Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ile Demokratik Cumhuriyet Hareketi’nin toplumsal zeminini konuştuk.
- Demokrasiyi yalnızca sandık günü kullanılan bir hak olarak görmemek gerekir. Çalışma koşullarından sağlık hizmetlerine, barınmadan eğitime, çevreden ifade özgürlüğüne kadar hayatımızın her alanı demokrasiyle ilgilidir. Sivil toplumun görevlerinden biri de bu bağlantıyı görünür kılmaktır.
- Ortak zemin aslında çok karmaşık değil. Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, işkence yasağı, bağımsız yargı, laiklik, eşit yurttaşlık, kadın hakları, çevre hakkı ve sosyal haklar etrafında geniş bir mutabakat kurulabilir. Ancak bu mutabakat yalnızca bir deklarasyondan ibaret kalmamalı.
AZİZ ORUÇ
DEM Parti’nin 5’inci Olağan Büyük Kongresi’nde ilan ettiği Demokratik Cumhuriyet Hareketi, yeni bir siyasal ve toplumsal örgütlenme tartışmasını gündeme taşıdı. Hareketi değerlendiren Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, demokrasinin sandıkla sınırlandırılamayacağını belirterek, demokratik cumhuriyetin toplumun kendi sözünü üretebildiği ve karar süreçlerine katılabildiği örgütlü bir yaşamla mümkün olabileceğini söyledi. Farklı siyasi aidiyetlerin ortak haklar ve evrensel ilkeler etrafında buluşabileceğine dikkat çeken Fincancı ile insan hakları örgütlerinin rolünden yerel örgütlenmeye, kutuplaşmadan bilimsel etik ve hakikat mücadelesine kadar Demokratik Cumhuriyet Hareketi’nin toplumsal zeminini konuştuk.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndaki (TİHV) deneyiminizden hareketle, meslek ve insan hakları örgütlerinin demokrasi mücadelesinde nasıl bir “barikat” işlevi gördüğünü düşünüyorsunuz?
Meslek örgütleri ve insan hakları kurumları, iktidarlardan bağımsız biçimde evrensel ilkeleri savunur. TTB için bu ilkeler hekimlik değerleri, bilimsel bilgi ve toplum sağlığıdır. TİHV için ise insan hakları, insan onuru ve işkence yasağıdır. Otoriter dönemlerde demokratik kurumlar zayıfladığında bu yapılar, toplumun hakikatle bağını korur. “Barikat” yalnızca iktidara karşı direnmek değil. Asıl mesele; hukukun, bilimin, meslek etiğinin ve insan haklarının aşınmasına karşı bir direnç alanı yaratmaktır. Demokratik Cumhuriyet Hareketi açısından da buradan önemli bir sonuç çıkar: Demokrasi yalnızca seçimlere ve siyasi partilere bırakılamaz. Toplumun kendi örgütlü gücü de demokratik hayatın temel unsurlarından biridir.
Baskının yoğunlaştığı dönemlerde kurumsal bağımsızlığı korumak ve toplumla güven ilişkisini sürdürebilmek açısından TTB ve TİHV deneyimleri bize ne söylüyor?
En önemli ders şu: Bağımsızlık yalnızca hukuki bir statü değildir; her gün yeniden savunulması gereken etik bir tutumdur. Bir kurum baskı nedeniyle bilimsel gerçekleri söylemekten vazgeçerse, kağıt üzerinde bağımsız olsa bile toplumsal işlevini kaybeder. Aynı şekilde, herhangi bir siyasi yapının gündemine tamamen teslim olursa kendi ilkelerinden uzaklaşır. Bu nedenle temel dayanağımız ilkeler olmalı. Hak ihlali kimden gelirse gelsin karşı çıkabilmek, bilimsel gerçeği kimin işine yaradığına bakmadan savunabilmek gerekir. Toplumla güven ilişkisi de böyle kurulur. İnsanlar bir kurumun konjonktüre göre değil, ilkelerine göre hareket ettiğini gördüğünde ona güvenmeye başlar.
Bilimsel etik ile insan hakları savunuculuğunun birbirinden ayrılmaması neden önemli? Bilimsel bilgi, hak ihlallerinin görünür kılınmasında nasıl bir rol oynuyor?
Otoriter yönetimler yalnızca insanların konuşmasını engellemez, yaşananların nasıl adlandırılacağını da kontrol etmek ister. Bu nedenle hakikati baskılamak onlar için çok önemlidir. İşkence bunun açık bir örneğidir. Bir kişinin bedenindeki bulgular bilimsel yöntemlerle ortaya konulduğunda, inkar edilmek istenen bir hak ihlali belgelenebilir. Böylece bilimsel bilgi, adalet arayışının da bir aracına dönüşür. Ancak bilim, siyasetin aracı haline getirilmemeli. Tam tersine, bilimsel yöntemin bağımsızlığı korunmalı. İnsan hakları savunuculuğunun gücü de buradan gelir: Kanıta dayanmak, gerçeği belgelemek ve mağdurun kim olduğuna bakmadan insan onurunu savunmak. Çünkü hakikat ortadan kaldırılırsa hesap verebilirlik de ortadan kalkar.
Demokrasi çoğu zaman seçimler ve siyasi partiler üzerinden tartışılıyor. Demokrasi talebi sandığın ötesine nasıl taşınabilir?
Demokrasiyi yalnızca sandık günü kullanılan bir hak olarak görmemek gerekir. Çalışma koşullarından sağlık hizmetlerine, barınmadan eğitime, çevreden ifade özgürlüğüne kadar hayatımızın her alanı demokrasiyle ilgilidir. Sivil toplumun görevlerinden biri de bu bağlantıyı görünür kılmaktır. Örneğin bir mahallede insanlar hastaneye ulaşamıyorsa bu yalnızca bir sağlık sorunu değildir. Çevre tahrip ediliyor ve halkın karar süreçlerine katılması engelleniyorsa bu yalnızca bir çevre meselesi değildir. Bir işçi çalışma koşulları hakkında söz sahibi olamıyorsa burada da demokratik katılım sorunu vardır. Demokrasiyi soyut bir rejim tartışması olmaktan çıkarıp insanların gündelik hayatıyla ilişkilendirmek gerekir.
Bu yaklaşım yerel ölçekte nasıl karşılık bulabilir? Sokakta, mahallede ve kentte kalıcı demokratik katılım mekanizmaları oluşturmak mümkün mü?
Mümkün, hatta gerekli. Ancak sokağı yalnızca protesto gösterisi olarak düşünmemek gerekir. Mahalle forumları, yerel dayanışma ağları, kadın örgütleri, çevre mücadeleleri, sağlık hakkı girişimleri, meslek örgütleri, sendikalar ve yurttaş inisiyatifleri demokratik katılımın önemli alanlarıdır. Burada önemli olan, insanlara yalnızca “Bize katılın” demek değil, kendi sorunları hakkında söz söyleyebilecekleri mekanizmalar kurmaktır. Demokratik örgütlenme yukarıdan aşağıya kurulamaz. İnsanların kendi ihtiyaçlarını tanımlayabildiği ve karar süreçlerine doğrudan katılabildiği yapılar oluşturmak gerekir.
Türkiye’nin bölgeleri arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel açıdan önemli farklılıklar bulunuyor. Ege, Karadeniz ve Orta Anadolu gibi farklı bölgelerde demokrasi duyarlılığı nasıl gelişebilir?
Türkiye’nin her bölgesine aynı dili götürmek doğru olmaz. Bölgelerin ekonomik yapıları, kültürel özellikleri ve sorunları farklıdır. Bu nedenle demokrasi çalışmasına, insanlara ne düşünmeleri gerektiğini anlatarak değil, onları dinleyerek başlamak gerekir. Karadeniz’de çevre, tarım ve geçim sorunları öne çıkabilir. Orta Anadolu’da çiftçinin ekonomik koşulları, gençlerin geleceksizliği ve sağlık hizmetlerine erişim önemli başlıklar olabilir. Ege’de ise çevre, tarım, göç ve çalışma yaşamı üzerinden bir çalışma yürütülebilir. Yapılması gereken, insanların gündelik sorunlarıyla demokratik hakları arasındaki ilişkiyi kurmaktır. İnsanlara soyut demokrasi dersleri vermek yerine şu soruyu sormak daha etkili olabilir: “Sizi ilgilendiren bu karar alınırken neden sizin söz hakkınız yok?”
Siyasi kutuplaşmanın bu kadar keskin olduğu bir ortamda sivil toplum ve meslek örgütleri, yurttaşlar arasında nasıl bir köprü kurabilir?
Bunun yolu, insanları öncelikle siyasi kimlikleriyle değil, hak sahibi yurttaşlar olarak görmektir. Sağlık hakkı, hangi partiye oy verildiğine göre değişmez. İşkence yasağı, adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğü ve yaşam hakkı da siyasi kimliğe göre farklılaşamaz. Sivil toplumun önemli bir avantajı burada ortaya çıkar. Siyasi partilerin doğal olarak seçim ve iktidar hedefleri vardır. Hak örgütleri ve meslek örgütleri ise ortak insanlık değerleri üzerinden konuşabilir. Kutuplaşmayı aşmak için insanları kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirmek yerine ortak hakları ve ortak sorunları görünür kılmak gerekir.
Sağlık hakkı gibi toplumun tamamını doğrudan ilgilendiren alanlar, ortak demokrasi ve adalet talebinin kurulmasında nasıl bir başlangıç noktası olabilir?
Sağlık güçlü bir ortak zemin oluşturur. Çünkü herkes hayatının bir döneminde sağlık sistemine ihtiyaç duyar. Hekimin hastasına yeterli zaman ayıramaması, sağlık çalışanlarının şiddete uğraması ve yurttaşların nitelikli sağlık hizmetine ulaşamaması birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Bunların arkasında sağlık politikalarının nasıl belirlendiği ve toplumun bu kararlara ne kadar katılabildiği sorusu vardır. İnsan hakları açısından da aynı şey geçerli. Bir hak ihlalinin yalnızca doğrudan mağduru ilgilendirdiğini düşünmemeliyiz. Bir kişinin hakkı keyfi biçimde ortadan kaldırılabiliyorsa aslında herkesin hakkı güvencesiz demektir. Demokrasi talebi, insanların birbirlerinin haklarını savunmasının aynı zamanda kendi haklarını savunmak anlamına geldiğini gösterebildiğimiz ölçüde büyür.
Muhalefetin ve toplumsal hareketlerin parçalı bir görünüm sergilediği koşullarda, temel haklar etrafında geniş bir Demokratik Cumhuriyet Hareketi nasıl somutlaştırılabilir?
Öncelikle böyle bir hareketin yeni bir siyasi parti olup olmayacağı netleşmeli. Amaç toplumsal bir demokrasi hareketi kurmaksa gücü, farklı siyasi aidiyetlerden insanların ortak ilkeler etrafında yan yana gelebilmesinden doğar. Ortak zemin aslında çok karmaşık değil. Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, işkence yasağı, bağımsız yargı, laiklik, eşit yurttaşlık, kadın hakları, çevre hakkı ve sosyal haklar etrafında geniş bir mutabakat kurulabilir. Ancak bu mutabakat yalnızca bir deklarasyondan ibaret kalmamalı. Mahallelerde, kentlerde, meslek alanlarında ve farklı toplumsal kesimlerde insanların kendi sözlerini üretebildiği katılımcı mekanizmalar kurulmalı.
TTB ve TİHV’nin uzun yıllara dayanan kurumsal ve hak savunuculuğu deneyimi, Demokratik Cumhuriyet Hareketi açısından nasıl bir birikim sunabilir?
En önemli katkı şu olabilir: İlkelerde tutarlı olmakla toplumun farklı kesimleriyle ilişki kurmak arasında bir çelişki yoktur. Genişlemek için ilkelerden vazgeçerseniz demokratik hareket kendi varlık nedenini kaybeder. Ancak ilkeleri yalnızca dar bir çevrenin anlayacağı bir dille anlatırsanız da toplumsallaşamazsınız. Bu nedenle iki şeyi birlikte yapmak gerekir: Evrensel haklar konusunda kararlı olmak ve bu hakları insanların gündelik deneyimleriyle ilişkilendirmek. Meslek ve hak örgütleri aynı zamanda önemli bir kurumsal hafızaya sahiptir. Baskı dönemlerinde dayanışmanın nasıl kurulacağını, ihlallerin nasıl belgeleneceğini ve ulusal ya da uluslararası mekanizmaların nasıl kullanılacağını bilirler. Demokratik Cumhuriyet Hareketi bu birikimden mutlaka yararlanmalı.
Farklı siyasi ve toplumsal kesimleri bir araya getirmeyi amaçlayan geniş bir demokratik hareketin vazgeçilmez ortak ilkeleri sizce neler olmalı?
En temel ilke insan onurudur. Bunun yanında eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, bilimsel özgürlük, laiklik, kadın-erkek eşitliği, ayrımcılık yasağı, işkence yasağı, sosyal haklar ve toplumun karar süreçlerine gerçek anlamda katılması gelir. Ancak bütün bu ilkeleri birleştiren daha temel bir nokta var: Hakların yalnızca kendimiz için değil, bizim gibi düşünmeyenler için de geçerli olduğunu kabul etmek. Demokratik kültürün asıl sınavı budur. Kendi düşüncemizi ifade etmek kolaydır. Peki, bizimle tamamen ters düşen birinin ifade özgürlüğünü savunabiliyor muyuz? Kendi grubumuz haksızlığa uğradığında hukuk istemek kolaydır. Aynı hukuku siyasi olarak karşı olduğumuz biri için de savunabiliyor muyuz? Türkiye’de ortak bir demokratik cumhuriyet fikrinin güçlenmesi ancak bu anlayışın yerleşmesiyle mümkün olur.