Demokrasinin mayası Kürtler

Dünya Haberleri —

Hans Lukas Kieser

Hans Lukas Kieser

  • İsviçreli tarihçi Hans Lukas Kieser: “Kürtler, Yakın Doğu'da demokratikleşmenin ‘mayası’ haline geldi. Demokratik düşünen aktörlerin barış, adalet ve demokrasiye ilgi duyan tüm taraflarla aktif diplomasi yürütmesi gerekiyor. Demokrasi, geleceğe yapılan en güçlü yatırımdır.”
  • “İnançla değil, sadece parti çıkarları nedeniyle sürdürülen İslamcı otokrasi, petrodolar diktatörlerinin antidemokratik düzeni kadar geleceği uzun vadeli olmayan bir sistemdir ve insanları bir arada tutamaz ve kazanamaz. İran buna çok net bir örnek.”

ÖZGÜR BARIŞ DEMİR/BASEL

 Küresel ölçekte demokrasinin gerilediği, uluslararası hukukun daha fazla ihlal edildiği ve bölgesel güç savaşlarının derinleştiği bir dönemde; Kürtlerin yürüttüğü siyasal ve toplumsal mücadelenin nasıl bir dünya konjonktürü içinde şekillendiği öne çıkıyor. Batı’da yükselen sağ, Ortadoğu’da süren çatışmalar ve emperyalist güç savaşları gibi gelişmeler, bölgedeki demokratik yapıları doğrudan etkiliyor ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin konumu bu noktada belirleyici oluyor. 

Antidemokratik bir dünya düzeni

Tarihçi Hans Lukas Kieser ile Ortadoğu’daki ideolojik krizleri, Kürtlerin demokratikleşme mücadelesini ve uluslararası dengeleri konuştuk. Kieser, dünya fotoğrafına baktığında içinde yaşadığımız çağı, küresel ölçekte demokrasinin itibarsızlaştırıldığı ve uluslararası hukukun hiçe sayıldığı bir dönem olarak tanımlıyor. Siyasal şiddetin artık uluslararası hukuk tarafından neredeyse hiç sınırlandırılamadığına dikkat çeken Kieser, Gazze savaşını buna örnek gösteriyor.

Küresel ve bölgesel emperyal hegemonların geniş bir hareket alanına sahip olduğunu belirten Kieser, bu durumu “antidemokratik bir dünya düzeni” olarak tanımlıyor.  

Toplumsal gericileşme

Toplumun büyük ölçüde “gericileşmiş” ve “post-seküler” bir karakter kazandığına dikkat çeken Kieser, bunu şu sözlerle ifade ediyor: “Hukuk devleti, bireysel insan haysiyeti (yani insanın doğuştan ve dokunulmaz değeri) ve demokrasi gibi yönlendirici değerlere olan inanç zayıflamıştır.”

Batı’daki “sözde” demokratik ülkelerde bile toplumsal dayanışmanın çözüldüğünü söyleyen Kieser, toplumsal kutuplaşmanın sınıf meselesini yeniden derinleştirdiğini vurgulayarak, “Sınıf meselesi Doğu, Batı ve Güney’de yeniden yakıcı hale gelmiştir. Yalnızca Avrupa’daki sosyal devletlerde hala kayda değer bir sosyal denge mekanizması işlemektedir” diyor.

Demokrasi getirmedi

Ortadoğu’da Osmanlı sonrası ideolojilerin, yani siyasal İslam, Siyonizm ve etno-milliyetçiliğin tüm biçimlerinin güç ve inandırıcılık kaybettiğini belirten Kieser, hiçbirinin hukuku ve demokrasiyi tesis edemediğini ifade ediyor.

Bunun yanı sıra Körfez ülkelerinin rantçı devletler olarak geliştiğini ve otokratik yönetimlerin refah üzerinden toplumu sakinleştirebildiğini söyleyen Kieser, Türkiye’ye ilişkin ise şu değerlendirmeyi yapıyor: “Türkiye kronik ekonomik ve mali krizlerden muzdarip olsa da bu krizler Batı ile olan güçlü bağlar sayesinde kısmen hafifliyor. Zira Türkiye, 1923 Lozan Antlaşması’ndan bu yana Batı için stratejik açıdan başarısızlığa terk edilemeyecek kadar önemli bir aktör. Bu öncelik, hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi feda etmeye devam ediyor. Siyasal bakımdan ise Türkiye, 2010’lu yıllardan itibaren seçimli bir otokrasi olarak işlemektedir.” 

Batı için Türkiye stratejik

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmamasını örnek gösteren Kieser, bir süreklilik olduğunu, ancak bağlamın değiştiğini belirtiyor. Artık Batı’nın ideolojik ve askeri olarak korktuğu, yükselen bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) yerine ekonomik ve teknolojik olarak yükselen bir Çin ve genel olarak bir Uzak Doğu’nun bulunduğunu ifade ediyor.

Türkiye’nin bugünkü konumunu ise “Ankara’dan Riyad’a uzanan ve güç kazanmış görünen çıkar politikası odaklı bir Sünni kemerin parçası” olarak tanımlıyor ve bu hattın sürdürülebilir ortak değerlere ve umut vadeden bir siyasal projeye, özellikle de demokrasiye sahip olmadığını belirtiyor.

 Kürtlerin, Yakın Doğu'da demokratikleşmenin ‘mayası’ haline geldiğini ifade eden Kieser, “20. yüzyıl boyunca çeşitli ideolojileri denedikten sonra, en uygun ve en az manipüle edilebilir yaklaşım olarak, taban demokrasisini ve federalizmi keşfetmişlerdir. Ezilen, ayrımcılığa maruz kalan insanlar, hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasiye en çok özlem ve ihtiyaç duyanlardır” diye belirtiyor.

Kürt demokrasisi hala ayakta

Kieser, Ankara, ABD ve AB’nin desteklediği HTŞ rejiminin Özerk Yönetim’e koordineli saldırısının “şok etkisi” yarattığını belirtiyor. Ocak ayındaki çatışmalı sürecin ardından küçülmüş olsa da hala Kürtler tarafından yönetilen demokratik bir bölgenin varlığını sürdürdüğünü ifade eden Kieser, bu bölgenin Şam’la akıllı ve temkinli bir etkileşim içinde korunması ve geliştirilmesinin acil bir görev olduğunu dile getiriyor: “Kimse aldanmasın, gerçekten demokratik olan her şey şu anda ciddi bir tehlike altında.”

Ayrıca, Kürtlerin Başûr’ûn yanı sıra Rojava, Rojhilat ve Ankara’daki parlamentoda 20. yüzyılın sonundan bu yana demokrasiye olan samimi eğilimlerini kanıtladıklarını vurguluyor.

Cihadistlerin getirdiği zorluklar

Kieser, siyasal İslamcı hareketlerin yükselişi ve cihatçı örgütlerin devletleşme süreçlerinde zorluklar olduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor: “Kendi çıkarlarını her şeyin önünde tutan ve uzun vadede sağlıklı işleyen bir toplum vizyonundan yoksun otoriter ve otokratik komşular ve etkileşim ortaklarıyla karşı karşıya olmak, işleri kesinlikle karmaşıklaştırıyor. Hatta demokratik ilerlemeyi tamamen engelliyor.”

Buna karşılık Kürtlerin en önemli potansiyelinin laik ve çoğulcu demokrasinin kazanımlarına bağlılıklarında yattığını vurguluyor. Bu durumun özellikle kadınların ve azınlıkların hakları konusunda Kürtleri dünya çapındaki demokratik güçlerle aynı çizgiye getirdiğini ve son otuz yılda Kürtlerin küresel ölçekte daha görünür ve saygın hale geldiğini ifade ediyor.

Dünyada sadece otokratlar yok

“Kürtlerin hareket alanlarını kullanmaları, dirençli ve güvenilir demokratik aktörler olarak kendilerini kanıtlamaya devam etmeleri önemlidir” diyen Kieser, şunları ekliyor: “Demokratik düşünen aktörlerin barış, adalet ve demokrasiye ilgi duyan tüm taraflarla aktif diplomasi yürütmesi gerekiyor. Dünya şu anda farklı görünse de sadece narsist otokratlar tarafından yönetilmiyor ve gelecekte de onlar tarafından yönetilmeyecek.  Demokrasi, geleceğe yapılan en güçlü yatırımdır.”

İslamcı otokrasi sürdürülemez

Kieser, Kürtlerin yalnızca sosyalist çevrelere değil, farklı kesimlere açık olması gerektiğini vurgulayarak sözlerini şöyle tamamlıyor: “Kürtlere samimi şekilde bağlı başka çevreler de bulunuyor; ABD Senatörü Lindsay Graham ve onun geniş tabanı gibi. İnançla değil, sadece parti çıkarları nedeniyle sürdürülen İslamcı otokrasi, petrodolar diktatörlerinin antidemokratik düzeni kadar geleceği uzun vadeli olmayan bir sistemdir ve insanları bir arada tutamaz ve kazanamaz. İran buna çok net bir örnek.”

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.