Tarihçi Nevzat Onaran’la Osmanlı’dan günümüze uzanan inkarcı zihniyeti konuştuk
- 1920'lerde Meclisi ilk dönemi için milletvekilleri seçilirken, Hristiyanların seçimlere katılması Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir'in özel kararıyla engellendi. 1919-1922 yılları arasında Anadolu'daki Hristiyanların tasfiyesi devam etti. Koçgirî aşiretleri ile heyet arasında iki taahhütname imzalandı.
- Resmi ideoloji ve tarih, gerçeği çarpıtan anlatılar üretiyor. Devlet, yaptıklarıyla yüzleşmek zorunda. Bu yüzleşme yalnızca geçmişte ne yaşandığını kabul etmekle sınırlı kalmamalı; bu politikaların neden uygulandığının sorgulanmasını ve devletin kültürel bir değişim geçirmesini de gerektiriyor.
- Resmi tarih, kirli bir tarihtir. Bu tarihe karşı mücadele eden devrimciler de politik yaklaşım bakımından yeterince güçlü olamadığı için birçok meseleyi neredeyse 100 yıl sonra tartışmaya başladık. Dêrsim’i, Ermenilerin ve diğer Hristiyan halkların yaşadıklarını bugün daha fazla konuşabiliyoruz.
ERDOĞAN ALAYUMAT/İSTANBUL
Türkler ve Kürtlerin bin yıldır kardeş olduğu söylemi, bugün de siyasal tartışmaların merkezinde yer alıyor. Ancak tarihsel birlikteliğe yapılan bu vurgu, halkların kendi kimlikleriyle eşit yaşama, dillerini kullanma ve siyasal haklarını elde etme taleplerinin üzerini örtebiliyor. Tarihçi Nevzat Onaran’a göre Kürt sorunu, yalnızca Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış bir mesele değil; Osmanlı’dan devralınan devlet politikalarının tarihsel devamlılığı içinde ele alınmalı. Koçgirî’den Dêrsim’e uzanan müdahalelerden kimlik ve dil haklarının sınırlandırılmasına kadar uzanan bu tarih, bugün devam eden Barış ve Demokratik Toplum Süreci açısından da geçmişle yüzleşme, eşit yurttaşlık tartışmalarını gündeme getiriyor. Sorularımızı yanıtlayan Onaran, “Kürt’ün dili olmadan, kendisini güvende hissedeceği eşit vatandaşlık olmadan bu devletin demokratikleşmesi çok zordur” dedi.
Türkler ve Kürtlerin bin yıldır kardeş olduğu söyleniyor. Ancak bu söylem, eşit yurttaşlık ve kimlik haklarının önüne geçebiliyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bu kardeşlik anlatısını ve devlet politikalarıyla yaşanan çelişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bin yıllık kardeşlik söylemini sorgulamak gerekir. On asırlık bir tarihten söz ediyoruz. Bu tarih yalnızca Türkler ve Kürtlerle sınırlı değil; Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Alevi Kızılbaşlar ve daha pek çok halk da bu tarihin parçası. Bin yıldır kardeş olduğumuz söyleniyor ama kardeşlik ilişkisi böyle mi olmalı? Birinin sürekli ağabeylik yaptığı, diğerinin ise onun karşısında küçük görüldüğü bir ilişki kardeşlik değildir. Son yüz yıla baktığımızda da yaşananlar ortada. Aramızda tarihsel bir yakınlık ve birlikte yaşama deneyimi var, ancak bunun varlığı tek başına kardeşlik söylemini doğrulamaya yetmez.
Kürt sorunu yalnızca Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış bir mesele değil. Osmanlı dönemine uzanan bir tarihsel devamlılık söz konusu. Özellikle 1878 sonrasında, II. Abdülhamid döneminde Kürt meselesi ve Dêrsim'e yönelik politikalar açısından bu devamlılığın izlerini görmek mümkün. Abdülhamid'in 1890'lı yıllarda Kürt meselesi ve Dêrsim'le ilgili verdiği emirler, bugün uygulanan politikaların tarihsel arka planını anlamak açısından da önem taşıyor. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan bu süreçte, Cumhuriyet bütün halkların eşit olduğu demokratik bir sistem kurmadı. Geçmişte 1921 Anayasası'nı ve Meclis'in ilk dönemini dikkate alarak bu konuda daha olumlu düşünüyordum. Ancak üç temel noktayı göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Birincisi, 1920'lerde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ilk dönemi için milletvekilleri seçilirken, o dönemin vatandaşları olan Hristiyanların seçimlere katılması Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir'in özel kararıyla engellendi. Böylece Meclis yalnızca Müslüman unsurların katılımıyla oluşturuldu. İkincisi, 1919-1922 yılları arasında Anadolu'daki Hristiyanların tasfiyesi devam etti. Üçüncüsü ise Koçgirî'de yaşananlardır. Koçgirî aşiretleri ile valinin gönderdiği heyet arasında müzakereler yürütüldü ve iki taahhütname imzalandı. Aşiretlerin ileri gelenleri daha sonra Meclis'e başvurarak özerklik ve Kürt bir vali atanmasını talep etti. Ancak bu talepler dikkate alınmadı. Bu üç örneğe bakıldığında Cumhuriyet, yurttaşlar arasında eşitliği esas alan bir politika izlemedi; bu nedenle halkların eşit yurttaşlığı temelinde demokratik bir düzen oluşturamadı.
İttihat ve Terakki politikalarıyla Cumhuriyet’in kuruluşu arasında nasıl bir süreklilik ya da kopuş var? Nüfusun, mülkiyetin ve kimliklerin yeniden düzenlenmesi ulus-devlet inşasını nasıl şekillendirdi?
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte, iddia edildiği gibi büyük bir kopuş değil, esas olarak süreklilik vardır. Saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasıyla yönetim biçimi değişti ancak devlet aklı, kadrolar ve ekonomi politik açısından devamlılık korundu. Abdülhamid'in 1895-1897 yıllarında Ermenilere yönelik politikalarından İttihatçı Talat'a ve Mustafa Kemal'e uzanan süreçte bu bütünlüğü görüyorum. Bu nedenle Türk devletinin kuruluşunu yalnızca Mustafa Kemal üzerinden değerlendirmemek, Abdülhamid ve Talat dönemlerini de birlikte ele almak gerekiyor.
Bu politikaların ilk hedefi Ermeniler ve Rumlar gibi Hristiyan halklardı. 1895'ten 1922'ye uzanan süreçte Anadolu'daki Hristiyan nüfus büyük ölçüde tasfiye edildi. Ardından Trakya'da Yahudiler hedef alındı. 1934'te Yahudilere yönelik saldırılar ve göçe zorlama yaşandı. İstanbul'da ise 6-7 Eylül 1955 pogromuyla yeni bir dönem başladı. O tarihte yaklaşık 1,5 milyon nüfusa sahip İstanbul'da Hristiyan ve Musevilerin oranı yüzde 12'ydi. Bugün nüfusu 16 milyona ulaşan kentte bu toplulukların toplam nüfusu yaklaşık 80 bin düzeyinde. Bu değişim, Hristiyan halkların tasfiyesine yönelik politikaların tarihsel devamlılığını gösteriyor.
Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Kürtler ve Aleviler farklı dönemlerde sürgün, mülksüzleştirme, asimilasyon ve şiddet politikalarıyla karşılaştı. Homojen bir ulus yaratma hedefi, Cumhuriyet’in halklar ve inançlarla kurduğu ilişkiyi nasıl şekillendirdi?
Türk devletinin iki kurucu unsuru vardır: Milliyet bakımından Türklük, din bakımından ise Sünni İslam. Devletin ekonomi politiği, bu iki kimliğin dışında kalan halkların demografik ve iktisadi açıdan tasfiye edilmesine dayanıyor. Hristiyan halklar yaşadıkları topraklardan uzaklaştırılırken mallarına el konuldu, mülkleri başkalarına devredildi. 1914'te Osmanlı nüfusunun yüzde 20'sini oluşturan Hristiyanların bugün binde 3-5 düzeyine gerilemesi bu politikanın sonucudur. Kürtler de özellikle Şêx Seîd ve Ağrı hareketlerinden sonra yaşadıkları yerlerden ayrılmaya zorlandı; geride bıraktıkları mülkler başkalarına devredildi.
Cumhuriyet, eşit yurttaşlık ilkesini hukuken kabul etmiş görünse de bunu uygulamaya geçirmedi. Özellikle Kürtler ve Alevi Kızılbaşlar, devletin Türklük ve Sünni İslam temelinde şekillenen kurucu kimliğinin dışında bırakıldı. Anayasal düzeyde herkesin Türk vatandaşı sayılması, halkların kendi kimlikleriyle eşit kabul edildiği anlamına gelmiyordu. Nitekim 1934 İskan Kanunu ve bu kanunun uygulanmasına ilişkin talimatlar, insanların nerede yaşayacağına ve nereye yerleştirileceğine karar verilirken dilini, soyunu ve kimliğini esas alan ayrımlar yapıldığını gösteriyor. Bu nedenle Cumhuriyet'i bütün halkların eşitliğine dayanan bir proje olarak değil, Türklük ve Sünni İslam egemenliğini esas alan bir sistem olarak değerlendirmek gerekiyor.
Cumhuriyet boyunca Kürtlerin kimlik, dil ve siyasal temsil talepleri büyük ölçüde güvenlik sorunu olarak ele alındı. Kürt meselesinin tarihsel köklerini anlamak için resmi tarih anlatısında hangi kabullerin sorgulanması gerekiyor?
Resmi tarih, kirli bir tarihtir. Bu tarihe karşı mücadele eden devrimciler de kültürel donanım, politik yaklaşım ve program bakımından yeterince güçlü olamadığı için birçok meseleyi neredeyse 100 yıl sonra tartışmaya başladık. Dêrsim’i, Ermenilerin ve diğer Hristiyan halkların yaşadıklarını ancak bugün daha fazla konuşabiliyoruz. Resmi tarih ve resmi ideoloji, Türk ve Sünni İslam kimliğinin dışında kalanlara yaşam hakkı tanımayan bir anlayış üzerine kuruldu. Cumhuriyet de bu temelde inşa edildi. Şêx Seîd hareketi olmasaydı Şark’a yönelik askeri harekatın gerçekleşmeyeceği yönündeki değerlendirmelere katılmıyorum. 1919-1922 dönemine baktığımızda batıda Yunanistan’la bir cephe savaşı yürütülürken Pontus’ta Merkez Ordusu harekatı, Adana-Antep hattında ise gayri nizami harp vardı. Bunlar, Ankara Hükümeti’nin kendi vatandaşı olan Rumlara ve Ermenilere yönelik operasyonlarıydı. 1915’te Ermenilerin tasfiyesiyle Şark meselesi bir anlamda dondurulmuştu.
Bu nedenle 1919-1922 dönemini yalnızca bir bağımsızlık savaşı olarak ele almamak gerekiyor. Yunanistan’a karşı yürütülen savaşın yanında, Ankara Hükümeti’nin kendi vatandaşlarına yönelik harekatları da vardı. Cumhuriyet’in 1923’te ilan edilmesinin ardından ise Şark’a yönelik yeni bir harekatın planlandığını tarihsel belgelerde görebiliyoruz.
Kürt meselesini yalnızca Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış bir sorun olarak ele almak da yanlış. II. Abdülhamid’in 1890’larda hem Kürt meselesi hem de Dêrsim hakkında emirleri vardı. Ubeydullah hareketi ve yayımlanan Kürdistan gazetesi de meselenin daha eskiye uzandığını gösteriyor. Kürt sorununun tarihini Cumhuriyet’le başlatmak, Osmanlı dönemindeki sömürgeci politikaları görmezden gelmek anlamına gelir.
Koçgirî, Pontus ve Dêrsim gibi olaylar uzun süre resmi tarihte isyanların bastırılması çerçevesinde anlatıldı. Bu olayları yalnızca “isyan” kavramıyla açıklamak hangi gerçekleri görünmez kılıyor? Devlet şiddeti, sivil kayıplar ve zorunlu göçlerle yüzleşmek neden önemli?
Resmi ideoloji ve tarih, gerçeği çarpıtan anlatılar üretiyor. Ermenilere ilişkin Zeytun, Sason, Erzurum, Van, Şebinkarahisar ve Sivas gibi olayları tarihsel bağlamından koparıp haritalar üzerinde sıraladığınızda, sanki bütün ülke isyanlarla yanıyormuş gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Oysa Ermenilerin, Pontus Rumlarının ve Dêrsimlilerin hareketleri, devletin toprak üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırmış değildi. Bu hareketlerin boyutunun abartılması, devletin uyguladığı politikaları meşrulaştıran resmi anlatının bir parçasıdır.
Pontus örneğine bakalım. Yerasimos'un çalışmasına göre 1914'te bölgede yaklaşık 450 bin Rum yaşıyordu. 1933 Nüfus Umum Müdürlüğü raporuna göre 1923'teki mübadele sırasında Karadeniz'den ayrılan Rumların sayısı yaklaşık 20 bindi. Peki, geriye kalan yaklaşık 430 bin kişiye ne oldu? Öldürüldüler, kaçmak zorunda kaldılar, canlarını kurtarmak için göç ettiler ya da Müslümanlaştırıldılar.
Dêrsim'de de benzer bir durum söz konusu. Osmanlı genelinde 44, Mustafa Kemal döneminde ise 15 Dêrsim raporu hazırlandı. 1938'deki harekat için Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, 9 Haziran 1938'de iki ayrı kararla savaş kararı aldı. Devletin resmi rakamlarına göre 13 bin 160 Dêrsimli ve 122 asker hayatını kaybetti. Bu kadar büyük bir sivil kaybın yaşandığı bir olayın yalnızca isyan söylemiyle açıklanması mümkün değil. Ben bunu bir isyan bastırma operasyonundan ziyade devletin kendi halkına karşı yürüttüğü bir iç savaş olarak değerlendiriyorum.
Devlet, yaptıklarıyla yüzleşmek zorunda. Bu yüzleşme yalnızca geçmişte ne yaşandığını kabul etmekle sınırlı kalmamalı; bu politikaların neden uygulandığının sorgulanmasını ve devletin kültürel bir değişim geçirmesini de gerektiriyor.
Kürt meselesinin çözümünün yeniden tartışıldığı bugün, geçmişin inkar, asimilasyon ve zorunlu göç politikalarıyla yüzleşmeden kalıcı bir barış kurulabilir mi? Ana dil hakları, siyasal tanınma, yerel demokrasi ve geçmişteki ihlallerin araştırılması bu süreçte nasıl bir yer tutmalı?
Müzakere tarihine baktığımızda, 1895'te Ermenilerle Abdülhamid yönetimi arasında dolaylı ilişkiler kurulduğunu, 1908-1911 yılları arasında ise Taşnak Partisi ile İttihat ve Terakki arasında müzakereler yürütüldüğünü görüyoruz. Ancak Abdülhamid dönemiyle hesaplaşılmadığı için bu süreç tıkandı. 8 Şubat 1914'te bir reform paketi imzalandı ama İttihatçı hükümet paketi uygulamamak için direndi. Savaşın başlamasıyla Ermenilere yönelik tehcir süreci de başlatıldı. Bir diğer müzakere süreci, Mart 1921'de Koçgirî aşiretleriyle Sivas'a gönderilen heyet arasında yürütüldü. Görüşmelerde iki taahhütname imzalanmasına rağmen talepler karşılanmadı. Yakın dönemde ise Oslo ve İmralı süreçleri yaşandı; müzakere masası Dolmabahçe'ye kadar geldi, ancak daha sonra devrildi. 7 Haziran seçimlerinin ardından da yeni bir döneme girildi.
Bugünkü sürecin şahıslar arasındaki görüşmeler üzerinden yürütüldüğünü, DEM Parti heyetinin yaptığı görüşmeler hakkında ise yeterli bilgi paylaşılmadığını düşünüyorum. Bu nedenle süreci değerlendirmek ve adlandırmak zorlaşıyor. Osmanlı'dan devralınan bir devlet aklı bulunduğu için ihtiyatlı yaklaşmak gerektiği kanısındayım. Silahların bırakılması ve demokratik tartışmalara yoğunlaşılması elbette arzu edilen bir durum; ancak bunun nasıl ilerleyeceğini görmek gerekiyor.
Türkiye’de “kardeşlik” ve “birlikte yaşam” söylemleri yeniden öne çıkarken, bunların somut siyasal ve hukuki karşılıkları yeterince tartışılıyor mu? Kürtlerin ve diğer halkların kendi kimlikleri, dilleri ve inançlarıyla eşit biçimde var olabilmesi için nasıl bir devlet ve toplum anlayışına ihtiyaç var?
Sorunun temelinde, herkese eşit yurttaş gözüyle bakılmaması yatıyor. Kürtlerin ve Çerkeslerin kendi dilleri var; bu diller neden eğitim dili olmasın? Alevi Kızılbaşlara hâlâ “Siz aslında İslam dinindesiniz” denilerek kimlikleri devlet tarafından tanımlanıyor. Devlet, herkesin kimliğine müdahale etmekten ve kimlikleri kendi anlayışına göre tanımlamaktan vazgeçmelidir. Kürtlerin kendi dilleriyle yaşayabildiği ve kendilerini güvende hissettiği bir eşit yurttaşlık sağlanmadan bu devletin demokratikleşmesi çok zordur.
Erdoğan'ın söylemlerinde ya da hukuki metinlerde herkesin eşit olduğunun yazılması yeterli değil. DEP'ten bu yana yaklaşık 30 parti kuruldu ve kapatıldı. Bu durum, devletin temel politikalarını değiştirmediğini gösteriyor. 1930'ların Türkçülüğü ile 2010'lardan itibaren öne çıkan Sünni İslamcılık, aynı politikanın farklı dönemlerdeki uygulamalarıdır. Türkiye'nin demokratikleşebilmesi için bu topraklarda yaşayan bütün halklarla ve el konulan mülkler üzerinden şekillenen tarihsel sorumluluklarıyla yüzleşmesi gerekiyor.