Doç. Dr. Cemal Salman: Aleviler ne zaman kimlikleriyle kamusal alanda görünür olmaya başlasalar, bir katliam yaşanmış

  • Cumhuriyet ve ulus devlet, tamamen Türklük ve Sünni-Hanefilik temelinde, eksik ya da bile isteye yanlış karılmış harcın ve tek tipleştirme politikası üzerine inşa edildi.
  • Aradan geçen 100 yıla rağmen Alevilerin hâlâ benzer sorunları yaşıyor olmasının temel sebebi, sistemin eksik ya da bile isteye yanlış karılmış bu harç üzerine kurulmuş olmasıdır.
  • Devlet, cemi, semahı ve bağlamayı kültürel birer ritüel olarak kabul ediyor ama ibadethaneyi tanımıyor, köye cami yapıyor, dini müfredatını dayatıyor, kamudaki bariyerleri tutuyor.
  • Birlikte yaşayacaksak, birbirimizin hukukuna saygı duymalıyız. Aleviler, bir rıza ilişkisi kurmak ve yeni yüzyılı bu eşit zemin üzerinde, Cumhuriyet'in demokratikleşmesiyle inşa etmek istiyor.

 

AZİZ ORUÇ/ İSTANBUL

Doç. Dr. Cemal Salman, Cumhuriyet döneminde Alevilerin, Arap kültüründen etkilenmemiş saf ve öz Türk kimliğinin temsilcisi olarak kurgulanan Türklük anlayışına eklemlenmek istendiğini belirterek, bunun devam ettiğini ve inkâr siyasetinin varlığını koruduğunu söyledi.

“Göç Kimlik Alevilik” isimli kitabının da yazarı Doç. Dr. Salman ile Alevilerin Cumhuriyet öncesinden bugüne uzanan tarihsel deneyimlerini, Cumhuriyet boyunca karşılaştıkları sorunları ve ikinci yüzyılda nasıl bir çözüm anlayışının geliştirilmesi gerektiğini konuştuk.

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Osmanlı’dan devraldığı miras, Alevilerin yeni ulus devlet içindeki konumunu nasıl şekillendirdi?

Cumhuriyet'in temel kurumlarını yeniden inşa eden kadrolar, Osmanlı’nın son dönem bürokratlarıydı, dolayısıyla ortada bir zihni süreklilik vardı. Alevilerin Osmanlı devleti ile kurduğu ilişki bir varlık-yokluk ilişkisidir. Cismen var olmalarına rağmen Osmanlı eliti onları hiçbir zaman ismen kabul etmedi. Dini toplulukların temsiline dayanan millet sisteminde Aleviler, ne müslim ne de gayrimüslim görüldükleri için arada kalmış bir topluluktu. Bu süreç, yüzyıllar boyu süren bir katliam hafızası ve son yüzyıldaki inkar siyasetiyle birleşen bir miras devretmiştir.

Cumhuriyet kurucularının, inşa etmek istediği ulus devlet sisteminde, ulus inşası iki ana ayak üzerine oturtulmuştur:

* Etnik ayak, tamamen Türklük üzerinden inşa edilmiştir. Bu, diğer etnik unsurların bilinçli bir tercihle dışarıda bırakılmasıdır.

* İnanç ayağı ise devlet yapılanması ve anlayışı bakımından Sünni Hanefi inancı üzerine kurulmuştur.

Bu durum; 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun, Köy Kanunu ve dönemin pek çok belgesinde net bir şekilde görülür. Tüm devlet bürokrasisi Sünni İslam’ı esas alacak şekilde şekillendirilmiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet, bu eksik ya da bile isteye yanlış karılmış harcın ve tek tipleştirme politikasının üzerine inşa edilmiştir.

Cumhuriyet döneminde Alevilerin devletle kurduğu bağ nasıl bir dönüşüm geçirdi?

Türkiye’deki sosyolojik dağılımın etnik ve dini çeşitliliği reddeden tek tipleştirme politikası, Cumhuriyet’in "eksik harcı" üzerine inşa edilen sorunları da beraberinde getirmiştir. Alevilerin, Cumhuriyet ile olan ilişkisi, bir yandan Osmanlı’dan devralınan o "kıyıcı hafıza"yı taşırken diğer yandan Cumhuriyet bürokrasisinin modernleşme projesiyle şekillenmiştir. Saltanatın ve hilafetin kaldırılması, laikleşme adımları ve köylere ulaştırılan hizmetler, Alevileri tarihlerinde ilk kez devlet tarafından "var kabul edildikleri" bir yurttaşlık hissinde buluşturmuştur. Bu kabul süreci, beraberinde ikili ve çelişkili bir yapı getirmiştir.

Cumhuriyet, Alevileri Osmanlı dönemindeki görünmezlikten kurtarmış fakat onları bir inanç kimliği olarak tanımak yerine, yalnızca devletin uygun gördüğü şekilde kültürel ve folklorik bir öge olarak sisteme dahil etmiştir. Alevilik, sazı, sözü ve giyim kuşamıyla, "Arabi etkilerden nasiplenmemiş öz be öz Türklüğün" temsilcisi olarak inşa sürecine eklemlenmek istenmiştir. Oysa Alevilik, bünyesinde Kürtleri, Türkmenleri, Abdalları, Romanları ve Arap Alevileri barındıran, tek bir etnisiteye veya inanç biçimine indirgenemeyecek kadar çok sesli bir yapıdır. Bugün, aradan geçen 100 yıla rağmen Alevilerin hâlâ benzer sorunları yaşıyor olmasının temel sebebi, sistemin en başta "eksik ya da bile isteye yanlış karılmış" bu harç üzerine kurulmuş olmasıdır.

Peki geçen 100 yıl içinde bahsettiğiniz “eksik harç” tamamlandı mı; Aleviler açısından nelerin değiştiğini ya da değişmediğini söyleyebiliriz?

Bugün gelinen nokta geçmişle oldukça benzerdir. Devlet, hâlâ Alevilere aynı pencereden bakıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde 2022'de kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, devletin Aleviliği bir inanç kimliği olarak değil, yalnızca kültürel bir varlık olarak tanıdığının açık bir mesajıdır. Devlet, cem ibadetini, semahı ve bağlamayı kültürel birer ritüel veya folklorik öge olarak kabul ediyor, ancak bunları inanç temelinde tanımlamaktan kaçınıyor.

Aleviler ise aksine, kendilerini bir inanç grubu, cemevlerini de ibadethane olarak tanımlıyor. 1982 Anayasası ile getirilen zorunlu din dersleri, Sünni-Hanefi inancını önceleyen eğitim sistemi, cemevlerinin ibadethane statüsüne alınmaması ve Alevi köylerine cami yapılması, 100 yıl önceki hikayenin günümüzde de sürdüğünü gösteriyor. Aleviler, kamusal alanda hâlâ açık veya örtük ayrımcılığa maruz kalıyor. Alevi çocukları ve gençleri, kamuya girişte veya mülakatlarda kimliklerinden dolayı elenecekleri kaygısıyla yetişiyor, bürokraside yükselme beklentisinden uzak tutuluyor. Toplumda, medyada ve siyasette zaman zaman "dil sürçmesi" denilerek geçiştirilen, ancak derinde yatan bir 'Alevifobi' varlığını sürdürüyor. Sonuç olarak, 100 yıl önceki o "eksik harç" tamamlanmadığı gibi, bugün daha İslamcılaşmış ve dini bir söylemle bu sorunlu yapı üzerine inşa süreci devam ediyor.

Alevilikte önemli bir yer tutan “rızalık” anlayışını toplumsal ilişkiler ve siyasal düzen açısından nasıl anlamalı ve bu kavram, birlikte yaşamı nasıl etkiler?

Alevilerin silahsız ve savaşsız bir ülke tahayyülü ile tasavvuru tartışılmazdır. Şiddet, savaş ve çatışmanın olduğu herhangi bir pozisyonu kabullenmeleri kendi tarihlerine, varlıklarına ve benliklerine aykırıdır. Aleviler her durumda barışın savunucusudur ve silahların susmasını arzular. Elbette bu barışın inşası sürecinde, Osmanlı’dan beri devlet mekanizmasıyla kurulan o "varlık-yokluk" ilişkisini ve "yok olma hafızası"nı göz ardı etmemek gerekir. Aleviler ne zaman kimlikleriyle kamusal alanda görünür olmaya başlasalar (60’lı, 70’li, 80’li ve 90’lı yıllarda olduğu gibi) önlerine bir katliam getirilmiş ve bu durum eski travmaların hızla depreşmesine neden olmuştur.

Bütün bu acıların tekrarlanmamasının yolu, tüm yurttaşların imkanlardan eşit faydalandığı bir Cumhuriyet yapısından ve gerçek bir demokrasiden geçer. Buradaki demokrasi, sadece bir oy verme rejimi değil, ötekilerle birlikte dışlanmadan yaşayabilme, yönetim mekanizmalarında yer bulabilme, kendini ifade edebilme ve kötülüğe uğramama halidir. Alevilerin, Cumhuriyet'in laiklik ilkesiyle bu kadar derin bir bağ kurması da bununla ilgilidir, çünkü laikliğin olmadığı veya tartışılmadığı bir zeminde Alevi, kendi "yok olma hafızası"nı tekrar hatırlar.

Alevilikte gündelik hayatın ve tüm ilişkilerin temeli olan en kritik kavram “rızalık"tır. "Rızasız bahçenin gülü derilmez" sözüyle ifade edildiği gibi, her şey gönül alma ve rıza dahilinde işler. Bu rıza hali, sadece insanlarla değil, doğayla ve tüm canlılarla kurulan ilişkide de esastır. Cumhuriyet, demokrasi ve birlikte yaşam meseleleri de bu kavram üzerinden düşünülebilir. Aleviler, Kürtler, Ermeniler ve Sünni muhafazakarlarla birlikte yaşadıkları bir ülkede, kamu kaynaklarının adil paylaşıldığı, kimsenin hakkının gasp edilmediği ve herkesin birbirinden razı olduğu demokratik bir ülke arzuluyor. Bu birlikteliğin barış içinde, demokratik bir çerçevede, birbirini anlayarak ve dinleyerek gerçekleşmesini istiyorlar.

Bu noktada "rızalık" kavramı merkezdedir; örneğin kamu kaynakları paylaşılırken tarafların birbirinden razı olması gerekir. Eğer kaynak dağılımında adaletsizlik varsa ve bir kesim sürekli ayrımcılığa uğrama kaygısıyla yaşıyorsa orada eşitliği diğer tarafın da düşünmesi icap eder. Aleviler, diğer topluluklarla bir rıza ilişkisi kurmak ve yeni yüzyılı bu eşit zemin üzerine, Cumhuriyet'in demokratikleşmesiyle inşa etmek istiyor.

Bir tarafın "küçük kardeş" görüldüğü, birinin diğerinin hakkına girdiği veya emeğinden geçindiği bir düzende, kimsenin huzur bulamayacağı aşikardır. Dolayısıyla bu mesele, karşılıklı bir "rıza rejimi" olarak düşünülmelidir. Alevilerin temel arzusu; kimsenin hakkını almadan ve kendi hakkını da kimseye yedirmeden, bu coğrafyada hakkıyla ve adil bir biçimde bir arada yaşamaktır.

Türkiye’de farklı toplumsal grupların birlikte yaşadığı mevcut yapıyı dikkate alarak, daha eşitlikçi ve demokratik bir ortak yaşamın nasıl mümkün olabileceğini düşünüyorsunuz?

Geçen yüzyıl, bu ülkedeki pek çok toplumsal kesim açısından oldukça zorlu ve sıkıntılı geçti. Aleviler, Kürtler, dindar muhafazakar Sünniler, gayrimüslimler, emekçiler ve kadınlar büyük sorunlar yaşadı. Yüzyılın sonunda hâlâ bu topraklar üzerinde beraberiz. Eksikleriyle de olsa ağır aksak bir Cumhuriyet getirdik ve coğrafyamızdaki diğer gerilimleri göz önünde bulundurduğumuzda, hepimizin temel arzusu bu beraberliği sürdürmektir.

Bundan sonra bu coğrafyada birlikte yaşayacaksak, birbirimizin hukukuna saygı duymalıyız. Siyasal aktörlerin yarattığı onca gerilimin altında, toplumun tabanında insanların hâlâ birbiriyle komşuluk edebildiği, selamlaşıp muhabbet edebildiği bir zemin var ve bunun devam etmesi hayati önemdedir. Bir Alevinin ne dindar bir Sünniyle ne de Türk veya Kürt Alevilerin birbirleriyle bir sorunu olmamalıdır. Eğer herkesin birbirini eşit aktör olarak gördüğü bir zemin oluşturulursa ve bu, topluma iyi anlatılırsa Alevilerin yeni bir barış projesine ve Cumhuriyet'in demokratikleşmesi sürecine gönülden katılacaklarına inanıyorum. Zaten bugün de Aleviler, ekolojiden kadın mücadelesine, sendikal haklardan siyasete kadar her alanda bu ülkenin daha demokratik olması için kurumları aracılığıyla mücadele edip bu yolda gönüllü çalışmaya devam ediyor.