Çocuklar katmanlı esaret altında

Dosya Haberleri —

22 Haziran 2022 Çarşamba - 20:00

Nuray Türkmen

Nuray Türkmen

  • Çocuklar esaret altında olanların da esareti altında. Sistemin lanetlediklerini kuşatan büyük bir esaret var, bir de lanetlenenlerin esareti altında yeniden kuşatılanlar var. Çocuklar ve çocukluk işte böylesine çok katmanlı bir esaretin ve kuşatılmışlığın altında. 
  • Çocukların kendi direniş potansiyelleri var ve çok da güzel gösteriyorlar bunu. Ebeveynlerine itiraz edip meydan okuyabiliyorlar. Dolayısıyla bağımlı, meydan okumayan ve tamamen biat eden bir çocukluk yok. Belki en çok da umutlu olma sebebimizi bu halden alabiliriz. 

MIHEME PORGEBOL

Halkların Demokratik Partisi (HDP) bünyesinde 2021 yılının Kasım ayında çocuklara ve onların sorunlarına dönük politikalar üretmek ve bu politikaları görünür kılmak amacıyla bir çocuk komisyonu kuruldu. Eşbaşkanlığını Parti Meclis Üyesi Nuray Türkmen ve Şırnak Milletvekili Hüseyin Kaçmaz'ın üstlendiği komisyon, başta ana dilde eğitim, çocuk işçiliği ve çocuk tutsaklığı olmak üzere çocukları ilgilendiren birçok konuda çalışma yürütüyor. İlk büyük etkinliğini 11-12 Haziran 2022 tarihinde "Çocuk Algısı ve Çocuk Politikalarında Yeni Arayışlar" başlıklı sempozyumla gerçekleştiren komisyon, çalışmalarında çocukların toplumdaki yerine ve görmezden gelinen varlığına odaklanıyor. 

Biz de Komisyon eşbaşkanlarından Nuray Türkmen'le HDP Çocuk Komisyonu'nu, Türkiye'deki çocuk algısını ve çocuk politikalarını konuştuk. Türkmen, "Çocuklar tek başına bir anlamı olmayan, varlığını kabul ettiremeyen ama her şeyin devamı veya uzantısı olan varlıklar olarak değerlendiriliyor" diyerek, toplum ve hakim siyasi algının çocuklara bakışını özetliyor. 

HDP Çocuk Komisyonu nedir, ne iş yapar? Böyle bir komisyonun gerekliliği nasıl ortaya çıktı?

Aslında HDP Çocuk Komisyonu fikrinin arkasında bir deneyim var; HDP'nin ve HDP geleneğinin çocuklar için yine çocuklarla oluşturduğu bir deneyim. HDP'nin siyasi geleneğinde çocuklara ve çocukların yaşadıklarına dair her zaman bir hassasiyet vardı, ancak bütünsel ve sistematik bir perspektif noksanlığı yaşanıyordu. Dolayısıyla bu komisyon aslında deneyimin kendisini daha kapsamlı ve sistematik bir yaklaşımla ele alabilmenin arayışı olarak değerlendirilebilir. Yani HDP Çocuk Komisyonu hem çocuklara dönük yaklaşımla ilgili bir perspektif oluşturma hem de çocukların toplum içerisinde karşılaştıkları sorunlara dair ne yapılabileceğinin arayışı sonucunda kuruldu. Tabii bu ihtiyacı hissetmemizin en önemli nedeni çocuklara dair sorunların karşımıza her gün çıkması oldu. Bu alana dair bir politika üretme gerekliliği görüyoruz. Çünkü çocuklara dönük sorunlu bir yaklaşım mevcut. Dolayısıyla bu komisyonu hem bir zorunluluk hem de bir sorumluluk olarak değerlendiriyoruz. 

Yakın tarihte "Çocukluk Algısı ve Çocuk Politikalarında Yeni Arayışlar” başlıklı sempozyum düzenlediniz. Bu sempozyumu yapma nedenlerinizden de bahsetmek ister misiniz?

Sempozyumu yapma nedenlerimizin de komisyonu kurma nedenlerimizle aynı olduğunu söyleyebilirim. Bu sempozyum, komisyonumuzun ilk büyük etkinliği oldu. Bu etkinlikte “çocuk alanında çalışan akademisyenler bir araya gelip akademik bir sempozyum yapsın” gibi bir niyetimiz olmadı. Evet, sempozyumun akademik yönü de vardı ancak alanda daha çok güçlü toplumsal ve politik bir buluşma yapmak istedik. Sempozyumumuz bu alanda çalışmalar yürüten kurum ve kişilerle bir buluşma niteliğindeydi. Aynı zamanda HDP Çocuk 

Komisyonu için bir öğrenme sempozyumuydu. Sempozyumdan önce yaptığımız çalışma ve görüşmeleri pekiştirdiğimiz, devam niteliğinde bir buluşmaydı. 

Çocuklara dönük sorunlu bir yaklaşım olduğundan söz ettiniz. Tarif eder misiniz biraz?

Çocukluk diye tarif edilen dönemin politik-toplumsal bir inşa süreci olduğundan bahsedebiliriz. Yani çocukluk dönemi için insan yaşamının “kurgusal” bir dönemi diyebiliriz. Kapitalist-modernist sistemle birlikte insan yaşamı kompartmanlara bölünmeye başlandı. Modernist yaklaşım, bu kompartmanlara kimi sorumluluk ve görevler yükledi, rızalar üretti. Tahakkümünü kalıcılaştırmak için rıza alanlarını alabildiğine genişletti ve aslında toplumsal yaşamın bütün alanlarıyla bu rızayı kendisine içkin kıldı. Böyle bir yaklaşımda çocuklar, üzerinde geleceğin inşa edildiği varlıklar olarak ele alınıyor. Bunun yanında çocuklara dönük geleneksel bir yaklaşım da var, çocukları ebeveynin -ki özellikle annenin- ayrılmaz bir parçası gibi gören. Bu yaklaşım da aslında modernist yaklaşımdan çok farklı değil. Birbirlerinden uzakmış gibi gözüken ama ikisi de çocuklara varlıkları itibariyle benzer anlamlar atfeden yaklaşımlar. Çocuklar tek başına bir anlamı olmayan, varlığını kabul ettiremeyen ama her şeyin devamı veya uzantısı olan varlıklar olarak değerlendiriliyor. 

Dolayısıyla çocukların bir nevi esaret altında olduğunu söyleyebilir miyiz?

Daha fazlasını da söyleyebiliriz: Çocuklar esaret altında olanların da esareti altında. Sistemin lanetlediklerini kuşatan büyük bir esaret var, bir de lanetlenenlerin esareti altında yeniden kuşatılanlar var. Çocuklar ve çocukluk işte böylesine çok katmanlı bir esaretin ve kuşatılmışlığın altında. 

Haliyle toplumsal katılımda da yerleri yok... Çocukların toplumsal yaşamda söz haklarının olmaması üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Hakim iktidarlar altındaki toplumların bütününe baktığımızda pek çok kesimin karar alma süreçlerine katılamadığını görebiliriz. Ezilen hiçbir kesim toplumsal karar alma süreçlerinde yer alamıyor. İşçiler, işsizler, Kürtler, Aleviler, mülteciler, kadınlar, engelliler, Müslüman olmayanlar vb. birçok kesim görmezden gelinen ancak mücadele ettikleri ve direndikleri takdirde sesleri duyulabilen, görülebilenler olabiliyorlar. Bu gruplar içerisinde görmezden gelinen belki de en kalabalık grup ise çocuklar. Modernist algıda bir tür yetişkinlik-çocukluk hiyerarşisi oluşturulduğu için çocukların yetişkinliğe geçtikten sonra karar alma süreçlerine katılabildiği yanılsamasını da beraberinde getiriyor bu algı. 

Eğer yetişkin az önce saydıklarımız gibi lanetlenmiş kesimlerden biriyse, yani esaret altındaysa, zaten karar süreçlerine katılamadığını görüyoruz. Oysa çocuklar karar alma süreçlerine katılamayan 'lanetlenmiş olanların'ın da karar alma süreçlerine katılamıyor. Örneğin eğitim sisteminde bütün çocuklar, yoksul ya da varsıl olsun, bütün özgürleşme süreçleri ellerinden alınan bir çocukluğa mahkum ediliyorlar. Çocuk yoksulsa zaten eğitim sisteminin hegemonyası altında istenilen şekilde yetiştirilen veya yetiştirilecek olan yurttaşlar gözüyle bakılıyor. Çocuklar, bir toplumsal inşa sürecinin ham maddesi gibi muamele görüyor; edilgen, kendi sözünü söyleyemeyen, sözünü ancak etken olanın doğrudan tedrisatı altında söyleyebilen ama yine de kendisinden beklenen sözü söylemek zorunda olan kişiler. 

Eğitim sürecinde böyle. Eleştirel pedagoji bağlamında bahsedersek bu daha çok bankacı eğitim modeline benziyor. Bankaya ne kadar yatırırsanız o da size o kadar verir. Bir tür alma verme ilişkisi. Bu durum orta sınıf ailelerinin çocukları açısından da böyle. Bütün özgürleşme alanlarının ortadan kalktığı bir ortamda yaşıyorlar. Çünkü onlara da çok özel çocukluk alanları bahşedildiğini söyleyen bir eğitim ve aile sisteminin olduğunu görüyoruz. Bol etkinlikli, bol projeli, kendisi de projelendirilmiş bir çocuk varlığından bahsedebiliriz. Her gün kurslara giden ve bu kurslara giderken özgürleştiği düşünülen, aslında kendisine hiçbir şey sorulmayan, bir tür ideal proje insan yetiştirme hegemonyasının altına girmiş bir çocukluk alanı... 

Sağlık sisteminde de benzer şekilde işliyor süreç. Piyasalaşmış sağlık sisteminin en fazla sermaye üreten nesneleri olarak görülüyorlar. Siyaseten baktığımızda da çocukların sadece mizansenlerle temsil edildiğini görüyoruz. Senenin bir gününde belli ki sınıfın 'en akıllı, en çok ders çalışan, en başarılı çocuklarının' meclise götürülerek koltuğa oturtulduğu ve ezbere bir şeyler söylediği bir mizansen oluşturulduğunu görüyoruz. Siyaset alanında varlıklarını ancak böyle gösterebilmesine müsaade edilen bir çocukluk alanı mevcut.

Pedagoji, çocuğun belli bir yaşa kadarki öğrenim sürecinin 'özdeşim' yoluyla gerçekleştiğini söyler. Biz ise çocuğun siyaseten toplumsal katılımı ve söz hakkından bahsediyoruz. Yorumlama yeteneği henüz gelişmemiş bir varlığın karar alma süreçlerindeki etkinliği nasıl sağlanabilir?

Burada başka bir boyut var. Çocukların politik özneler olduğunu söylemek çocukların politikanın araçları, nesneleri ya da doğrudan ve tek başlarına politik yapıcıları oldukları anlamına gelmiyor. Kaldı ki bizim düşündüğümüz manada sadece bir meclis siyasetinden de bahsedilmiyor. Siyasal bir perspektifin aslında çocukları tarihsel ve toplumsal bir varlık olarak kabul etmesi gerekiyor. Siyaset yapmaktan söz ederken özgürleştiren bir deneyim ve süreç olarak söz ediyoruz. Çocuğu politik ve tarihsel bir özne olarak görme gerekliliğinden yola çıkıyoruz. 

Örneğin ulaşım araçlarının test sürecinde hep erkek anatomisine uygun cansız mankenlerle test yapıldığı için trafik kazalarında kadınların ölüm oranı daha yüksek. Dolayısıyla bu testlerde kadın cansız mankenlerin de kullanılması gerektiğini söyleriz. Sanırım bunun gibi bir şey kastediyorsunuz...

Kesinlikle! Çocukları karar alma sürecine katmaktan önce çocukların varlıklarını kabul etmek gerekiyor. Söz gelimi bir şehir planlanacaksa o şehirde çocukların da yaşadığını, çocukların ihtiyaçları olduğunu bilerek planlamak gerekiyor. Evvela bu kabul edildikten sonra o şehrin çocuklar da dahil tüm özneleriyle karar alma süreçleri birlikte deneyimlenebilir. 

Buradan devamla, sizin Türkiye'de çocuklar açısından çözümünü en acil gördüğünüz temel sorunlar, en can yakıcı sorunlar neler?

Aslında çocukların temel sorunları Türkiye'de yaşayan herkesin temel sorunlarıyla kesişiyor. Dolayısıyla Türkiye'deki çocukların temel sorunları Türkiye'deki her kesimin yaşadığı sorunlar. Daha doğrusu her kesimin yaşadığı sorunların toplamını yaşıyor çocuklar. Genel olarak ülkeye baktığımızda en can yakıcı sorunların başında yoksulluk, işçileşme ve işsizlik gibi meseleler geliyor. Diğer bir temel problem de tamamen devlet politikalarıyla ilişkili olarak halkların düşmanlaştırılması problemi. İki temel sorunla karşı karşıyayız. Bu iki sorun beraberinde savaşı ve savaşın yarattığı sorunları da getiriyor. Dolayısıyla mültecilik ve mülteci çocuklar ile Kürt çocukların yaşadıklarının tamamı da aslında birbirini kesiyor. 

Diğer yandan yoksulluk çocukların eğitim ve sağlıktan mahrum olmasına sebep oluyor. Kapitalist modernitenin doğayı talan etmesiyle beraber çocukların temel besin kaynaklarına el koyduğunu görebiliyoruz. Özetle kapitalist sömürü sisteminden ve kimliklere yönelik tahakkümden ve baskıdan kaynaklı ortaya çıkan sorunlar çocukların yaşadığı bütün sorunları da kapsıyor. Dolayısıyla sorunların kaynağı devletin hakim referans çerçevesinin işçi sınıfını görmezden gelmesi, işçi sınıfını giderek yoksullaştırması, bu eşitsizlikleri sürekli olarak yeniden üretmesi ve bir devlet politikası olarak Türklük, Sünnilik ve erkeklik gibi kodlardan oluşan referans çerçevesini güçlü bir şekilde sürdürmesidir. O nedenle bir öncelik ve arkalık hiyerarşisi yapamıyorum ama asıl sorunların kapitalist sistem ve çeşitli kimlikleri görmezden gelen devlet politikalarından kaynaklandığını söylemek mümkün. 

Sizin de aktardıklarınızla örtüştüğü üzere resmi ideoloji çocukluk sürecini rejimin devamı için bir kuluçka süreci gibi görüyor. Bu bağlamda çocukluk sürecinin geçtiği kamusal mekanlarda devlet politikalarına paralel izler görürüz. Türkiye'de okul ve park isimlerinin militarist izler taşıması buna bir örnek. Siz bunu nasıl yorumlarsınız?

Az önce de ifade etmeye çalıştığım gibi bu konuda da öncelikle en alttakileri; Türk ve erkek olmayanları dışarıda bırakan militarist bir algıdan bahsetmek gerek. Devlet politikalarının kaynağını bir yandan da buradan aldığını söylemek yanlış olmaz. Okul ve park isimlerinde olduğu gibi; semboller ve imajlar önemli şeyler. Aslında sembol ve imajların tamamı hakim referansları yeniden üretir. Dolayısıyla, baktığımızda, okul ve park isimlerinde olduğu gibi, bunların aynı zamanda erkeklikle ilişkili olduğunu görüyoruz. Hayat biraz da imaj ve sembollerle yaşandığı için bütün bu sembol ve imajlar gerçeğin ve kurgunun ne olduğu sorusunu ortaya çıkarıyor. Çoğu zaman kurgu olan gerçekle yer değiştirebiliyor. Yani bir sembol ya da imaj yaşamı yeniden üreten bir olguya dönüşebiliyor. Az önce bahsettiğimiz hakim referans çerçevesi de imajlar dolayımında kendini yeniden yaşatıyor. Doğrudan vardığı yer de bu referans çerçevesinin yeniden üretilmesi oluyor. Dediğiniz gibi iktidar kendi ideolojik alanını yeniden üreten bir simgeyi referans alıp bu simgeler üzerinden tahakkümde ısrar ediyor. Sonuçta iktidar sadece zor ve baskıyla ayakta durmuyor. Tahakküm arzusunu imaj, temsillerle ve diğer ideolojik aygıtlarıyla da devam ettiriyor. 

Bunların çocuklar üzerinde etkisi nasıl oluyor?

Bu imajlar hakim olanın yeniden üretilmesi noktasında etkili olabiliyor ama çocuklara baktığımız zaman bu tahakküm alanındaki boşlukları iyi kullanabildiklerini de görüyoruz. Yani bu hegemonyaya karşı bir hegemonya oluşturabiliyorlar. Cinsiyetçiliği, ırkçılığı, milliyetçiliği reddeden çocukların ve gençlerin varlığının bir yandan giderek arttığından bahsedebiliriz sanıyorum. Onlar için kimlik aidiyetleri çok önemli değil. Böyle şeylerle neredeyse hiç ilgilenmiyorlar. Dolayısıyla tahakkümün çocuklar arasında güçlü bir şekilde işlediğini söyleyemeyiz. Çocuklar boşlukları iyi görüp bu boşlukları iyi kullanabiliyor. Elbette işliyor ancak hemen karşısında da direkt karşı hegemonyayı çocukların kendisi inşa ediyor. 

Tamamen tahakküm altında kalan ve kendi sözünü asla söyleyemeyecek olan ve hegemonyaya tamamen boyun eğen çocuklar yok aslında. Yaptığımız sempozyumdan bir örnek vereceğim burada. Sempozyumun ilk günü çocuklardan oluşan 'Koma ZarokênMa’yê' adlı çocuk müzik grubu sempozyum katılımcılarına birbirinden coşkulu, umutlu şarkılar söylediler. Bu çocuklar Kürtçe müzik eğitimi ve çok dilli eğitim alan çocuklar. Bir yandan Kürt sanatçıların konserlerinin yasaklandığı bir süreç yaşadığımızı biliyoruz. İnsanların kamusal alanda rahatlıkla Kürtçe konuşamadığını biliyoruz. Böyle bir süreçte çocukların Kürtçe müzik yapması, Kürtçe şarkılar söylemesi başlı başına bir meydan okumadır aslında. Dolayısıyla çocuklarda tam bir tahakküm altına girme hali yok. 

Çocukların kendi direniş potansiyelleri var ve çok da güzel gösteriyorlar bunu. Bunun için yetişkinlere de ihtiyaçları yok. İllaki bunun 'çocuklar kendi sözünü söylesinler, çocuklar istediği şeyi tercih edebilsinler' gibi söylemlerle işleyen yeni trend bir akılla, yani serbest (özgürlük değil de serbestlik) bırakılmış bir çocuk alanına ihtiyaç yok bunun için. Çocuklar kendi özgürleşme alanlarını kendileri zaten yaratabiliyorlar. Ebeveynlerine itiraz edip meydan okuyabiliyorlar. Dolayısıyla bağımlı, meydan okumayan ve tamamen biat eden bir çocukluk yok. Belki en çok da umutlu olma sebebimizi bu halden alabiliriz. 

İktidarın çocukla en çok iletişime girdiği alanlar özellikle eğitim alanları oluyor. Aile ve toplum üzerinden başka etkinlikleri de oluyor elbette ama çocukla baş başa kaldığı yer çoğunlukla eğitim alanları. Söyledikleriniz kapsamında eğitim alanlarında yapılması gereken şeyler neler?

Türkiye'de sınıfa ve kimliğe dayalı eşitsizliklerin yoğun olduğu bir eğitim yaşamı var. Öncelikle eşitsizliklere dayalı eğitim ortamı ve okul sisteminin ortadan kaldırılması gerekiyor. Eğitimin parasız, bilimsel ve anadilinde olması ısrarla yıllardır söylediğimiz bir gerçeklik. Bu söylediğimiz şeyler çok genel vurgular. Bunları devletin yapması gerekiyor ama en acil yapılması gerekenler illaki devletten beklediklerimizle ilgili olmamalı. Eğitimle uğraşan herkesin -illaki okul sistemi içerisinde yer alanlar olması gerekmiyor- bir özerklik alanı var. Bu özerklik alanını acilen kullanmaları gerekiyor. Bir karşı hegemonyanın kurulabilmesi için bu özerklik alanını görmeye, duymaya, bunu çocuklarla birlikte yaşatmaya ve güçlendirmeye ihtiyaç var. Bu alanın kendisine dair kavrayışımızı ve inancımızı kolektif bir biçimde güçlendirebildiğimiz vakit, neler yapılabileceğine dair de yapılması gereken pek çok şey de tüm açıklığıyla karşımıza çıkacaktır. 

Öncelikle yapılabilecek çok şey olduğunu görmek gerekiyor. Örneğin eğitimcilerin girdikleri sınıflarda bir özerklik alanları olduğunu görebilmesi gerek. Bu alandan doğru kapitalizm, ırkçılık, mezhepçilik, cinsiyetçilik karşıtı pek çok şeyi çocuklarla birlikte öğrenip deneyimleyebilirler. Dolayısıyla devletin olduğu ya da olmadığı her alanın çocukların eleştirel ve dönüştürücü öğrenme deneyimlerine açık olduğu gerçekliğini kabul etmek ve çocuklarla birlikte gerçekliği dönüştürmek oldukça önemli ve üstelik siyaseten sorumluluğumuz da. 

Çocukların boşlukları iyi görüp bu boşlukları iyi değerlendirebildiğini söylemiştiniz az önce. Yetişkinlerin de bundan feyz alıp kendi özerk alanlarını kullanması, tahakküme karşı boşlukları değerlendirmesi gerektiğini söylüyorsunuz değil mi?

Evet, kesinlikle. Çocuklar buna çok açıklar çünkü. Sizinle hemen ortaklık kuruyorlar. Aslında öğretmen veya eğitmenin kim olduğunu, nasıl biri olduğunu da görüyorlar. Nasıl baskıcı olduğunu, kendi bildiğini nasıl dayatmaya çalıştığını... Karşı durdukları hiyerarşik ve itaatkar ilişkiyi o kadar iyi çözümlüyorlar ki; oradan kendilerine bir boşluk yaratabiliyorlar. İşte yetişkinlerin çocuklardan bunu öğrenmesi gerekiyor. O boşluğu görüp birlikte doldurmaları gerekiyor. Bu, çocuğu merkeze almak değil, ortak ve diyalektik bir deneyim süreci. Çocuk odaklı ya da çocuk merkezli bir ilişki biçimi yerine merkezsiz bir ilişki biçiminden bahsediyorum. Kaldı ki insan ilişkisi dediğimiz deneyimin kendisi merkezsizdir, karşılıklıdır. Böyle bir ilişki biçimini tahayyül edip varlığını kabul edebilirsek tüm öznelerin hiyerarşisiz, merkezsiz ve eşitler arası bir ortamda varlıklarını kurabileceklerine, özgürleşebileceklerine inanmamız gerekiyor. 

 

****

Her yer istismar alanı!

Türkmen, çocuklara yönelik cinsel istismara ilişkin de değerlendirmede bulundu. MHP Diyarbakır İl Başkanı Cihan Kayaalp'in nitelikli çocuk istismarı suçundan tutuklanmasına ilişkin, “Gün geçmiyor ki çocuk istismarı haberleriyle karşılaşmayalım. Bu elbette ilk değil. Tüm ülke genelinde çocukların yaşadığı çok temel bir sorun” diyerek şöyle konuştu: “Çocuklar; evde, işçileştirilirken iş yerlerinde, cezaevlerinde, yurtlarda, okullarda, sokakta ve toplumsal yaşamın her alanında istismara uğruyorlar. Bir de meselenin kimlik boyutu da oldukça önemli tabii. Özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları illerde; devlet görevlilerinin, korucuların ve iktidarın temsili olan erkeklerin çocuklara yaşattıklarını biliyoruz ve duyuyoruz. Elbette sadece kamuoyuna yansıyan durumlar duyulabiliyor, ancak biliyoruz ki istismar vakalarında yaşanan sadece kamuoyuna yansıyan ve tepki çekenden çok daha fazlası. Bu durumun, özellikle çok boyutlu düşünülmesi önemli. Çocukların yaşadıkları yoksulluk, işçileştirilme gibi iktisadi sorunlar onları istismara karşı korunmasız hale getirirken bir yandan da özel savaş politikalarının ve en genelde iktidarların dünyanın pek çok yerinde sürdürdükleri savaşın Kürt çocukları ve mülteci çocukları bu bağlamda adeta bir hedef haline getirdiği çok açık. Bu nedenle istismar sorununun çözümünü de çok boyutlu bir şekilde düşünmek yerinde olacaktır.

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.