Büyük alanların dönüşü ve toplumun stratejisi (3)

  • Ne hegemon güç ne de uluslararası hukuk artık kimseyi korumayı vaat ediyor. Bu durumda tek kalıcı güvence, örgütlü toplumun kendisi. Demokratik entegrasyon, değişen dünyaya uyum sağlayan bir gerçekçiliğin de ötesinde, dış güvencelerin çekildiği bir dünyada ayakta kalabilen tek strateji olarak anlam kazanıyor.
  • Strateji, geleceğin teslim alınmasını beklemiyor, onu örgütleyerek kurmayı öneriyor. Yüz yıl boyunca Kürtler, dış bir güç sahadayken o güç için vazgeçilmez oldu ve o güç çekildiğinde kolayca gözden çıkarıldı. Bir dış güç için vazgeçilmez olmak, o gücün hesabı değiştiğinde biter.

SİNAN CUDİ

Dosyanın ikinci bölümünde, ABD'nin Hewlêr’den çekilmesini ve 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi'ni, krizin yönü üzerine Önder Apo'nun teşhisiyle birlikte ele almıştık. Kriz ortak, ama sistem krizden ulus-devleti güçlendirerek çıkmaya çalışıyor. Bu son bölümde, demokratik entegrasyon stratejisinin bu dünyaya nasıl cevap verdiğini ve sınırlarını tartışıyoruz. Sistem krizden ulus-devleti güçlendirerek çıkıyorsa, o devletin sınırlarını hedef alan her mücadele, devletin güçlenmesine yakıt taşır. Demokratik entegrasyon stratejisi bu kısır döngüden çıkmayı öneriyor; güçlenen devletin içinde örgütlenmek, ona büyümesi için gereken tehdit gerekçesini vermemek ve alanını içeriden daraltmak.

Döngüyü kırmak

Güvenlikleştirme kavramının gösterdiği mekanizma basittir. Bir mesele varoluşsal tehdit ilan edildiğinde olağanüstü tedbirler meşrulaşır ve bu tedbirleri uygulayan kurumlar büyür. Kürt meselesi "beka" sorunu olarak tanımlandığı sürece, devletin en merkezi ve en sert kısmı, yani güvenlik aygıtı genişlemeye devam eder. Sınır değişikliğini hedefleyen bir mücadele, ne kadar haklı olursa olsun, bu döngüyü besler. Devlet tehdidi, tehdit de devleti büyütür. Demokratik entegrasyon, Waever'in güvenlik dışılaştırma adını verdiği sürecin siyasal stratejiye dönüşmüş biçimi olarak da okunabilir. Amaç, Kürt meselesini tehdit alanından çıkarmak ve yeniden olağan siyasetin, pazarlığın ve hukukun konusu haline getirmek. Barış bu yüzden yalnızca çatışmanın sona ermesi değil, güvenlikleştirilmiş bir meselenin yeniden siyasete iade edilmesinin ön koşulu. Güvenlik dilinin hakim olduğu yerde toplum konuşamaz, toplum konuşamadığında da demokratik siyaset gelişemez. Bu yaklaşım, Rojava deneyimini mümkün kılan koşullardan da ayrılıyor. 2012'de Rojava, bölgesel güçlerin birbirini dengelediği bir çatlakta doğdu. Demokratik entegrasyon ise böyle bir çatlağı beklemiyor; çatlakların kapandığı, merkezlerin güçlendiği bir dünyada nasıl var olunacağı sorusuna cevap arıyor.

Önce fiili durum

Stratejinin ikinci ayağı, demokratik siyaset ve hukuk mücadelesinin nasıl sıralandığıyla ilgili. Hukuki güvence isteniyor, ama ondan önce fiili durum kuruluyor. Toplumlar önce tarih içinde oluşur, hukuk onları daha sonra tanır ya da tanımaz. Dil eğitimi, yerel meclisler, kooperatifler, kadın örgütlenmesi, hükmünü hukuktan önce toplumsal pratikten alır. Tarihte bunun pek çok örneği var. İngiltere'de 1799 ve 1800 tarihli Örgütlenme Yasaları (Combination Acts), işçilerin ücret ve çalışma koşulları için örgütlenmesini suç saymıştı. Yasak örgütlenmeyi ortadan kaldırmadı. İşçiler yardımlaşma dernekleri, meyhane toplantıları ve gizli yeminlerle çeyrek yüzyıl boyunca örgütlenmeye devam etti. 1824'te yasalar kaldırıldığında hukuk, zaten var olan bir pratiği tanımaktan başka bir şey yapmadı. Ardından gelen grev dalgası üzerine 1825'te çıkarılan yeni yasa sendikaların varlığına dokunmadı ama faaliyetlerini sınırladı. 1834'te İngiltere'nin güneyinde küçük bir köyde örgütlenen altı tarım işçisi ise gizli yemin ettikleri gerekçesiyle Avustralya'ya sürgüne gönderildi ve sendika tarihine "Tolpuddle Şehitleri" olarak geçti. Sendikalar ancak 1871 tarihli Sendikalar Yasası (Trade Union Act) ile tam hukuki tanınmaya kavuştu. Bu yarım asırlık süreç, fiili örgütlenmenin hem hukuku nasıl önden çektiğini hem de hukuki güvence olmadan nasıl geri alınabildiğini aynı anda gösteriyor.

Orta Çağ Avrupa'sında tüccarlar da, devletlerin ticaret hukuku olmadığı bir dönemde kendi sözleşme ve uyuşmazlık kurallarını geliştirdi. Bu tüccar hukuku (lex mercatoria) ancak 18. yüzyılda İngiliz yargıç Lord Mansfield'ın kararlarıyla genel hukukun parçası haline geldi. 1985 tarihli Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı da büyük ölçüde üye devletlerde zaten işleyen yerel yönetim geleneklerini ortak ilkelere bağladı. Bu sıralama Mezopotamya'nın hukuk geleneğinde de çok eskilere uzanıyor. Babil kralı Hammurabi'nin yaklaşık MÖ 1750'lerde diktirdiği yasa steli, genellikle ilk büyük yasama metni olarak anılır. Oysa birçok tarihçinin işaret ettiği gibi metin, sıfırdan konmuş kurallardan çok, Ur-Nammu ve Lipit-İştar gibi daha eski düzenlemelerde ve mahkeme pratiğinde zaten var olan çözümlerin derlenmesidir.

Aynı ilke Osmanlı hukukunda da geçerliydi: Mecelle'nin 36. maddesi "Âdet muhakkemdir" der, yani toplumun yerleşik pratiği hukuki hüküm kaynağıdır. Kürdistan'ın kendi tarihi de somut bir örnek sunar. 1514'ten sonra bölgeyi yönetimine katan Osmanlı Devleti, yerel Kürt beyliklerini dağıtmak yerine onları yurtluk-ocaklık ve hükümet sancakları statüsüyle tanıdı. Yeni düzen, var olan siyasi ve toplumsal yapıları önce tanıdı, sonra kendi hukukuna geçirdi. Türkiye özelinde bu sıralamanın bir zorunluluğu da var. Uluslararası hukukun kimlik ve yerel demokrasi alanında geliştirdiği araçların önemli bir kısmı, tam da Türkiye'nin kendini dışarıda tuttuğu alanlar. Türkiye, Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin azınlık haklarını düzenleyen 27. maddesine Lozan'a atıfla çekince koydu. Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi'ni imzalamadı. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı on hükmüne çekince koyarak onayladı. Uluslararası belgeler üzerinden "de jure" bir güvence yolu bu yüzden büyük ölçüde kapalı. Önce fiili durumu kurmak, burada bir tercih olmanın ötesinde bir zorunluluk.

Eksiltici hukuk talebi

Stratejinin devletten beklediği şey sınırlı: Engel olmaktan çıkması. İstenen şey büyük ölçüde yeni hakların bahşedilmesi değil, engelleyen düzenlemelerin kaldırılması. "Terörle mücadele mevzuatı"nın siyasete uygulanma biçimi, parti kapatma rejimi ve seçilmiş yerel yöneticilerin yerine kayyım atanması bu engellerin başında geliyor. Her kaldırılan engel, devletin bir alanı terk etmesi demek. Talep ayrıca reddedilmesi en zor talep; devletten bir şey vermesini değil, bir şey yapmamasını istiyor. Liberal hukuk geleneğinin olumsuz özgürlük dediği alan, burada devlete karşı değil, devletin içinde açılan bir siyasal mücadele alanına dönüşüyor.

Devletin küçülmesi

Stratejinin üç ayağı aynı sonuca bağlanıyor. Güvenlik siyasetinin daralması, devletin en hızlı büyüyen kısmının daralması demek. Fiili durumun kurulması, devletin dokunmadığı bir toplumsal alanın genişlemesi demek. Eksiltici hukuk talebi ise bu genişlemenin geri alınmasını zorlaştırıyor. Devlet, yasalar eklenerek değil çıkarılarak küçülüyor. Önder Apo'nun devlet artı demokrasi formülü tam olarak bu süreci tarif ediyor; devletle bir arada yaşarken onun alanını daraltmak. Büyük alan mantığının devlet olmayan özneleri fazlalık ya da tehdit olarak gördüğü bir dünyada bu strateji, özne olmanın başka bir yolunu öneriyor; tehdit olarak görünmeyi reddeden, devlet olmayı da hedeflemeyen, ama örgütlü toplum olarak geri alınması giderek zorlaşan bir varlık.

Sınırlar ve gerilimler

Stratejinin en güçlü yanı aynı zamanda en kırılgan yanı; karşısındaki devletin de bir şekilde bu zemine gelmesine duyulan ihtiyaç. Fiili kazanımların en büyük zaafı, geri alınabilir olmaları. Kayyum deneyimi bunun en açık örneği. Seçimle kazanılmış, hem fiilen hem hukuken var olan belediyeler idari bir kararla el değiştirdi. Sorun hukukun yokluğu değildi; hukuk vardı, ama iktidarın aracı olarak kullanıldı. Montesquieu'nün sorusu burada belirleyici: Hukuk iktidarı sınırlayan bir çerçeve mi, yoksa iktidarın aracı mı? Bu yüzden "de facto" ağırlıklı bir stratejide hukuki güvence, kazanımı yaratan değil, onu kalıcı kılan şey olarak önem kazanıyor. Eksiltici hukuk talebinin asıl işlevi de burada ortaya çıkıyor; engelleri kaldırmak, aynı zamanda onları yeniden kurmanın maliyetini yükseltmek demek.

Güvenlik dilinde ısrar

Güvenlikleştirme tek taraflı bir söz edimi olduğu için onu sona erdirmek de büyük ölçüde onu başlatan aktöre bağlı. 30 Eylül 2026'daki Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ve Meclis'in açılış günü yapılan konuşmalar, devletin şimdilik güvenlik dilinden vazgeçmediğini gösteriyor. Büyük alan mantığı bu ısrarı besleyebilir. ABD'nin çekildiği bir dönemde her devlet kendi sınırlarındaki "fazlalıkları" temizleme eğilimine girer. Dört devletin Kürt meselesinde birbirine yeniden yaklaşması bu yüzden şaşırtıcı değil. Sadabad'ın mantığı, farklı biçimlerde de olsa, geri dönebilir.

Toplumsal ittifaklar

Denklemi değiştirecek olan, demokratikleşmeden çıkarı olan başka toplumsal kesimlerle kurulacak ittifaklardır; muhalefet partileri, emek örgütleri, inanç toplulukları, kadın ve ekoloji hareketleri, yerel yönetim geleneğini savunan kesimler. Yalnızca Kürtlere ait görülen bir kazanım güvenlik diliyle kolayca hedef alınabilir. Geniş bir toplumsal koalisyonun sahiplendiği bir kazanımı geri almak ise devletin toplumun geniş bir kesimiyle karşı karşıya gelmesi demek. Demokratik entegrasyon bu anlamda, Kürtlerin devlete entegrasyonundan önce toplumun farklı kesimlerinin ortak bir demokratik zeminde bir araya gelmesini gerektiriyor.

Entegrasyon ve eritme: Şam örneği

Suriye, aynı mantığın farklı bir sahada sınandığı yer. Suriye Demokratik Güçleri ile Şam arasında Mart 2025'te başlayan entegrasyon sürecinde fiili durum zaten var; on yılı aşkın sürede kurulmuş kurumlar, meclisler, eğitim sistemi ve güvenlik güçleri. Soru, bu fiili durumun nasıl korunacağı. Belirleyici olan, entegrasyon ile eritme arasındaki ayrım. Entegrasyon, mevcut kurumların daha geniş bir çerçeve içinde kendi niteliklerini koruyarak yer alması; eritme ise bu kurumların merkezin yapısı içinde çözülüp niteliklerini yitirmesi. 2025 stratejisinin Suriye'nin istikrarını Türk desteğine bağlaması ve Hewlêr’den çekilmeyle Rojava'nın dış kanallarının zayıflaması, dengeyi eritme lehine bozabilir. Ne hegemon güç ne de uluslararası hukuk artık kimseyi korumayı vaat ediyor. Bu durumda tek kalıcı güvence, örgütlü toplumun kendisi. Demokratik entegrasyon, değişen dünyaya uyum sağlayan bir gerçekçiliğin de ötesinde, dış güvencelerin çekildiği bir dünyada ayakta kalabilen tek strateji olarak anlam kazanıyor.

Gelecek teslim edilmez

Barrack'ın Roma metni, geleceğin teslim edilebilir bir şey olduğu varsayımına dayanıyor. Bir güç çekilir, sorumluluğu devreder, bölge de geleceğini devralır. Bu varsayım, yirminci yüzyıl boyunca bölgeye uygulanan mantığın son halkası. Gelecek önce vesayet altına alındı, sonra ulus-devlet biçiminde dağıtıldı, şimdi de yük olarak devrediliyor. Her üç durumda da geleceği taşıyan el dışarıda. Demokratik entegrasyon stratejisinin asıl itirazı bu varsayıma. Strateji, geleceğin teslim alınmasını beklemiyor, onu örgütleyerek kurmayı öneriyor. Yüz yıl boyunca Kürtler, dış bir güç sahadayken o güç için vazgeçilmez oldu ve o güç çekildiğinde kolayca gözden çıkarıldı. Strateji, vazgeçilmezliğin adresini değiştirmeyi öneriyor: dış bir hamiden, birlikte yaşanılan toplumlara. Bir dış güç için vazgeçilmez olmak, o gücün hesabı değiştiğinde biter. Komşu toplumlar için ortak bir demokratik zeminin kurucu parçası olmak ise daha zor geri alınır.

Bu tartışma Kürtlerle de sınırlı değil. Büyük alan mantığının geri döndüğü bir dünyada, devlet biçimine bürünmemiş her topluluk aynı soruyla karşı karşıya: Kendi devleti olmayan ama tarihsel olarak var olan bir toplum, büyük alanların arasında nasıl özne olabilir? Kürt deneyimi, bu sorunun en kapsamlı şekilde sınandığı sahne olmaya aday. Stratejinin sınanacağı yerler de belli; kayyum uygulamasının geri çekilip çekilmemesi, siyasetin üzerindeki olağanüstü hukukun daralıp daralmaması, Şam'la süren sürecin entegrasyon mu yoksa eritme mi ürettiği ve dört devletin yeniden bir koordinasyona yönelip yönelmediği. Roma'daki sessizliğe dönmek gerekirse; bir zafer metninde adının geçmemesi, yalnızca dışarıdan bakıldığında bir silinme. Demokratik entegrasyonun ölçütü, yabancı başkentlerde okunan metinlerde anılıp anılmamak değil. Asıl ölçüt, kişinin kendi kasabasının meclisinde, okulunda ve yasalarında var olup olmadığı. Gelecek, oralarda kuruluyor. BİTTİ