• Reddetmekte ve karşı savaşımda başarırken inşada yeterli olmadığımız belirtilebilir. Kendimizi inşa etme, yapılandırma konusunda yetersizlik yaşıyorsak bunun en temel sorumlularından biri edebiyatçılardır. Yaşananı anlatmak, yaşanmamış olan güzeli ortaya koyabilmek ütopyası olanların işidir.
  • “Şehit Serbest Kiçî’nin Dağlar Konuşsun’u temel bir gerilla klasiğidir. Meryem Kobanê’nin Kobanê, Çepera Rûmetê’si paha biçilmezdir, Kürtçe olması özel anlam katar. Şehit Şükrü Serhat’ın Yolun Hakikati kütüphanemizin baş köşesinde olmalıdır. Şehit Helin Gare’nin günlükleri ise bir kadının kendini var etme mücadelesini kelimelere taşıyan kanıttır.

DİLZAR DÎLOK

Gerilla edebiyatı denince aklımıza Dörtlerin Gecesi gelir. Binlerce Kürt gencinde Kürdistan özgürlük direnişinin büyük bedeller gerektirdiğini baştan söylemiş, bu aşırı gerçekçi yaklaşımıyla da büyük yalanları yıkmayı başarmış bir anlatıdır. Anıdır, gerçektir, ancak bir reddiyedir ve ardından binleri toplayıp dağ başlarına çıkarması da bu reddiyenin gücünü gösterir.

Zagroslarda Bir Ceylan, Mordem’in Güncesi, Beritan’ın güncesi derken birçok kuşak anı anlatımlarına karıştırılan gerilla hayalleri, gerillanın yaşam özlemleri ve mücadele ile tanışarak mücadele sahalarında yerini aldı. Bu anlamda bir halk savaşının savaşçılarını toparlayan, hazırlayan ve eğiten Önderlik ve şehitler gerçeğimizden sonra önemli bir yer edindi direniş ve gerilla edebiyatı.

Savaşmayı, direnmeyi, egemen ulus şekillenmesini silmeyi öğrenmiştik. Sonraki yıllar artık inşa yıllarıydı. Önderlik en büyük emeği bunun gerçekleşmesi için verdi, ancak Kürt gerçeği olarak en fazla direnilen alan da bu alan oldu. Nasıl ki ilk toparlamada edebiyatın rolü vardı, sonraki yetersiz kalışta da edebiyatın rolü oldu. Bununla birlikte önemli dönemlerin tanıklıklarının dile getirildiği anı-şiir ve roman arşivleri de oluşturuldu. Yazım zorluklarına basım ve tanıtım zorlukları da eklendi. Ancak asıl sorun bizim kişiliklerimizdeki zorluklardı. Kendini inşa etmek tüm inşalardan önce gelir. Bu konu da büyük başarılar yarattık ancak eksikliklerimizin de farkında olduğumuz belirtmek yerinde olur.

Örneğin 1889 yılında hayatını kaybeden Çernişevski’nin nerdeyse 150 yıl önce yazdıkları büyük yaşam örneği olarak karşımızda durur.

Önder Apo özgür yaşam inşası için, özgür eş yaşam için büyük emekler verdi, derinlikli tarihsel çözümlemeler yaptı, tarihi bugünde yaşadı. Duygular savaşımını en fazla mücadele konusu yapan Önderliğimizin de önem verdiği bir alan olarak edebiyat bir özgür yaşam, özgür duygu inşasını gerçekleştirmeye yetmedi. Bizde genellikle yaşananların yansıtılması ile bunun da yeterli düzeyde olmayışıyla sınırlı kalınmıştır. Önderlik demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmayı ortaya koydu ve en son Barış ve Demokratik Toplum manifestosuyla tüm tarihsel bakış açımızı kadın özgürlük çizgisine oturttu. Kendimizi hakim sistemin etkisinden koparmada büyük adımlar atmışsak da inşada yetersiz olduğumuzu belirtmek yerinde olur. Özcesi, reddetmekte ve karşı savaşımda başarırken inşada yeterli olmadığımız belirtilebilir.

Somut sonuçlar aranan ama bulunamayan başlıklardan biri de Kürt gerillasının Türkçe ya da Arapça yazınının ne kadar Kürt edebiyatına girebileceği konusudur. Bu konu sinema alanı için de çokça gündeme gelen ve başka bir tartışma konusu olabilecek bir durum. Kuşkusuz soykırım çemberindeki bir halktan söz ediyoruz. Ancak her şeyi soykırımcıların üstüne atarak kendimizi inşa edemeyeceğimiz de bir gerçek.

Direniş edebiyatı

Kürdistan Özgürlük Mücadelesi'nin yarım asırlık dönemi zaten Önder Apo tarafından bir şiir, bir türkü, bir roman olarak adlandırıldı. Direnişin kendine has bir hissiyatı ve bir dile gelişi vardır. Bu hissediş kiminde derinlikli ve silinmez izler bırakırcasına, kiminde de direnişin geleceği temsil eden bir çocuk gibi engelsiz büyütülmesi için yüzeyden dokunup geçecek tarzdadır. Ama her birinin direnişçinin benliğinde bir yeri vardır. Ortadoğulu toplumlarda direniş edebiyatı denince akla eziyet gelir. Direniş ile eziyet çekme, katlanma, tahammül etme, zulüm karşısında yok olmama ve benzer anlamlar bir araya toplaşır. Bunun dozunu kaçırdığında ne yazık ki mağdur edebiyatı denilen ve genelde eleştirilen durum ortaya çıkar. İnsan düşüncesini-duygusunu inşa eden, direnişi anlatarak geleceğe, özgür toplumsallığa taşıyan ve hakikate ulaşma yöntemlerinden biri olarak edebiyat sahasını yaşananları yansıtmada yeterli değerlendirdiğimiz söylenemez.

Direnenin onuru diye bir kavram vardır. Zulme, adaletsizliğe, egemenliğe direnen ve bunun verdiği onuru büyüten Ortadoğulu toplumların kendini zamanın ruhuna uydurmakta zorlanması da, zaman mefhumunun hakim anlayış olarak devletçi gelenek eksenli tanımlanmasından kaynaklanıyor olabilir. Ortadoğu insanı zaman dışıdır. O, direniş zamanlarının ruhunu inşa etmez, o direniş zamanına çakılıp kalmıştır. Felsefesi, analizi, romanı, şiiri hepsi bir geçmiş zaman izi taşır.

Söz konusu onurun değişim dönüşüm adımları attırmayan, geleceğe ve özgür olana, daha güzel, daha iyi ve daha doğru olana taşımayan bir boyuta gelmesi, bizim literatürde yetinmecilik dediğimiz anlayışın ortaya çıkması, direnişin onurunu, direnişin kibrine ve giderek yerinde saymakla birlikte, dogmalar oluşturmakla birlikte bir yeterli görmeye ve bunu kibre dönüştürmeye de varabilir. Bu durum direniş edebiyatında da böyledir. Yıllarca Mitka Grivçeva’nın direnişinin kat be kat fazlasını yaşadığımızı ve bunun edebiyatının yapılması gerektiğini söyledik. Ki yanlış değil. Söz konusu kitap bir yıllık direnişi destanlaştırmıştı ne de olsa. Oysa bizde söz konusu olan, tüm Ortadoğu’yu – dünyayı etkileyen bir direnişi yaşarken, bu direnişi bir kültüre dönüştürürken, üç kuşağın da aynı direniş kültürüyle büyümesini sağlayacak kadar bir süreklilik yaratmışken büyük halk kitlesi olarak direnişi yarım asra ulaşan bir hareketin üyeleri olmakla yetinmek oldu çoğunda.

Yazdıklarımız anlatmaya yetmedi

Bununla birlikte çok kitap yazıldı, çok anı, günlük ve gerilla eylemi kaleme alındı. Ancak belirtmek gerekir ki, bugüne kadar yazdıklarımızın toplamı dahi Önderlik direnişi ve gerillanın benzersiz kahramanlığını anlatmaya da yetmedi. 15 Ağustosun şanlı kahramanlığını, diriliş eyleminin arka planını bugünkü algılara kavratmanın mümkün olup olmadığı da sorgulanabilir. Diriliş destanı üzerine yazılmış olanlar az değildir, anlamsız da değildir. Aksine çok değerli olan ve büyük anlamlar yaratanlar vardır. Ancak yine de Agit kahramanlığını tam anlatabildiğimiz söylenemez. “Yaşam yaşanırken anlaşılmaz” sözünün gerçekleşmesini mi yaşıyoruz diye sormuyor değilim, ancak burda sözünü ettiğim konunun bundan ziyade bizim kendimiz oluş gerçeğine, xwebûn ve hebûn olma gerçekliğine, özgürleşmemize verdiğimiz derin anlamla ve de kendimizi inşa etme düzeyimizle ilgili olduğunu düşünüyorum.

Büyük şeyler başardık, büyük eylemler yaptık, devletçi yapılanma karşısında varoluşu kabul ettiren bir düzey yarattık, inkar-imha siyasetinde çatlak oluşturduk. 60 milyonluk Kürt varlığını çoğunluklu kolektif hareket ediş düzeyine kavuşturduk. Ancak bu ulusal kolektif bilincin geç yaratılmış olduğu gerçeği önümüzde dururken ve bu bilinci her bireyde derinliğine ve geç kalınmış zamanları telafi edercesine yaratma konusunda yapılacak çok şey var. Bunu zaten Önder Apo’nun bize yönelik talimat ve eleştirilerinde görmekteyiz. Ki Önderlik manifestosu da hem yeni dönemin zihniyetini ortaya koyarken yeni dönemin insan-toplum ve daha önemlisi özgür bireyinin nasıl olması gerektiğini eleştirileriyle ortaya koyuyor. Manifestoyu okuduğumuzda kendimizi inşa etme konusunda ne kadar yetersiz kaldığımızı görüyoruz.

Eğer ki, bizler kendimizi inşa etme, yapılandırma konusunda yetersizlik yaşıyorsak bunun en temel sorumlularından biri edebiyatçılardır. Yaşananı anlatmak, yaşanmamış olan güzeli ortaya koyabilmek ütopyası olanların, göklere merdiven dayayanların işidir. Bizde yaşanan ise ütopyası olan Önder Apo’yu esas almakla birlikte kendimizi Önderliğin yaşam seviyesine getirmemek oldu. Bunda da en temel sorumlu edebiyat sahası ve edebiyatçılardır. Kürt gerçeğinin yeni döneme uyarlanması, çağın bilme ve gerçekleşme biçimini kendinde yenilemesi büyük eksikliklerle olmaktadır. Bunda dil ve kültürün yasaklanmasının, soykırımcı egemen devlet politikalarının büyük rolü var. İki yıla yakın bir zaman diliminde yüzden fazla insanın ölümüne yakından tanıklık etmiş genç bir bireyin zihniyetinde imge ölür, acı bir gerçeklik onun yerini alır. Daha kötü olasılıklar da doğabilir ve ondan sonraki pozitif tüm adımlar negatif durumun yarattığı boşluğu doldurmakla meşgul olur.

Bununla birlikte bir de bizim direniş çizgisinde olmayı yeterli görmemizle ilgili dar yanlarımız, inşacı olmayan, duygular inşasında, dolayısıyla düşünce inşasında yeterli çabayı göstermemiş olmamızla ilgili yanları vardır. 

“Dağlar Konuşsun” bir gerilla klasiği

Bu eleştiriler daha da artırılabilir, kapsamlı tartışmaları gerektiren bir alan olduğu açıktır. Bununla birlikte derya gibi bir gerilla edebiyatı, gerilla şiirleri, gerilla anı yazımları ve romanları vardır. Dünya yazını postmodern çağa girerken bizim kendi modernitemizi yaratmaya başlamamız gerilla edebiyatını da etkilemiş olmalı. Zira bu çağda yaşıyoruz. Bu durum, kendini yeterli ifade edemeyişi, gerçekliğin ile imge ve hayal arasında bir bocalamayı da ortaya çıkarmıştır. Kendimde de birçok arkadaşın anı yazımında da gördüğüm bir husus budur. Ancak bununla birlikte direnişle, büyük acılarla oluşan zamanların ortasında bunları çok çok aşan bir hayalin, bir amacın varlığını gerilla yazınında görmek de bizim edebiyatımızda önemli bir rol oynamıştır.

Birkaç örnek vererek bitirmek isterim:

Şehit Serbest Kiçî arkadaşın yazdığı “Dağlar Konuşsun” adındaki Garzan direniş günlerini anlatan kitap temel bir gerilla klasiğidir. Her kürt bireyin okuması gerekir. Salt zorluklara odaklanmaz, güzel olanı da komik olanı da verir.

Parti tarihine dair yapılan çalışma tarihsel anlamı bakımından büyük önem taşır. Büyük zorluklarla başarıldığı ve bununla birlikte eksiklikler barındırdığı ve bunu aşan çalışmaların yapılması gerektiği de bir gerçektir.

Meryem Kobanê’nin Kobanê direnişi üzerine yazdığı “Kobanê, Çepera Rûmetê” kitabı da son dönem direnişini anlatan paha biçilmez bir çalışmadır. Kürtçe olması bu çalışmaya özel bir anlam katmaktadır.

Şehit Şükrü Serhat yoldaşın Yolun Hakikati adlı kitabı dili, içeriği, verdiği hava bakımından kütüphanemizin baş köşesinde olması gereken bir kitaptır.

Şehit Helin Gare arkadaşın günlükleri, bir kadının kendini varetme ve kendisiyle birlikte güzel olanı yaratma mücadelesini kelimelere taşıyan küçük de olsa bir kanıt olması bakımından çok değerlidir. Bununla birlikte tüm gerilla günlükleri dilden öte bir edebi değer taşıdıklarından büyük anlama sahiptirler.

Verilecek örnekler çoktur. Edebiyat alanının bundan sonraki zamanlar için öneminin anlaşılıp hakkının verilmesi, Önderliğimizin ortaya koyduğu demokratik entegrasyon kavramını ve bu kavramın içini doldurma eylemini ne kadar doğru anlayıp pratikleştirdiğimizle de ilgili olacaktır.