Doğa Kusur Konusunda Hiçbir Şey Bilmez

Forum Haberleri —

3 Ekim 2021 Pazar - 23:00

.

.

  • Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, tekelci ideolojik aygıt olarak Endüstriyalizmin tüm canlı yaşamı, doğayı tehdit edişini sorgularken, ‘Sorun endüstrinin kendisinde değil, kullanılış tarzındadır. Endüstri tıpkı nükleer imkân gibidir. Tekellerin çıkarına kullanıldığında, ekolojik felaketlerden savaşlara kadar yaşamı en çok tehdit eden araca dönüşebilir.’ demektedir. 

Elif Akgül Ateş

Kapitalist Modernitenin yarattığı kaosa karşı, Evren’in aydınlık yüzü, karanlık yüzüne karşı ahenk içinde devinmeye devam ediyor. Alman ressam Heinz Pagels, doğayı şöyle tasvir ediyor, ’Doğa kusur konusunda hiçbir şey bilmez. Kusur, doğanın insan tarafından kavranışıdır. Biz doğanın bir parçası olduğumuz ölçüde biz de mükemmeliz, mükemmel olmayan şey insanlığımızdır.’   

Evren, atomaltı dünyada yaşanan sihirli devinime paralel, galaksiler, gezegenler, yıldızların olağanüstü bütünselliği ekseninde denge içinde deviniyor. Gravitasyon (evrensel çekim) kuvveti, Karanlık Madde, Karanlık Enerji, Kara delikler bu olağanüstü dengenin motor gücüdür. Her şey kendi gerçekliğinden ödün vermeden, kusursuz bir şekilde, Evrenin sahip olduğu tüm alanı ifade eden Higgs alanında, kendi rotasında özgürce dönenir. 

Fizik, kimya, biyolojinin temel prensipleri, dünya’nın güneş sistemindeki dengesi, ay’la dünya arasındaki etkileşim kuvveti, atmosferi oluşturan gazların yoğunluğu ve basıncı, Ekosisteme, Ekolojik dengeye ruh vermektedir.

Böylece yeryüzündeki tüm bitki ve canlı organizmaların gelişimini, evrimsel değişimini, popülasyonunu, birbirleriyle etkileşimini kısaca ekosistem’in döngüsünü süreklileştirir. Dünyamız, evren’in böylesi olağanüstü döngü çarkının bir dişlisi gibidir.  
Ekolojik dengeyi sarsan tehlikenin çanları çalmaya başladı.

İnsan doğanın bir parçası olarak, ekolojik denge içinde varlığını sürdürmek için doğayla sürekli etkileşim ve bütünlük içinde beslenme, barınma, korunma ihtiyaçlarını karşılar. Ancak teknolojiyi hoyratça kullanışı, ekosistemin dengesini bozarken, kendisiyle birlikte, doğada var olan tüm canlı varlıkların da yaşam koşullarını ortadan kaldırmaktadır.

Kapitalist Modernitenin doymak bilmez tüketim kültürü ve sömürü politikalarının, ekosistem ve ekolojik dengede geri dönülmez tahribatlar yarattığını artık kapitalistlerin kendi çığlıklarından duyuyoruz.   

Stephan Hawking dünyayı bekleyen tehlikeyi şöyle ifadelendirmektedir, ‘İnsanlığı dünya’dan silecek olaylardan kaçmak mümkün değil. Bu olaylar arasında göktaşı çarpması gibi kozmik olayların yanı sıra, yapay zeka, iklim değişikliği, genetiği değiştirilmiş virüsler veya nükleer savaş gibi olaylar da olabilir.’   

Günümüzde dev adımlarla yükselen endüstriyalizm, bir yandan insan yaşamını rahatlatırken, öte yandan kar hırsı, sömürü ve savaşları için kullanılarak, insanlığı, doğayı yok edecek düzeyde istismar edilmektedir.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, tekelci ideolojik aygıt olarak Endüstriyalizmin tüm canlı yaşamı, doğayı tehdit edişini sorgularken, ‘Sorun endüstrinin kendisinde değil, kullanılış tarzındadır. Endüstri tıpkı nükleer imkân gibidir. Tekellerin çıkarına kullanıldığında, ekolojik felaketlerden savaşlara kadar yaşamı en çok tehdit eden araca dönüşebilir.’ demektedir.  

Ancak dünyada yenilenebilir enerji kaynakları olan akarsu, rüzgar enerjisi, güneş enerjisi, bio enerji gibi kaynaklardan faydalanmak mümkünken, daha kolay ve ucuz enerji elde etme politikalarından vazgeçilmiyor.

Sanayide, ulaşımda, enerji üretiminde kullanılan petrol, doğal gaz ve kömür gibi fosil yakıtlardan çıkan gazların yaratığı hava kirliliği, canlıların yaşamlarını ciddi boyutta tehdit etmektedir.  Bu zehirli gazlar atmosferde co2(Karbondioksit) oranını arttırarak sera etkisi yaratırken, dünyayı kızıl ve morötesi ışınlardan koruyan atmosfer dengesini kaygı verici boyutta bozmaya devam ediyor.

Bu durum güneşten gelen zararlı ışınların sıcaklık dengesini bozarak, küresel ısınma’yı tetiklerken, bir çok canlı türünün genetiği üzerinde olumsuz etki yaratmakta ve yok olmasına neden olmaktadır. 

Ağustos 2021 tarihinde, 66 ülkeden 234 bilim insanının 5 yıllık çalışmaları sonucu hazırladıkları raporda, iklim değişikliğinin dünyamızı yaşanamaz bir noktaya götürdüğünü, gelecekte yaşanacak büyük felaketlerin habercisi olduğu tespitinde bulundular.
Küresel sıcaklığın artmasında, emisyon salımının büyük rol oynadığını, fosil yakıtlara yapılan yatırımın devam etmesi durumunda, 2030-2052 yıllarında küresel sıcaklık artışının 1,5-2 dereceye ulaşacağını tahmin etmektedirler. Bu durum ekosistemde onarılması güç sonuçlar yaratacaktır.

Bugün kutup bölgelerinde buzulların erimesi, deniz ekosistemlerinin bozulması, deniz seviyesinde yaşanan yükselme, aşırı yağışlar sonucu toprak kaymaları, aşırı yükselen Küresel Isınma sonucu oluşan kuraklık, doğal su kaynaklarının kuruması, orman yangınları, canlı türlerinin yok olması, gıda bozulumu, insanlığı gelecekte bekleyen büyük tehlikelerin habercisidir.
 
Ekosisteme ölümücül darbe: Nükleer silahlanma

Günümüzde bilim insanlarının ‘Uyuyan Ejderha’ olarak adlandırdıkları uranyum, nükleer silahlanmada, sömürgeci paylaşım savaşlarında büyük bir tehdit aracı olarak kullanılmaktadır. Atom bombası, nükleer başlıklı füzeler, kimyasal silahlar, biyolojik nükleer silahlar ekosistemin sarsılmasına, yeryüzündeki tüm canlı varlıkların yok edilmesiyle sonuçlanacağına aldırmaksızın üretilmeye ve biriktirilmeye devam ediliyor.

20. yy’da atomun bölünebilmesinin keşfedilmesi, insanlık tarihinde gerçekleşebilecek en büyük felaketlerin de habercisi oldu. Bütün canlı cansız varlıkların temel yapı taşı olan atom, kuantum düzeyde, içinde organize tanecikler bulunan ve bunlara bölünebilen bir yapıya sahiptir. Atomaltı parçacıklar içlerinde muazzam düzeyde enerji barındırırlar. 

Nükleer patlamalar, atomun füzyon ve fizyon reaksiyonlarıdır. Hem fizyon hem de füzyon atomlar aracılığıyla enerji oluşturan nükleer süreçlerdir. Nükleer enerji, atomun bölünmesiyle elde edilebileceği gibi, hafif atomların birleştirilmesiyle de oluşabilmektedir. Bu durum Einstein’in E= mc2 şeklinde formüle ettiği kütlenin enerjiye, enerjinin kütleye dönüşebileceği teorisine dayanmaktadır. 

Fizyon Bombası, çekirdeği çok ağır ve kararsız olan uranyum'un bozulmasıyla meydana gelen zincirleme, çok hızlı ve kontrolsüz patlama sonucu devasa enerji açığa çıkarması olayıdır. Uranyumun bozunmayla salınan radayasyon ve radyoaktiv ışınımlar, tüm ekosistemi sarsacak güce sahiptir ve çevresinde dehşet verici bir tahribat yaratır.

Tüm nükleer süreçlerde radyasyon açığa çıkar. Alfa, beta ve nötron, iyonlaştırıcı parçacıklar radyasyonu, gama ışını ve x-ışınları ise elektromanyetik radyasyondur.

Nükleer reaksiyon sonucu, canlılarda yanma şeklinde meydana gelen ölümlerin ötesinde, radyoaktif parçacıklarla yüklenen toz bulutları atmosfere yayılarak ve asit yağmurlarına yol açarak, canlı organizmaların yaşamlarını tehdit etmeye devam eder.
Radyoaktif parçacıklar besin zincirine girer, DNA’yı parçalayarak bozulmasına, canlı hücreleri öldürecek enerji taşır.

Amerikanın 1945’te Hiroşima ve Nagazaki'de kullandığı fizyon bombaları çok yüklü oranda radyoaktiv madde ve ışıma salarak, binlerce insanın ve diğer canlı organizmaların ölümüne, sakat kalmasına, çevrenin yüzyıllarca yaşanamaz hale gelmesine sebeb olmuş ve günümüzde hala ağır etkisi sürmektedir.

Öte yandan günümüzde, doğayı, canlı yaşamını tehdit eden nükleer santrallerin yapımı konusunda dünya ülkeleri yarışır durumdalar.

Bilindiği gibi, Nükleer santrallerin işleyişi, uranyum ve plütonyum gibi elementlerin atomlarının gücünü, nükleer reaktörler yardımıyla kontrollü olarak kullanmaya dayanır. Nükleer santral atıklarının yaydıkları radyoaktif tehlikenin ötesinde, reaktörlerin patlaması durumunda, doğa ve insan yaşamını yok edecek kadar büyük tehlike göstermektedir.

1986 yılında Çernobil, 2011 tarihinde Fukuşima nükleer santrallerinde yaşanan facialar sonucu salınan radyoaktiv parçacıklar, insanlar ve doğadaki tüm canlılar üzerindeki tahrip etkisi günümüzde hala devam ediyor.  Bu patlamaların yaşandığı bölgelerde, terkedilmiş ölü kentlere  geri dönüş yüzyıllar sürecektir.

Ekolojik kriz ve toplumsal ekoloji 

Toplumsal ekolojiyi temel alan yaklaşım, sorunlara, salt insan-doğa ikiliği ve karşıtlığı üzerinden bakmaz; toplumla doğayı karşı karşıya getiren sorunların, toplum ile doğa arasında ortaya çıkmadığını savunur.

Bugün ekolojik kriz olarak nitelediğimiz sorunlar toplumsal gelişmenin içinden çıkmıştır.

Toplumsal ekoloji fikrini geliştiren Bookchin’e göre, toplumla doğa arasındaki karşıtlık ve bölünme, toplumsal alandaki bölünmelerden, insanların kendi aralarındaki çatışmalardan kaynaklanmaktadır.

Bookchin’e göre ortaya konulması gereken temel husus; ekolojik sorunlar ile, içinde yaşadığımız “akıl dışı”, “anti-ekolojik” toplumun doğrudan ilişki içinde olduğudur.

Sorunun kökeni, insanlığın doğayı sömürmesi ve hükmü altına alması gerektiği yolundaki kavrayıştır, ki bu kavrayış, insanın insan üzerindeki tahakkümü ve sömürüsünden kaynaklanmaktadır. 

Bu kavrayış erkeğin ataerkil ailede kadını sömürmeye ve hükmü altına almaya başlamasına kadar uzanmaktadır. O zamandan beri, insanlar giderek yalnızca kaynak, özne yerine nesne olarak görülmektedir.

Toplumsal tahakkümle ortaya çıkan hiyerarşiler, sınıflar, mülkiyet biçimleri ve devletçi kurumlar kavramsal olarak insanlığın doğayla ilişkisine taşınmıştır. Doğa da, giderek tıpkı köleler gibi acımasızca sömürülecek bir kaynak, bir nesne, bir hammadde olarak görülmeye başlanmıştır. Bunun en uç hali hiç kuşkusuz kapitalist endüstriyalizmdir.

Kapitalizmin sınır tanımaz kar hırsı, bugün içinde bulunduğumuz ekolojik sorunlara neden olmuştur. Krizin ve insan doğa karşıtlığının çözümü ekolojik bir toplumun yaratılmasıyla mümkün olacaktır.

Çözüm nedir?

Kürt halk önderi Abdulla Öcalan, kapitalist modernitenin kar hırsı uğruna, ekosistemi, ekolojik dengeyi tahrip etmesine karşı mücadeleyi stratejik olarak ele almaktadır.

Toplumsal ekolojinin çıkış noktasının, hiyerarşi ve tahakküme karşı mücadele olduğunu, teknolojinin doğal dünya ve insanlık arasında denge oluşturacak şekilde bilimsel, ekolojik, etik ve ahlaki parametreler tarafından belirlenmesi gerektiği geçekliğinden hareketle, toplumsal ekoloji üzerinden, insan merkezciliğe, ya da doğa merkezciliğe bir alternatif hareket olarak doğanın korunabilirliğini tespitinde bulunarak, özgürlük devrimi çizgisine yeni bir boyut kazandırmaktadır.

Buna göre evrenin, işleyen bir parçası olarak insanın, doğayla uzlaşı içinde yaşaması olmazsa olmazdır.

Endüstriyalizmin, ekolojik dengede yarattığı sarsıntıyı ve toplum ve doğa üzerinde yarattığı tahribatı, canlıların yaşamlarını nasıl büyük bir tehdit altına aldığı, dolayısıyla insanlığın geleciği üzerindeki etkilerini betimlerken; ‘Demokratik modernitenin teknik altyapısı ekolojik olmak durumundadır. Endüstriyalizme ve endüstri inkârcılığına kaçmadan geliştirilecek bir komünal ekolojik ekonomi, demokratik modernitenin ve demokratik ulusal yaşamın bütünleyici ve sağlam gerçekleştirici gücü olacaktır.’ demektedir.

Bugün demokratik konfederal sistem pratikte, doğayla bütünlük içinde toplumsal ekolojinin, ekosistemin, ekolojik denge’nin kurunması, demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigmayla Rojava Kadın devriminde yaşam bulmaktadır. 

Buradan bakıldığında; erkek egemenlikli kapitalist sitemin imhacı, sömürücü, şiddet ve eşitsizlikten beslenen zihniyetinin mahkum edilmesi, halkların, kadının ve doğanın özgürleştirilmesiyle mümkün olabilir ancak.

Kaynakça
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan-savunmalar
M. Bookchin- Özgürlüğün Ekolojisi, Kentsiz Kentleşme
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Çalışma Raporu 2000
https://www.kernenergie.ch/de/radioaktivitaet-_content---1--1086.html
https://de.wikipedia.org/wiki/Radioaktivit%C3%A4t

    

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.