Yazar ve hukukçu Eşber Yağmurdereli ile Demokratik Cumhuriyet'i, sanatın ve hukukun demokratik dönüşümdeki yerini konuştuk
- Biz Demokratik Cumhuriyet derken uzun bir süreci ifade ediyoruz. Bu süreç içerisinde ilerlemeler, gerilemeler, yükselişler ve düşüşler olacaktır. Çünkü bu bir güç sürecidir. Hedef olarak Demokratik Cumhuriyet artık şekillenmiştir. Ufukta görünmektedir ve ne olduğu da bellidir.
- Türkiye’de de hukuki metinlerin ötesinde sanata, edebiyata ve vicdana büyük bir sorumluluk düşüyor. O sorumluluğu bünyeleştirecek, halkın içselleştirmesine yol açacak sürecin adıdır Demokratik Cumhuriyet. Hedeflerinden biri de budur. Sanat ve edebiyatta gerçekliğin ortaya çıkmış olması da bu sürecin bir aşamasıdır.
- Bu süreç başkaları tarafından oluşturulup bize emanet edilmedi, “Siz de bunu geliştirin” diye bırakılmadı. Biz bu süreci kendimiz yarattık ve halkımızla birlikte sonuna kadar götüreceğiz. Bizden sonrakiler de götürecek zaten. Biz sadece bir ara koridordan geldik, geçiyoruz. O açıdan böyle kabul etmek gerekir.
AZİZ ORUÇ/İSTANBUL
Türkiye’de siyaset yeni bir dönemin eşiğinde. Uzun yıllardır farklı biçimlerde tartışılan “Demokratik Cumhuriyet” fikri, bugün yalnızca siyasal bir hedef değil, toplumsal ve siyasal dönüşüm iddiasının adı olarak yeniden gündemde. DEM Parti’nin “Demokratik Cumhuriyet Hareketi” kapsamında ortaya koyduğu yeni siyasal yönelim de bu tartışmayı güncel siyasetin merkezine taşıyor. Yazar, senarist ve hukukçu Eşber Yağmurdereli ile Demokratik Cumhuriyet fikrinin tarihsel köklerini, Kürt hareketinin bu süreçteki rolünü, muhalefetin önündeki görevleri ve sanat, edebiyat ile hukukun demokratik dönüşümdeki yerini konuştuk.
Demokratik Cumhuriyet tartışmalarının tarihsel arka planını da göz önünde bulundurduğumuzda, bugün bu kavramın toplumsal ve siyasal temellerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Demokratik Cumhuriyet’in tarihi bir anlamı var. Fransız Devrimi’nde ortaya çıkan bir kavram. Feodalizmin ve ruhban sınıfının tasfiyesi gibi süreçlerin ardından cumhuriyet kuruldu. Ama Fransa’da beş cumhuriyet yaşandı. Çünkü her seferinde geriye dönüşler, restorasyonlar, sınıflar arası kavgalar oldu, sınıf hegemonyası gidip geldi. Yani tarih bir kesinti değildir. Feodalizmin gitmesiyle burjuvazinin gelmesi şeklinde ani bir dönüş anlamına gelmez. Tarih uzun soluklu bir süreçtir; inişler, çıkışlar, yükselişler ve düşüşler zaman içerisinde sürer.
Dolayısıyla Türkiye’de geçen yüzyılın başında, Anadolu hareketi sonrasında ortaya çıkan Cumhuriyet Devrimi, toplumsal bir devrimden ziyade siyasi bir devrim olarak ortaya çıkmıştır. Kurumlar değişmiş ama insan hayatı büyük ölçüde değişmemiştir. Bu nedenle tam anlamıyla demokratik bir gelişmeden değil, demokratikleşme yoluna girilmesinden söz edebiliriz. Eksik kalan şey demokratik gelişmedir. Biz buna o zamanlar Milli Demokratik Devrim adını veriyorduk. Türkiye’de milli demokratik meselesi 1960’larda TİP içinde ortaya çıktı ve 1967 yılındaki Malatya Kongresi’nde bu görüş parti içinde hakim oldu. Sonrasında özellikle gençlik hareketi etrafında gelişti ve şekillendi. Daha sonra Kürt Özgürlük Hareketi’nin gelişmesiyle beraber tarihi bir sürece girdi. Kürt Özgürlük Hareketi esas itibarıyla bir demokratikleşme hareketidir, devrimci demokrasiye doğru bir giriş hareketidir. Bugün ulaştığımız noktada bu, toplum tarafından kabullenilmiş ve buna uygun bir toplumsal gelişme sağlanmıştır. O gelişmenin adı Türkiye’de feodalizmin tasfiyesidir.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokrasi mücadelesi, feodalizmin tasfiyesinin yanı sıra toplumsal bir dönüşüm sürecidir. Bu dönüşümü kadınların hayatında görüyoruz. Kadınlar evlerinden çıktılar, toplumsal bir özne durumuna geldiler. Bugün kadınların olmadığı bir siyasi hareket mümkün değildir. Çok daha önemlisi, Kürt hareketinin yarattığı kadın hareketi toplum içinde sayısal olarak neredeyse erkeklere eşit bir hayatiyet ve kazanım bulmuştur. Türkiye’de Demokratik Cumhuriyet’in demokratikleşme yolundaki temeli kısaca böyledir. Bizim 1960’larda stratejik olarak kabul ettiğimiz, gençlik hareketinin ve daha sonra Kürt Özgürlük Hareketi’nin stratejik olarak kabul ettiği gelişmenin bugüne ulaşmış şeklidir.
Muhalefetin parçalanmışlığı nereden kaynaklanıyor? Bu noktada muhalefete düşen görev nedir?
Eninde sonunda sınıf çatışmalarının yaşandığı bir toplumdayız. Konjonktür olarak baktığımızda hükümet bir süre daha bunu sürdürmek istiyor. Bunun için de muhalefeti parçalıyor. Dolayısıyla muhalefetin parçalanmışlığı tek başına kendisinden kaynaklanan bir şey değildir. Muhalefet açısından artık parçalanmaktan ziyade bütünleşme zorunluluğu başlamıştır. Muhalefetin parçalanması iktidarın yaptığı iştir; belediyelere el koyar, insanları hapse atar, geri kalanı da kendine bağlamaya çalışır. Bu, hükümetin dört sene için bile olsa yeniden iktidar olmak için gerekli gördüğü şartları hazırlama meselesidir.
Biz Demokratik Cumhuriyet derken uzun bir süreci ifade ediyoruz. Bu süreç içerisinde ilerlemeler, gerilemeler, yükselişler ve düşüşler olacaktır. Çünkü bu bir güç sürecidir. Hedef olarak Demokratik Cumhuriyet artık şekillenmiştir, ufukta görünmektedir, ne olduğu da bellidir. Ama ona giden yolda hükümet tarafından ya da günlük siyaset açısından birçok engel çıkarılmaktadır. Bu engeller aşılacaktır.
Türkiye’de muhalefetin ilk görevi bütünleşmek, bir araya gelmektir. Demokratik Cumhuriyet’in açacağı imkanlardan faydalanarak iktidara da yönelmesi gerekir. Çünkü iktidar aynı zamanda bir icra, bir yürütme aracıdır. Dolayısıyla geçiş süreci için de iktidar gereklidir. Konjonktür olarak baktığımızda hükümet muhalefeti parçalamaya çalışacaktır ama muhalefetin de bütünleşmesi gerekir.
Türkiye'deki 75 yıllık sağ iktidarlar sürecini ve Demokratik Cumhuriyet'e giden geçiş dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
O süreci ben başından yaşadım; bütün iniş çıkışlarıyla tanıklık ettim, tanıyorum. İnsanları, süreçleri, olanı biteni okudum; çok iyi bir roman gibi tekrar tekrar okudum, hepsi hatırımda ve bunları bir tarihsel yapı içinde birleştirebiliyorum. Türkiye'de 1950'de, 14 Mayıs'ta iktidara gelmiş olan ve cumhuriyetin restorasyonunu hedefleyen kesimlerin iktidarlarının yetip bittiği yıllar var. Demokrat Parti geldi, geçti; 12 Eylül'ün devamı... 25 yıldır da feodal restorasyonu inşa etmeye çalışan bir iktidar var. Tarih hep ileriye gösterir, tarihin bir mantığı vardır; yaşanmış olan tekrar yaşanmaz. Bu felsefe olarak ifade edilir; bir nehirde iki kere yıkanamazsın. Uzatmayayım, kısaca 75 yıllık Türkiye'deki sağcı iktidarlar süreci, demokratik cumhuriyete giden yoldaki engelleri döşemiştir. Biz de o günden beri devrimci hareketler olarak, devrimci insanlar olarak bu taşları kenara itip yolu açmaya çalışıyoruz ve bunda da epeyce mesafe katettik. Benim şahsi kanaatim, bu iktidar Türkiye'deki en son sağ iktidardır. Ama bunun yerine inşa edeceği iktidarın da daha bizim istediğimiz yolda ilerleyecek bir şey olduğunu pek düşünmüyorum. Türkiye uzun süreli bir geçiş dönemindedir, bugünden yarına istenen her şey olmayacaktır.
Kültür, sanat ve edebiyatın toplumsal ve siyasi değişimdeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kültür ve sanat bütün bu söylediklerimin çerçevesini çizen bir şeydir. Şöyle düşünün: Tarihi veya siyasi bir gelişmeden önce sanat belirir. Örneğin Aydınlanma, Fransız Devrimi’ne giden yoldan önceki birkaç yüz yıl boyunca sanatçılar, özellikle felsefeciler tarafından düşünsel olarak açılmıştır. Dolayısıyla sanat, toplumda düşüncenin ileriye doğru taşınmasında büyük, ilerletici ve kapsayıcı bir rol oynar. Zaten muhafazakar kimseler o yüzden sanata karşı dururlar; sanatı sadece kendileri için bir araç olarak anlamışlardır.
Örneğin 25 senedir iktidar sürdüren bu anlayış sanatı nasıl görüyor? Tiyatroyu bir iki komedi müsameresi gibi, musikiyi ilahi düzeyinde bir şey olarak görüyor. Daha üst düzeyde yapılan sanat, iktidarın sanatı değil muhalefetin sanatı olabilir. Çünkü sanat ilericidir, değiştiricidir, kökten sarsıcıdır. Sanat o derinliğe girdiği zaman sanat olabilir. Bugün Türkiye’de bunun eksikliğini duyuyoruz. Ama unutmayalım, bugün geldiğimiz noktada sanatçıların ve edebiyatçıların çok büyük bir rolü vardır. Türkiye’nin yüz yıllık romanını, edebiyatını düşünün; orada tanımlanan hedefler düşüncenin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Dolayısıyla siyasi olarak da sanat her zaman politikanın yol göstericisi olmuştur. Sanat, politikanın bir aracı veya uzantısı değil, politikadan bağımsız olarak politikayı anlamlandıran bir hükmü icra etmelidir.
Hukukun tarihsel gelişimi ve sözleşmeler bağlamında Türkiye’de sanata, edebiyata ve vicdana nasıl bir sorumluluk düşüyor?
Demokrasi tarihinde İngiltere’de kralın yetkilerinin sınırlandırılması meselesi tartışıldı ve bu, 200 yıl sonra parlamentonun oluşumuna yol açtı. Arada 200 yıllık bir mücadele tarihi var. Sonra hakimler, kanunlar, ceza ve hukuk kanunları geldi. Bu yüzlerce yıl sürdü. Bugün İngiltere’yi düşünelim, parlamentonun varlığı artık tartışılır bir şey değildir, meşrulaşmıştır. Fransız İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler sözleşmeleri... Bunların tamamı bir gelişmenin köşe taşlarıdır. Bu bir süreklilik taşır ve her seferinde bir önceki şartları reddederek gelişir. Öyle bir noktaya gelir ki artık tartışılmaz hale gelir. Avrupa’da en gerici parti bile düşünce özgürlüğünü Türkiye’deki ilerici partilerden daha ileri düzeyde savunur çünkü artık düşünce özgürlüğünü muhafaza eder.
Türkiye’de de hukuki metinlerin ötesinde sanata, edebiyata ve vicdana büyük bir sorumluluk düşüyor. O sorumluluğu bünyeleştirecek, halkın içselleştirmesine yol açacak sürecin adıdır Demokratik Cumhuriyet. Hedeflerinden biri de budur. Dolayısıyla bir hedefi olan bir süreci takip ediyoruz. Sanat ve edebiyatta gerçekliğin ortaya çıkmış olması da bu sürecin bir aşamasıdır.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu süreçteki rolünü nasıl tanımlıyorsunuz? Bundan sonraki dönemde harekete ne gibi görev ve sorumluluklar düşüyor?
Kürt Özgürlük Hareketi zaten 100 senedir bu hedefleri gerçekleştirmek için mücadele etti. Yani başkaları Türkiye’yi bu duruma getirdi de Kürt Özgürlük Hareketi ortaya çıkan konjonktürü bir sorumluluğa dönüştürerek politika üretiyor değil. Bu süreci bizzat kendisi yarattı zaten. Bu süreci ve kazanımları Türkiye’deki Kürt Özgürlük Hareketi, devrimci hareketler ve Türk halkının mücadelesi birlikte örgütlediler. Çünkü bunlar aynı kaynaktan çıkmış zaten. Biz 68 hareketinin içinden geliyoruz, aynı dönemin çocuklarıyız. Dolayısıyla bu konuda bir ayrım söz konusu değil. Bu süreç başkaları tarafından oluşturulup bize emanet edilmedi, “Siz de bunu geliştirin” diye bırakılmadı. Biz bu süreci kendimiz yarattık ve halkımızla birlikte sonuna kadar götüreceğiz. Bizden sonrakiler de götürecek zaten. Biz sadece bir ara koridordan geldik, geçiyoruz. O açıdan böyle kabul etmek gerekir.
Yarına baktığımızda bizi nasıl bir dönem bekliyor?
Konjonktür siyasetini soruyorsunuz. Benim bahsettiğim şey tarihsel bir süreçtir. Ama bugün için nasıl bir görev var diyorsanız; muhalefetin toparlanması, bir araya gelmesi, birlik olması ve bütün bu işleri gerçekleştirmek için iktidarı ele almasıdır. Siyasi partinin amacı, kanunda belirtildiği şekliyle siyasi iktidardır. Siyasi iktidarı hedeflediğiniz için partileşirsiniz. Yoksa dernek kurarsınız. Siyaseti hedefleyen yapı siyasi partidir. Bugünkü mesele, var olan siyasi hareketleri ve siyasi partileri, aynı olma ihtimali bulunanları uzun vadede bir potada eritip ortak bir mücadele alanı yaratmaktır.
Latin Amerika'da bu yapıldı. 1980'lerde, 70'lerde silahlı mücadeleler vardı; onlar zamanla kitleleştiler, parti oldular, bazı ülkelerde iktidar oldular, tekrar geldiler. Latin Amerika son derece üreticidir, orayı takip edin. Orada ilerlemeler, gerilemeler söz konusu ama nihai olarak hareket gelişiyor. Ülkede gerilese bile genelinde ilerliyor derken, bir tarihsel sürecin kendi kendini örgütlediğini görüyoruz. Türkiye'de de böyle olacaktır.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Söyleyeceğim şey şu: Önümüze açılan Demokratik Cumhuriyet’e ulaşma imkanının şartlarını göre göre, kavraya kavraya, giderek daha büyük bir toplumsal muhalefeti örgütleyerek ve birtakım anlaşmazlıkları bir tarafa iterek ilerlemek gerekiyor. Bu zaten yapıldı. Kürt hareketi çok öğreticidir. 1984 yılına gelinceye kadar Kürdistan coğrafyasındaki siyasi hareketleri bir araya getirmekle, oradaki feodal hareketleri etkisiz hale getirmekle uğraştı. Ondan sonra, 1984’te kendi hedeflerine döndü.
1991’de yeni milletvekilleri Meclis’e girdiği gün Abdullah Öcalan ateşkes ilan etti. Ama devlet o günden bugüne kadar Abdullah Öcalan’ın silahları bırakma önerisine şiddetle karşı çıktı. Karşı çıkmakla da kalmadı, provokasyonlarıyla o süreci baltaladı. Türkiye çok acılı bir iç savaş yaşadı. Bunları gördük, yakından izledik, içindeydik. Kaybedenleri tanıyoruz, kaybettiklerimiz oldu. Ama sonuç olarak hem Kürdistan bölgesinde Kürtler arasında bütünlüğü sağladı hem de Kürtleri, bugün söylendiği gibi, Türkiye’nin kendi yüzyılında kurucu bir yapı olarak Türkiye siyasetine kabul ettirdi. Artık hükümet bile Abdullah Öcalan’ın kurucu önder olarak tanınması meselesini açıkça ortaya koymaktadır. Bunu göremeyen, bu gelişmelere karşı tutumu olan herkesi sağduyuya davet etmek gerekir.