New Mexico State Üniversitesi’den Prof. Dr. Neil Harvey ile Zapatistalar'ı konuştuk.

  • İlk olarak silahlı ayaklanmadan Meksika toplumu içinde ve uluslararası alanda geniş destek kazanan, etkili iletişime dayalı barışçıl bir stratejiye geçildi. İkinci olarak, askeri komutanların oldukça merkezi konumundan yüzlerce yerel topluluktaki sivil Zapatista üyelerinin daha güçlü bir liderlik üstlendiği yapıya geçiş yaşandı. Son olarak hareketin kullandığı dil değişti.
  • 1970’ler ve 1980’lerde, EZLN kendi bağımsız oluşum sürecini yaşarken topluluk üyeleri de Katolik Kilisesi ve bazı sol toplumsal hareketlerle birlikte temel ihtiyaçları karşılamak için çalışmalar yürütüyordu. Zapatistalar son otuz yılda eğitim, sağlık ve agroekoloji projelerini genişleterek bu çabaların üzerine yeni yapılar inşa ettiler.
  • Hareketin odağında her zaman yaşamı tüm güzelliğiyle kutlamak vardır: toprak, sular, gençlik, sanat, bilim, dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerle kurulan ilişkiler ve eşit koşullarda birbirinden öğrenmenin verdiği sevinç. Bu yaklaşım Zapatistaların 2021’de yayımladığı “Yaşam İçin Bildirge”de de açıkça ifade ediliyor.

AYTEN TEKİN BAGOK/LONDRA

Chiapas'ta 1994'ün ilk günlerinde ortaya çıkan Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN - Ejército Zapatista de Liberación Nacional), Meksika'nın yoksulluk ve eşitsizliğin yoğun yaşandığı, yerli nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu bir bölgede silahlı ayaklanmayla dünya gündemine girdi. Ancak Zapatista deneyimini farklı kılan yalnızca ayaklanma değildi. Hareket, ilerleyen yıllarda devlet iktidarını ele geçirme hedefinden uzaklaşarak yerli toplulukların kendi kendini yönetme hakkını merkeze alan bir özerklik pratiği geliştirdi. Bu doğrultuda yerel topluluklara dayanan özerk yönetim, eğitim, sağlık ve üretim yapıları oluşturdu. Otuz yılı aşkın sürede Zapatistalar, yerli hakları ve siyasi özerklik talepleri yeterince hayata geçmeyince kendi özerk yönetim yapılarını ilan etti, bu yapıları birkaç kez yeniden düzenledi. Bir dönem özerk belediyeler ve bölgesel yönetim merkezleri oluşturan hareket, 2023'te bu yapıları feshederek karar süreçlerini daha küçük ve yerel topluluklara dayalı bir modele taşıdı. Bu süreçte devletin resmi yapısının dışında kendi eğitim, sağlık, adalet ve topluluk yönetimi mekanizmalarını geliştirdi; toprak ve doğal kaynaklarda kolektif kullanımı öne çıkardı. Zapatistaları, New Mexico State Üniversitesi'nden Prof. Dr. Neil Harvey ile konuştuk.

Neil Harvey kimdir?

Dr. Neil Harvey, New Mexico State University’de Siyaset Bilimi, Kamu Hukuku ve Yönetimi Bölümü Başkanı ve profesördür. Meksika ve Latin Amerika’daki toplumsal hareketler ve demokrasi mücadeleleri üzerine çalışan Harvey, Chiapas’ta saha araştırmaları yürüttü. The Chiapas Rebellion: The Struggle for Land and Democracy (Chiapas İsyanı: Toprak ve Demokrasi Mücadelesi, Duke University Press, 1998) kitabının yazarıdır ve Zapatista hareketi ile özerklik üzerine çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

1994 Zapatista ayaklanmasının üzerinden otuz yılı aşkın süre geçti. Silahlı bir ayaklanmadan özerk siyasi ve toplumsal yapıların inşasına uzanan süreçte hareketin geçirdiği en önemli dönüşümü nasıl tanımlarsınız?

Bu dönüşüm zaman içinde birkaç önemli değişimi içerdi. İlk olarak silahlı ayaklanmadan Meksika toplumu içinde ve uluslararası alanda geniş destek kazanan, etkili iletişime dayalı barışçıl bir stratejiye geçildi. İkinci olarak, askeri komutanların oldukça merkezi konumundan yüzlerce yerel topluluktaki sivil Zapatista üyelerinin daha güçlü bir liderlik üstlendiği yapıya geçiş yaşandı. Son olarak hareketin kullandığı dil değişti. Latin Amerika solunun daha geleneksel devrim söyleminin yerini, hem Chiapas’ın yerli halklarına özgü nitelikler taşıyan hem de daha geniş anlamda bütün insanlığa seslenen farklı hedeflerin ve kültürel unsurların sürekli ifade edildiği bir yaklaşım aldı.

Zapatistalar devlet iktidarını ele geçirmek yerine yerel yönetim, eğitim, sağlık ve adalet gibi alanlarda özerk yapılar geliştirdiler. Bu yol neden ortaya çıktı ve bu yapıların bu kadar uzun süre varlığını sürdürmesini sağlayan ne oldu?

1994’teki ayaklanmalarından kısa süre sonra Zapatistalar amaçlarının “iktidarı ele geçirmeden dünyayı değiştirmek” olduğunu açıkça ifade ettiler. Bununla, Meksika’da devlet iktidarını ele geçirme mücadelesine girmeyi reddettiklerini; bunun yerine kendi öz yönetim biçimlerini ve özerk karar alma mekanizmalarını oluşturmayı tercih ettiklerini kastediyorlardı. Bu yaklaşım, devlet iktidarını ele geçirmeye çalışırken ortaya çıkabilecek merkezi liderlik, tek bir ideoloji ve bunlarla bağlantılı piramit biçimindeki örgütlenme yapısının tuzaklarından kaçınmayı amaçlayan farklı bir devrim anlayışını temsil ediyor. Bu, adalet mücadelelerinin ortaya çıktığı her yerin ve dönemin kendine özgü koşullarından hareket ederek dünyayı değiştirme, ancak bunu birbirleriyle ittifak içinde gerçekleştirme çağrısıdır.

Özerklik hedefi başlangıçta Chiapas’ın kırsal yerli topluluklarında son derece acil bir ihtiyaç olarak ortaya çıktı. Bu bölgelerde öğretmenlerin, doktorların ve merkezi ya da yerel yönetimlerin sunduğu diğer hizmetlerin varlığı oldukça sınırlıydı. 1970’ler ve 1980’lerde EZLN kendi bağımsız oluşum sürecini yaşarken topluluk üyeleri de Katolik Kilisesi ve bazı sol toplumsal hareketlerle birlikte temel ihtiyaçları karşılamak ve yaşam koşullarını iyileştirmek için çalışmalar yürütüyordu. Süregelen yoksulluk ve tedavi edilebilir hastalıklardan kaynaklanan ölümler düşünüldüğünde bu girişimler büyük önem taşıyordu. Zapatistalar son otuz yılda eğitim, sağlık ve agroekoloji projelerini genişleterek bu çabaların üzerine yeni yapılar inşa ettiler. Aynı zamanda siyasi koşullara bağlandığını düşündükleri hükümet programlarını reddettiler.

Zapatistalar 2023’te özerk yapılarında önemli bir yeniden yapılanmaya gittiler ve Yerel Özerk Yönetimlere (GAL) daha fazla ağırlık verdiler. Bu değişikliğe neden ihtiyaç duyuldu?

Daha ademimerkeziyetçi GAL yapısına geçiş, 20 yıldır uygulanan modele yönelik bir özeleştirinin sonucunda ortaya çıktı. Zapatistaların bölgesel İyi Yönetim Konseyleri (Juntas de Buen Gobierno-JBG) başlangıçta projelerin koordinasyonu ve dayanışma gruplarıyla iş birliği açısından gerekliydi. Ancak zamanla fazla merkezileştiler ve hizmet etmeleri gereken yerel topluluklara karşı yeterince hesap verebilir olmaktan uzaklaştılar. Dolayısıyla bu değişiklik, Zapatista özerklik modelinin kendi içinde yaptığı bir düzeltme olarak görülebilir. Amaç, hareketin aldığı kararlarda yerel toplulukların söz hakkına ve katılımına daha fazla alan açmak.

foto:AFP

Zapatistalar geri kazanılan bazı topraklarla ilgili olarak “ortak olan” ve “mülkiyetsizlik” kavramlarını da gündeme getirdiler. Bunun özerklik, toprak ve birlikte yaşam açısından anlamı nedir?

“Ortak olan” ve “mülkiyetsizlik” birbiriyle bağlantılı en az iki açıdan önem taşıyor. Birincisi, geçmişte Zapatismo karşıtı siyasi aktörler tarafından harekete geçirilen Zapatista olmayan topluluk üyeleriyle yaşanan çatışmaları azaltmanın doğrudan ve pratik bir yolu. Bazı tarım arazilerinin Zapatistalar ile Zapatista olmayanlar tarafından ortak kullanımına vurgu yapılması, siyasi aidiyetleri ne olursa olsun bu kırsal toplulukların ekonomik ve toplumsal ihtiyaçları büyük ölçüde benzer olduğu için karşılıklı güvenin oluşmasına yardımcı oluyor. İkincisi, “ortak olan” ve “mülkiyetsizlik”, ayrışmayı körüklemek yerine ilişkiler kurmayı amaçlayan Zapatistaların siyasi hedefinin merkezinde yer alıyor. Tartışmalı toprakların “mülkiyetsiz” olarak düşünülmesi önerisi aynı zamanda, ister özel ister devlet mülkiyeti biçiminde olsun, mülkiyet kavramının kendisinin tartışmaya ve ortak dünyamıza ilişkin alternatif anlayışlara kapalı olduğu yönündeki yaygın düşünceye meydan okuyor.

Türkiye’de Türk devleti ile Kürt hareketi arasında kırk yılı aşkın süredir devam eden çatışmanın sona erişi tartışılıyor. Yerel demokrasi, kadınların katılımı, ekoloji ve öz yönetim gibi konular Kürt siyasi düşüncesinde de önemli. İki deneyimi aynılaştırmadan, sizce anlamlı ortak noktalar nerede ve karşılaştırmada nerede dikkatli olunmalı?

Zapatistaların silahlı ayaklanması, ordunun isyanı derhal bastıracağı yönündeki kendi korkularını bile boşa çıkardı. Yöntemleri aynı ölçüde destek görmese de talepleri kısa sürede toplumun geniş kesimlerinden destek kazandı. Silahlı çatışma görece kısa sürdü. 12 günün ardından her iki taraf da, ayaklanmanın gerçekleştiği bölgenin Katolik piskoposu olan ve iki tarafın da kabul ettiği bir arabulucunun aracılığıyla barış müzakerelerine başlamayı kabul etti. PKK ile Türk ordusu arasındaki çatışmayla karşılaştırıldığında bu çok daha kısa bir süreydi. Ayrıca Meksika hükümeti Zapatistaların silahsızlanmasında ısrar etmedi ve silahsızlanma geçtiğimiz otuz yılda önemli bir mesele haline gelmedi. Hareket bu süre boyunca esas olarak kendi topluluklarında özerk sağlık, eğitim ve agroekoloji projeleri inşa ederek şiddet içermeyen stratejilerle varlığını sürdürdü.

Barış müzakereleri de kısa sürdü (1994-1996) ve kalıcı bir anlaşmayla sonuçlanmadı. Tarafların 1996’da imzaladığı yerli halkların haklarının ve kültürlerinin tanınmasına ilişkin anlaşmalar, birbirini izleyen Meksika hükümetleri tarafından yerine getirilmedi. Bunun üzerine Zapatistalar özerklik haklarını kendi yöntemleriyle hayata geçirmeye yöneldiler. Hükümetin gerekçelerinden biri, yerli toplulukların gelenek ve göreneklerinin tanınmasının insan hakları hukukunu tehdit edeceği; bir diğeri ise özerk yerli yönetimlerinin Meksika ulusunun parçalanmasına ve “Balkanlaşmasına” yol açabileceğiydi. Bu iddiaların hiçbirinin olgusal temeli olmamasına rağmen hükümetin kendisini liberal hoşgörünün ve ulusal birliğin savunucusu olarak sunmasına imkân verdi. Oysa bu, Zapatistaların temsil ettiği anlayıştan oldukça uzaktı. Türkiye’deki barış sürecinin, daha kapsayıcı bir ülke içinde bütün grupların barışçıl ve demokratik katılımına imkân sağlayabilmesi için dışlayıcı milliyetçilik biçimlerinden kaçınması gerekecektir.

Otuz yılı aşkın Zapatista özerkliği, siyasi kimliğini ve kolektif örgütlenmesini koruyarak silahlı çatışmanın ötesine geçmek isteyen hareketlere en önemli hangi dersi sunuyor?

En önemli ders şu: Zapatistalar, 1994’ten bu yana karşı karşıya kaldıkları kontrgerilla faaliyetleri ve paramiliter şiddete rağmen, ya da belki tam da bunlar nedeniyle, yaşamı kucaklamaya ve yaşamı öncelik haline getirmeye devam ediyorlar. Hareket geçmişini hatırlıyor ancak yüzünü geleceğe dönüyor. Bunu hem harekete katılanlar arasındaki kuşak değişiminde hem de sanata, tiyatroya, müziğe ve diyaloğa açık oluşunda görmek mümkün. Temel amaçları ilişkiler kurmaya ve bu ilişkilere değer vermeye dayanıyor. Mesele yalnızca Zapatistalar için bir şey kazanmak değil, küresel kriz ve savaşların yaşandığı bir dönemde bütün insanlığın gelecekte onurlu bir yaşam sürebilmesi için çalışmak.

Zapatistaların verdiği ders, gelecekte yaşamı mümkün kılan koşulların yok edilmesini durdurmamız ve bu koşulların bugün yaşadığı çöküşü kabullenmememiz gerektiğidir. Bu bağlamda Zapatistalar Aralık 2026’da “Yaşam İçin Yolculuk” (La Gira por la Vida) kapsamında topluluklarından 1.111 kişinin Chiapas’tan Meksiko’ya giderek kayıp yakınlarını arayan ailelerle buluşmasını ve onlara destek vermesini planlıyor. Bu eylem, kayıpların yaşamlarının değerini teyit eden; suç örgütlerinin elinde binlerce insanın öldürülmesinin, en az 2006’dan bu yana uygulanan ve sonuç vermeyen militarist politikaların, ayrıca devlet yetkilileri içindeki yolsuzluk ve suç örgütleriyle iş birliğinin normalleştirilmesini reddeden bir tutum olarak görülebilir.

foto:AFP

Silahlı çatışmalar geride ölümler, travmalar ve kolektif hafıza bırakıyor. Zapatista toplulukları hayatını kaybedenlerle nasıl bir ilişki kurdu? Ölülerin hatırası hareketin siyasi ve toplumsal yaşamında nasıl bir yere sahip?

Burada vurgulanması gereken en önemli nokta, Zapatistaların yaşamı kucaklamaları ve ölmüş kahramanlar ya da şehitler etrafında bir kült yaratmayı her zaman reddetmiş olmalarıdır. Ayaklanmanın silahlı dönemine ilişkin müzeler kurmak ya da nostaljiyi körüklemek gibi bir ilgileri yoktur. Bu dönem son derece korkunçtu: En az 145 kişi hayatını kaybetti, evler yıkıldı ve Meksika ordusu tarafından binlerce kişi yerinden edildi. Buna kontrgerilla faaliyetleri ve paramiliter grupların yol açtığı sürekli hak ihlalleri ile 1997’de Acteal köyünde paramiliterler tarafından 45 kişinin katledilmesi gibi olaylar da eklendi. Hareketin odağında her zaman yaşamı tüm güzelliğiyle kutlamak vardır: toprak, sular, gençlik, sanat, bilim, dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerle kurulan ilişkiler ve eşit koşullarda birbirinden öğrenmenin verdiği sevinç. Bu yaklaşım Zapatistaların 2021’de yayımladığı “Yaşam İçin Bildirge”de de açıkça ifade ediliyor. Bununla birlikte Ocak 1994’te çatışmalarda hayatını kaybedenler ya da Comandanta Ramona gibi daha sonra hastalık nedeniyle yaşamını yitirenler unutulmuş değil. Yaşamları duvar resimlerinde, tiyatro eserlerinde ve yazılarda hatırlanıyor.

Ayaklanmanın unutulmaya karşı gerçekleştirildiğini de hatırlamak gerekir. Hiç kimse temiz suya, barınmaya, okullara, sağlık merkezlerine, özgürlüğe ve barışa sahip olabilmek için hayatını riske atmak zorunda kalmamalıydı. Ancak Zapatistalar bu kararı vermek zorunda olduklarını hissettiler. 1994’ten önceki on yıl boyunca Chiapas’ta binlerce yerli tedavi edilebilir hastalıklardan öldü ve bunu neredeyse hiç kimse fark etmedi. Zapatistalar, önlenebilir bu ölümler karşısında yaşamı seçtiler.

Zapatista deneyimi uluslararası alanda sıklıkla takdir görüyor. Ancak bu deneyimin de zorlukları ve çelişkileri var. Sizce Zapatista özerkliğinin başlıca sınırlılıkları neler oldu?

Ayaklanmanın hemen ardından ortaya çıkan sorunlardan biri, yerli olmayan, mestizo* kökenli ve kentte eğitim görmüş Subcomandante Marcos’un, hareketin kendisiyle ilgili olmadığını anlatmaya yönelik kendi çabalarına rağmen, fazlasıyla merkezi bir figür ve neredeyse Zapatistaların tek sesi olarak öne çıkmasıydı. Medyanın büyük bölümü Marcos’a yoğun ilgi gösterirken hareketin diğer yerli liderleri ve üyeleri hakkında çok az şey söylüyordu. Bu durum hem hareketin dışarıya nasıl yansıtıldığı konusunda sorun oluşturdu hem de karar alma yetkisinin askeri komutanlardan topluluklardaki sivil destek tabanlarına devredilerek iç örgütlenmenin yeniden yapılandırılması ihtiyacını ortaya çıkardı. Bu süreç özerk yönetimin oluşturulmasıyla bağlantılıydı ve 2001’den sonra giderek yerleşmeye başladı. Bir diğer zorluk ise kadınların ve gençlerin geniş katılımını sağlama hedefini hayata geçirmekti. Olumlu adımlar atılmış olsa da bu kolay bir süreç olmadı.

*mestizo: Avrupa ve yerli Amerika kökenlerinin karışımından gelen kişi