- Bu hikayeyi tek tip anlatmak mümkün değil. Hepimiz aynı yaşta değildik; aynı sınıfsal, etnik, kültürel konumlardan gelmiyorduk. Aynı disiplinlerden, aynı akademik pozisyonlardan, aynı hukuki statülerden yola çıkmadık. Kimimiz akademik hayatının başındaydı, kimimiz emekliliğe yakındı.
- Bir oturum kartı ya da pasaport bizi hukuken bu ülkelerin kalıcı sakinleri haline getirebilir; ama oralara ait hissetmemizi kendiliğinden sağlamaz. Çünkü sürgünde kalıcılık, yalnızca kalma hakkını elde etmekle ilgili değil; insanın kendini bulunduğu yere ait hissedebilmesiyle de ilgili.
- On yıl sonra bildiğimiz bir şey varsa o da şu: İnsan yeni bir hayat kurabiliyor. Yeni dostluklar, yeni mücadeleler, yeni çalışma alanları, hatta yeni evler kurabiliyor. Ama yeni bir hayat kurabilmek, eskisinin zorla elinden alınmış olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bedenler yerleşiyor, yüreğimiz askıda kalıyor.
Dr. LATİFE AKYÜZ
“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalamamızın üzerinden on yılı aşkın bir zaman geçti. Bu on yılda Barış Akademisyenleri üzerine çok şey yazıldı, söylendi, tartışıldı; süreç akademik çalışmalara, politik tartışmalara konu oldu, çokça da eleştirildi. Ama bütün bunların içinde üzerinde belki de en az konuşulan şeylerden biri, sürgüne giden Barış Akademisyenlerinin ne yaşadığı oldu. On yıldır sürgünde olan bir Barış Akademisyeni olarak, bu yazıda, çok genel hatlarıyla bizi anlatmaya çalışacağım.
Sürgünün ilk günlerinde bize en sık sorulan sorulardan biri şuydu: Gidenler ne zaman dönecek? O günlerde bu soru, sürgünü geçici bir durum olarak gören oldukça anlaşılır bir beklentiye dayanıyordu: Koşullar değişecek, gidenler geri gelecek ve yarım kalan hayatlarına kaldıkları yerden devam edeceklerdi. Gidenlerin bir kısmı döndü, bir kısmı iki ülke arasında bir yaşam kurmaya çalıştı, bir kısmı da gittikleri yerlerde tutunmaya çalıştı ama hiçbirimiz için hayat kaldığı yerden devam edemedi. Bugün sürgündeki Barış Akademisyenleri'nin çoğu Türkiye’ye seyahat edebiliyor. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadarımız ise hâlâ ülkeye giremiyor. Ama ülkeye girip çıkabilmek sürgünün bittiği, gittiğimiz yerlerde kalmak da oralara yerleştiğimiz anlamına gelmiyor. On yıl sonra kendimizi şu soruyu sorarken buluyoruz: “Sürgün nerede başlar ve ne zaman, nasıl, hangi koşullarda sona erer?” Bu yazıda önce sürgünün nerede başladığına, sonra kurtarılmak ile kabul edilmek arasındaki farka, sürgünün üretkenliğine ve dönüşün ne anlama geldiğine bakıp, sürgünün ne zaman bittiği sorusuna ancak en sonda yaklaşabileceğim.
Sürgün sınırda değil, koparılmayla başlar
Barış Akademisyenleri'nin sürgünü, Türkiye’den başka ülkelere gerçekleşmiş ve tamamlanmış bir “beyin göçü” hikayesi değil. Akademik emeğin, bilgi üretiminin, dayanışmanın ve aidiyetin yerinden edilmesinin ve başka yerlerde yeniden kurulmaya çalışılmasının hikayesi. Sürgünü çoğu zaman bir sınır geçişi olarak düşünüyoruz. Oysa bizim için sürgün sınırda başlamadı. Kürsüden, sınıftan, öğrenciden, arşivden, sahadan, meslektaşlardan koparılmayla başladı. Çoğumuz Türkiye’den ayrılmadan önce zaten kendi ülkemizde sürgündeydik; ihraç edilmiş, üniversitelerimizden ve derslerimizden uzaklaştırılmıştık. Yurt dışına çıkmak çoğu zaman içeride başlayan bu sürgünün sınırların ötesine taşınmasından başka bir şey değildi. Edward Said’in sürgünde entelektüel faaliyetin kesintiye uğraması diye tarif ettiği şey tam da buydu. Bizim büyük bölümümüz, terk etmek zorunda bırakıldığımız ülkenin araştırma sahasından beslenen, eleştirel bilgisini o toplumla kurduğu ilişkinin içinden üreten sosyal bilimcilerdik. Sahasına giremeyen bir araştırmacı, konuştuğu toplumdan koparılan bir sosyolog, öğrencisiyle bağı kesilen bir hoca yalnızca işini kaybetmez. Bilgiyle kurduğu ilişkinin maddi ve toplumsal zemini de elinden alınır.
Bu hikayeyi tek tip anlatmak ise mümkün değil. Hepimiz aynı yaşta değildik; aynı sınıfsal, etnik, kültürel konumlardan gelmiyorduk. Aynı disiplinlerden, aynı akademik pozisyonlardan, aynı hukuki statülerden yola çıkmadık. Kimimiz akademik hayatının başındaydı, kimimiz emekliliğe yakındı. Sürgünden önceki sosyal ve ekonomik konumlarımız, etnik ve kültürel kimliklerimiz, toplumsal cinsiyetimiz, sahip olduğumuz akademik sermaye ve hukuki statülerimiz, sürgünü nasıl yaşayacağımızı da belirledi. Bu nedenle tek bir sürgün deneyiminden söz etmek mümkün değil. Sürgün hepimizi yerinden etti ama hepimizi aynı yere düşürmedi. Buna rağmen Avrupa’ya geldiğimizde çoğu zaman bütün bu farklılıklarımız silindi ve tek bir başlığın altında toplandık: “Erdoğan rejiminden kaçan akademisyenler.”
Kurtarılmak ile kabul edilmek arasında
İlk yıllarda Almanya’daki Philipp Schwartz ve Einstein programları, Fransa’daki PAUSE gibi risk altındaki akademisyenlere yönelik destek mekanizmaları hayati bir işlev gördü. Bunlar olmasaydı pek çoğumuz akademik hayatı tamamen bırakmak zorunda kalabilirdik. Zamanla şunu gördük: Koruma altına alınmak, kabul edilmek demek değildi. Bu programlar geçiciydi. Dahil olmaya çalıştığımız Avrupa akademisi ise zaten neoliberal, rekabetçi ve güvencesiz bir yapıdaydı. Judith Butler’ın da vurguladığı gibi güvencesizlik herkesi aynı biçimde etkilemez; en korunmasız olanları daha sert vurur. Yerleşik akademisyenlerin bile kısa süreli sözleşmelerle ayakta kalmaya çalıştığı bir sistemde dışarıdan gelenlerin tutunması çok daha zordu. Buna yeni bir dilde çalışma zorunluluğu, kopan akademik ağlar ve kurumsal aidiyet sorunu eklendi.
Belki daha önemlisi, ev sahibi kurumların önemli bir kısmı bizi meslektaş olarak değil, “misafir” ya da “kurtarılması gereken mağdurlar” olarak gördü. Önceki akademik üretimimizden çok “risk altındaki akademisyen” kimliğimizle tanımlandık. Risk altında olduğumuz doğruydu. Sorun bu değildi. Sorun, artık sadece bununla tanımlanıyor olmamızdı. Çünkü bu bakış bilimsel birikimimizi görünmez hale getirirken, eşitler arasında kurulabilecek bir dayanışmanın da önünü kesiyordu. Kendini yalnızca “yardım eden” ya da “kurtaran” konumuna yerleştiren bir ilişki ortaklık değil, bağımlılık üretiyordu. Bize sunulan kısa süreli sığınakların arkasında çoğu zaman aynı varsayım vardı: Türkiye’de koşullar düzelecek ve biz geri dönecektik.
Oysa koşullar düzelmedi. Geçici bursların kısa ömürlü vahası karşılığında, kalıcı bir ufku olmayan, sürekli yer değiştiren bir varoluş başladı. Oturum izinleri, iptal edilen pasaportlar, iltica süreçleri, biten burslar ve yeni proje başvuruları gündelik hayatımızın parçası oldu.
On yılın sonunda bazılarımız akademide kendine geçici de olsa bir yer buldu. Bazılarımız bürokrasinin önüne çıkardığı türlü engeli aşarak süresiz oturum, hatta vatandaşlık aldı. Bazılarımız hâlâ bir projeden diğerine geçerek akademik hayatını sürdürmeye çalışıyor. Bazılarımız ise akademiyi tamamen bırakıp bambaşka alanlara yöneldi. Bunların hiçbiri, yerleştiğimiz anlamına gelmedi. Bir oturum kartı ya da pasaport bizi hukuken bu ülkelerin kalıcı sakinleri haline getirebilir; ama oralara ait hissetmemizi kendiliğinden sağlamaz. Çünkü sürgünde kalıcılık, yalnızca kalma hakkını elde etmekle ilgili değil; insanın kendini bulunduğu yere ait hissedebilmesiyle de ilgili.
Huzursuz olmak, huzursuz etmek
Yine de sürgünü yalnızca kayıp üzerinden anlatmak eksik olur kanımca. Said, sürgünün yarattığı kesintinin aynı zamanda huzursuzluk, hareket, sürekli yerinden olma ve başkalarını da yerinden etme potansiyeli taşıdığını söyler. Bizim deneyimimizde de bunun izleri var. Türkiye’de ihraç edilip üniversitelerin kapıları bize kapandığında dersler parklara, sendika binalarına, sokaklara, cezaevi önlerinde tutulan nöbetlere taşındı. Bu deneyim zamanla, ihraç edilen akademisyenlerin öğrencilerle ve yerel topluluklarla birlikte yürüttüğü Dayanışma Akademilerine dönüştü ve bize çok temel bir şeyi yeniden hatırlattı: Akademi üniversite binasından ibaret değildi. Sürgüne gidenler bu deneyimi de yanlarında taşıdı. Almanya’da, Fransa’da, ABD’de yeni Dayanışma Akademileri kuruldu; Off-University gibi dijital platformlar ortaya çıktı; farklı ülkelerde Barış İçin Akademisyenler örgütlenmeleri oluştu.
Elbette bunun Türkiye’de öğrencilerle, sendikalarla ve yerel topluluklarla gündelik temas içinde üretilen etkiyle aynı olduğunu söyleyemeyiz. Elbette değil. Ama o ilişki tamamen ortadan kalkmadı; parçalandı, yer değiştirdi ve sınırları aşan başka ilişkilere dönüştü. Dayanışma Akademilerini kurarken sorduğumuz sorular da bizimle birlikte göç etti: Akademi günün yakıcı toplumsal meseleleriyle nasıl ilişki kurmalı? Bilgi kimin için ve kiminle birlikte üretilmeli? Bugün aynı soruları Avrupa akademisinin içinde de sormaya çalışıyoruz. Bu, bizi “kurtarılması gereken mağdurlar” olarak gören bakışa da bir itiraz; bizi yerinden eden sürgünün, bulunduğumuz yerleri de huzursuz edebilme ihtimali.
Demokratikleşme dönüşü otomatik getirmez
Peki Türkiye demokratikleşirse geri döner miyiz? Kuşkusuz demokratikleşme geri dönüş ihtimalini yeniden açar; hâlâ ülkeye giremeyen arkadaşlarımız için bu, her şeyden önce dönebilmenin kendisi demek. Ama dönüş, siyasi bir değişikliğin otomatik sonucu değildir. Çünkü sürgün, koşullar değiştiğinde geri sarabileceğimiz on yıllık bir parantez değildir. Bu on yılda yalnızca sürgündeki insanlar değişmedi. Geride bıraktığımız yer de değişti. Dönülecek üniversite; atanmış rektörlerle, kapatılmış bölümlerle, öz sansürle ve güvencesizleştirilmiş kadrolarla aşındırılmış bir akademi. Türkiye’de ya da Kürdistan’da dönülecek şehir ise onu “ev” yapan insanların dağıldığı, ilişkilerin koptuğu ve zamanın geçtiği bir şehir. Bu nedenle mesele artık yalnızca “dönebilir miyiz?” değil, döndüğümüzde neyle karşılaşacağımız, neleri, kimleri kaybettiğimiz, belki de yeni bir göçe hazır olup olmadığımız meselesidir. Çünkü insan nereye döner? Bir ülkeye mi? Bir eve mi? İnsanlara mı? Yoksa artık var olmayan bir zamana mı? Kimimiz döndü bile, kimimiz belki de yakında dönecek. Kimimiz burada ve orada olmanın yollarını arayacak. Kimimiz kurduğu yeni hayatta kalacak.
Sürgün ne zaman biter?
İlk yıllarda sürgünün, ya dönüşle ya da yeni bir hayat kurabildiğimiz gün biteceğini düşünüyorduk.
Onuncu yıldan baktığımızda cevabın çok daha karmaşık olduğunu görüyoruz.
İş bulmak sürgünü bitirmiyor.
Oturum almak bitirmiyor.
Yeni bir dil öğrenmek bitirmiyor.
Vatandaşlık almak bile bitirmiyor.
Hatta geri dönmek de zorunlu olarak bitirmiyor.
Çünkü sürgünü yalnızca coğrafi bir uzaklık değil, zamanda ve aidiyette açılan bir kırılma olarak düşünürsek, “son”un nerede olduğunu belirlemek de zorlaşıyor. Belki sürgün, bir ülkenin sınırını geçtiğimiz gün başlamadığı gibi, başka bir ülkenin pasaportunu aldığımızda ya da bir gün Türkiye’ye ya da Kürdistan’a döndüğümüzde de bitmeyecek.
Bu yüzden, belki sürgünün başlangıcını da sonunu da haritada değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkide aramak gerekiyor. On yıl sonra bildiğimiz bir şey varsa o da şu: İnsan yeni bir hayat kurabiliyor. Yeni dostluklar, yeni mücadeleler, yeni çalışma alanları, hatta yeni evler kurabiliyor. Ama yeni bir hayat kurabilmek, eskisinin zorla elinden alınmış olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bedenler yerleşiyor, yüreğimiz askıda kalıyor.
Ne dönmenin ne de kalmanın kolay olduğunu öğrendik. Karar ne olursa olsun, bence en önemli olan, sürgündekilerin bu on yılda biriktirdiği bilgi, deneyim ve ağların bir kayıp bilançosunun parçası olarak değil, bir gün yeniden kurulacak özgür bir akademinin birikimi olarak görülmesidir.