Direnenler varken neden umutsuz olalım ki

Kültür/Sanat Haberleri —

26 Eylül 2021 Pazar - 15:46

Deniz Faruk Zeren

Deniz Faruk Zeren

  • İnsanlar direniyor, toprağı kazarak, gökleri yarmaya çalışarak canları pahasına yeni yollar keşfetmek için direniyor. Dünyanın her yerinde varlar. Direnenler varken neden umutsuz olalım ki... Niye umutsuz olacağız? 

MIHEME PORGEBOL

 

"Kağıda yazılanların, zamanla alınlara da yazıldığını keşfettim, iyi ya da kötü... Yazgıyı yazılanlar oluşturuyordu. Dünyayı hikâyeler yönetiyordu. Öyle ise yazmak ile yeryüzünü barışın, özgürlüğün ve sevginin yüzüne dönüştürmek mümkündü..."

Tutsak yazar Abdullah Öngüllü'nün Jiyan adlı öykü kitabının girişinde yazdığı bu cümleler bana Paul Eluard'ın “Marks 'dünyayı değiştir', Rimbaud 'hayatı değiştir' der. Bizim için bu iki slogan aynıdır” sözlerini hatırlatır. Edebiyat özelinde sanatlar tuzu kuru insanların kendilerine ilginç gelen tecrübelerini türlü soslara bulayıp hoş kokularla, narin tabaklarda sunduğu haz odaklı tüketim araçları mıdır yoksa başka bir şey mi? Makul bir yaklaşımın bunu kabul etmeyeceği aşikar. Öyleyse neden sanatların toplumsal dönüşümde üstlenmesi gereken rol her hatırlatıldığında asla sonuca varmayan eblekçe tartışmalara tanık oluyoruz?

Bu sorunun herkesçe muhakkak bir cevabı vardır ancak edebiyatın toplumsal dönüşümdeki rolünü nasıl okumak gerektiğine döndüğümüzde yeni bir soruyla karşılaşırız. Sanatlar özelinde edebiyatın sorumluluğu nedir? Toplumsal dönüşümdeki rolü veya işlevi nedir? Sanatçı ve edebiyatçıların ısrarla rollerini oynamaktan kaçındığı içinden geçtiğimiz şu süreçte, yani toplum her yönüyle inkar ve imha odaklı politikaların kıskacındayken, enseyi karartmamak bir edebiyatçı ve sanatçı için nasıl mümkündür?

Biz de bu ve benzer konuları yazar Deniz Faruk Zeren'le konuştuk. Zeren "Edebiyat elbette tek başına tarih yapmaz ama tarih yapmaya, değiştirmeye kalkışan toplumsal güçlerle birlikte yükselerek böyle bir misyon yüklenebilir, yüklenmelidir de. Böyle bakınca bütün çürüme ve yozlaşmaya karşı bütün başkalaşma, istismar ve sömürüye karşı edebiyat hem sığınağımız hem de en güçlü silahımızdır" diyor. 

 

"Zerya, Serhat'ta Bir Gün" adlı kitabında bir çocuğun güvenliği için çalışan karakterler var. Geçtiğimiz haftalarda Hezex'te zırhlı araç 7 yaşındaki Mihraç Miroğlu’nu katletti. Ki 2009-2018 yılları arasında bilinen rakamlara göre 18'i çocuk 40 kişi zırhlı araç tarafından katledildi. Sistemin bu küçük çocuklarla derdi ne?

Dünyanın her yerinde erkek egemenliğinin tesisinden beri egemenlerin direnenlere, ezilenlere “mesaj” vermek için kullandıkları en eski, en pespaye, en acımasız yöntem kadın ve çocuk katli, mezalimidir. Erkek egemen algıya göre kadın ve dolayısıyla çocuk en “zayıf” noktadır, halkadır. Oraya vurdukça direnenleri “ıslah” edeceğini düşünür. Bu tarih içerisinde giderek bir özel savaş yöntemi olarak şekillenmiş. Hassas bir “silah”. Kullanıldığı zaman ister toplumun sinir uçlarıyla oynamak istesinler, ister sindirmek, korkutmak istesinler, isterlerse de acı çektirmek istesinler başarılı olan kirli bir yöntem. Kimin öldüğünden çok o ölümün neye yaradığına bakıyorlar. Kendileri için gerekliyse gözlerini kırpmıyorlar. Bahsettiğin tarihlerde ya da daha öncesinde çeşitli yöntemlerle yaşanmış bu kirli cinayetlerin hedefi, amacı tamamen toplumsaldır, önlenmesi de ancak toplumsal tepki ile mümkündür.

 

Aynı zamanda da bir şairsin; Neden sürekli devlet dersinde çocuklar ölüyor. Özellikle Kürt çocukları?

Söylediklerimin devamı gibi şunu eklemek gerekir; bu devlet dersi geleceksizliğin öğretildiği, kabul ettirildiği bir derstir. Bunu hafızalara, algılara kazımak için geleceğe saldırıyorlar. Öyleyse Kürt halkına "Sen ne yaparsan yap bir geleceğin yok" demenin en doğrudan yolu, çocuklarını gadre uğratmak. Devlet dersini hepimize veriyor: "Çocuğun yok, geleceğin yok, çocuğunu çaldım, geleceğini çaldım, bir teneffüs daha yaşamana izin vermem istersem, bir daha tahtaya da kalkamazsın, otur oturduğun yerde" diyor. Çocuklara kıymayın efendiler feryatları, ahlar, vahlar, yaslar havada dağılıp gidiyor; geride kupkuru, çırılçıplak bir korku kalıyor. İçten içe büyüyen, insanların içine sızan, giderek ele geçiren korku, mecburluk korkusu, geleceksiz kalmak korkusu. Devlet dersinde öğretilen de bu. En ince dallarımız kırılıyor, tekrar yeşerme çabası insanlar için ağır gelip vazgeçilsin isteniyor.

 

Türk egemen kimliğinin ısrarla dayatıldığı, "Türkçe  edebiyat" demenin bile yadırgandığı, hatta tahammül edilmediği bir ortamda Kürt kimliğini sahiplenerek yazmanın zorlukları var mı peki?

Tekçilik artık her yerde, inceltilmiş, çeşitli biçimlerle gizlenmiş de olsa biraz hareket edince çok kaba, yalın bir şekilde sırıtıyor. Kaynağını “Kürt yoktur dersen yoktur” yaklaşımından alan yok sayma, görmeme, duymama yaklaşımları, marjinalize etmeye çalışma, kriminal vaka gibi görme, en olmadı Kürde ait hemen her şeyi zamanı geçmiş ve kaba, ajitatif olarak değerlendirip itibarsızlaştırma eğilimi içten içe oldukça güçlü. Bireysel düzeyde de kurumsal düzeyde de böyle. Edebiyat adına dayatılan “farklı şeyler yaz”mak, daha “estetik ol”mak esasında inceltmek ve belirsizleştirmek dayatması. Sistemin baskı ve sansürüyle birleşince oldukça boğucu olabiliyor. Tabi bu durum oldukça konjonktürel. Yukarıdan gelen ret ve inkâr yaklaşımının dozajıyla paralel artıp eksilebiliyor.

Bugün mistik “doğulu” mahalle edebiyatını ve yılışık bir pastoralliği dayatıyorlar. Kürt yazar yırtık ayakkabı, sümüklü burun, buğulu çay, olmadı soba kenarı hikâyeleri anlatsın istiyorlar. Bunların geçtiğini, tükendiğini biliyorlar ama popülerliğin, kazasız belasız basılmanın, satılmanın koşulu bu şimdilik. Oysa Kürt yazarların yarattığı edebiyat tipolojisi değişti ya da değişmek istiyor. Meselesi çetrefilleşti, malzemesi birikti, taştı, zamanı doldu, zamanı geçiyor. Onları yazmak, yaratmak ve paylaşmak istiyor. Bunda ısrarcı olunca evet o inceltilmiş yok sayma ile karşılaşmak kaçınılmaz oluyor. Bu noktada ya devam edecek, çalışacak, üretecek ve yollar arayacaksın ya da eldeki avuçtakini heba edeceksin, kabul edilme ya da görünür olma uğruna. Değmez, geçici durumlar yaratır bu ortamda ama "marjinal" Kürt yazar olarak kalmak her şeye değer.

 

Çürümenin siyaseti ve toplumu her zamankinden daha fazla ele geçirdiği bir dönemde yaşıyoruz ve bu çürüme son yıllarda edebiyat dünyasına da sıçradı. Bazı yayınevlerinin bandrol skandalı, emek sömürüsü, arkadaşçılık, niteliksiz edebiyatın sırf bazı ilişkilerden dolayı görmezden gelinmesi vb. şeyler bu çürümenin edebiyat dünyasına yansımasına örnek olabilir. Bu bağlamda senin edebiyatın için kavganın, mücadelenin, dik durmanın edebiyatı denebilir. Böyle bir ortamda sence edebiyat bir sığınak, bir motivasyon veya bir dayanak olabilir mi?

Edebiyat elbette tek başına tarih yapmaz ama tarih yapmaya, değiştirmeye kalkışan toplumsal güçlerle birlikte yükselerek böyle bir misyon yüklenebilir, yüklenmelidir de. Böyle bakınca bütün çürüme ve yozlaşmaya karşı bütün başkalaşma, istismar ve sömürüye karşı edebiyat hem sığınağımız hem de en güçlü silahımızdır. Elbette motivasyonumuzdur, edebiyat yapmak bizim için bir eğlence, deşarj olma, tatmin ya da bireysel varoluş sahası değil. Bunlar için edebiyata ihtiyaç yok. İşte o toplumsal güçlerle birlikte saf tutmamızı sağlayan en büyük sanatlarımızdan biridir. Biz katkı sunabildikçe, başarabildikçe yani edebiyat yapabildikçe zaten mutlu da oluruz, eğleniriz de deşarj da oluruz. O zaman varlığımızın bir anlamı da olur. Onun dışında kelime ve ilişki yığını.

 

Kürtler yıllardır birçok alanda var olma mücadelesi veriyor. Bunun için çok ağır bedeller ödendi. Edebiyatın ana malzemesi malum dildir ve Kürtlerin de dilleri yasaklı. Gerek Türkçe yazan, gerekse Kürtçe yazan Kürt sanatçıların dil yasağı için verdikleri mücadeleyi yeterli buluyor musun peki?

Bu mücadele bireysel olarak benim için bir özeleştiri konusudur. Çünkü bu yasaklara karşı verebileceğim en anlamlı mücadele anadilimi öğrenmek, çocuğuma da öğretmek olurdu. Bunu başaramadım, o yüzden de boynum bükük. Genel olarak zaman zaman yükselen çok değerli çabalar var ancak istikrarlı olunmadığı için bir mücadele şekline bürünemiyor, aksıyor ve bazı değerli dil bilimcilerinin, dil emekçilerinin ve yazar, sanatçının yalnız yürüttükleri bir mücadele halini alıyor. Yetersizlik onların değil, dolayısıyla bizim oluyor. Daha genel, refleksif bir dil mücadelesi yürütemedik, geliştiremedik.

 

Son olarak bir edebiyatçının geleceğe nasıl baktığını, dünyayı nasıl tahayyül ettiğini sormak istiyorum. Dünya her çağda kötü dönemler yaşadı ama her seferinde kısmen de olsa iyileşmeyi başardı. Bir tarafta bitmeyen savaşlar, yerinden yurdundan edilen insanlar, iklim krizi, küresel salgın vb. Sence umut var mı? Tekrar iyileşmeyi başarabilir mi insanlık?

İnsandan, insanlıktan ümidini kesmek moda olmuş. Ağzını açan insan, insanlardan nefret ettiğini dile getiriyor. On yıllardır "tarihin sonu", "insan tarihi değiştiremez", "o kahramanlık çağı geçti" gibi teoriler şiddetle boca ediliyor. Tabi bu durum normal ama geçici. Bütün kötülüklerin kaynağı insan, iyiliklerin de kaynağı insan. Hangisi galebe çalacak? Bizim denk düştüğümüz dönem yalnızca bir zerre. Yarın esamesi okunmayacak. Daha iyiyi de yaşayacak insanlık daha kötüyü de. Çelişkilerin derinliği ürkütücü olabilir ama aynı derinlik çözümlerin de kaynağıdır, bunu unutmamamız lazım.

Hem neden umutsuz olacakmışız? Biz karamsar olabiliriz, her olguyu en olumsuzundan en olmazından alıp olur kılmaya koşullanmışız. Bu doğamız olmuş. Umutsuz değiliz, olamayız umutsuz olmamız için hiçbir sebep yok, insanı, doğayı seviyoruz. Tarih bize geri çekilmelerin, çöküntülerin, yenilgilerin olabileceğini öğretiyor. Tarih bize ileri atılımların da bunun içinde filizlendiğini öğretiyor. Bunlar klişe değil, zamanı geçmiş eski fikirler degil, ben söylemiyorum bunları, direnenler söylüyor. İnsanlar direniyor, toprağı kazarak, gökleri yarmaya çalışarak canları pahasına yeni yollar keşfetmek için direniyor. Dünyanın her yerinde varlar. Direnenler varken neden umutsuz olalım ki... Niye umutsuz olacağız?  Bize yeterince umut verdiler, bize yeterince yol gösterdiler. O meşhur sahneyi gözümde canlandırıyorum ve söyleyeceğim; çok karamsar bir zamanda herkes yakınır, dövünürken parmağını masanın kenarına sürterek "dönemeç yok dersen dünya yuvarlaktır derim" diye bir konuşmanın geçtiği bir sahne. Böyle sahneleri her gün yaşıyorlar. Biz bilmiyoruz, düşünsel ve fiziksel uzaklıklara çok prim veriyoruz. Umutluyuz, dünya yara bere içinde ama bizden daha sabırlı.

 

 

 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.