolan aileler devletin çöplüğüne odaklandı, kayıplarının izini o çöplükte aradı. 1989’da yapılan ilk kazıda 8 cenaze bulundu...

Karanlık dönemler... Kazılar Ankara tarafından durduruldu, sadece 8 aile yasını tamamlayabildi.  

Bu ilk sonuçlanan dava emsal olur, kazılar sürdürülür sanıldı ama etrafı dikenli tellerle çevrilerek, vahşet izole edildi.

Ve itirazı iç odalarına gömenlerin sessizliğinin büyüttüğü yas bir yasağa çarpıp dönüyordu. Sadece Kürtlerin kendi aralarında ve devletçe “tanımlanamayan” dillerinde yeşerttikleri ağıtlarında, hikayelerinde, filmlerinde, edebiyatında ağır ağır örülerek bir hafızaya dönüşüyordu...
Makbul sessizliğin çivileri vardı ama.

HPG Komuta Konseyi Üyesi İsmail Sürgeç

Belli ki devlet sivillere de dağıtmıştı çivileri. Çiviler, sessizlik çekiciyle çakılıyordu duvara. Devletin paramiliter güçlerle Kürdistan’da işlediği cinayetler, PKK gerillalarına yapılan eziyetler görülmeyen, konuşulmayan, duyulmayandı.

Onlardan biriydi Yılmaz (Kazım Sürgeç). PKK’ye 1980’de katılmıştı. 1985 Haziran’ında Eruh’ta yaşanan bir çatışmada yaralandı. Yarasını alarak sığındığı köyde muhtar tarafından devlete teslim edildi. Muhtar “Büyük” olanın gözüne girmek uğruna, devletin çivisinin çekici olmayı tercih etmişti:
Yılmaz ağır işkenceye uğradı, katledildi ve Kasaplar Deresi’ne atıldı.

Çivi işe yaramaz bir kez daha. Her giden bir yenisini getirecekti: 1994’te Yılmaz’ın adını alan kardeşi İsmail düşecekti özgürlük yolculuğuna. 10 Kasım 2020’de de İsmail, doğduğu kentin dağlarında katledilecekti.

Devlet soyut bir kavramdır. Ölüm ise gayet gerçek ve kesin. Yine de zaman ölümden daha gevezedir, durmaksızın gideni anlatır yeniye: Newala Qesaba bir asır sonra hala hafızada yer tutuyorsa, büyük çivileri çürüten zamanın çabasıyladır. Nice selden sonra bize kalacak olandır. Yılmaz (Kazım Sürgeç) her anımsandığında duruşu, sesi, gülüşü, devrimciliği kadar konuşulacaktır Newala Qesaba... Bu yüzyılın değil, yüzyılların derdi olarak anılacaktır o da.

Şimdi havuzlu evler yapılacak Yılmaz’ların oraya... Tarih ve kültür damarı aşınmış, devletin çivileriyle yeni bir form kazanmış olanların çocuklarının sesleri taşacak balkonlardan... Beton dökecekler her yere, geçmişin üzerine sünger niyetine... En az sünger kadar aşınabilir beton da... Kumu çaldıkları derenin adı Newala Kasaba!

Ne diyordu Galeano: “Toprağın zenginliği insanın yoksulluğunu doğuruyor.”

Ölüye edilen eziyet toprağa, suya, havaya değer. Ölü geri dönüp söz söyleyemez belki ama doğa isyanda.
Türkiye’deki ekoloji örgütlerinin, talan atlasının doğusunda ilan ettiği “özel güvenlik alanları”na, devletin çaktığı çivileri sakladığı yer olarak bakması lazım artık.

Geçen yıllarda Avrupa’daki aşırı yağışlar sıkı bir fotoğraf bırakmıştı ardından, belki fikir verir:

Villaları, pahalı arabaları, gösterişli ve dokunulmaz olan her şeyi içine alan taşkın su, yerin altını üstüne getirmiş, mezarları kusmuştu. Tabutlar geçiyordu şehrin sokaklarında...

Adaleti sağlamakta yetersiz olan insani öfke, doğada fazlasıyla birikmiş durumda... Ve o öfke, devletin tabutuna çakılacak son çiviyi tutuyor elinde!

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.