Dönüşen dünya ve zihnin esareti

Kültür/Sanat Haberleri —

13 Haziran 2022 Pazartesi - 19:45

  • Çok değil, birkaç yüzyıl önce insanlar sıradan gündelik yaşamlarını sürdürmeye devam ederken yalnızca ‘suçluların’ kafa yorması gereken hapishaneler, günümüzde toplumun büyük kesiminin kafa yorduğu bir imgeye dönüştü.

BİLGE AKSU

Toplumsal uzlaşıya aykırı düştüğünüzde başınıza gelecekler, dönemlere, kültürlere ve iktidara göre değişir malum. Popüler bazı uygulamalar mevcut; idam gibi yöntemlerle yaşantıya son noktayı koymak da bir seçenek, toplumun geri kalanından izole etmek de. İzolasyonun farklı biçimleri söz konusu. Örneğin suçlunun akıl sağlığından şüphe ediyorsak, yani zihninin işleyişi de toplumsal normu bozuyor gibiyse, kapattığımız akıl hastanelerimiz var. Yaşı küçükse islah olması için ayrı kurumlar yapıyoruz. Yetişkin ve sıradan biriyse, toplumdan tecrit etmemiz yeterli oluyor. 

Hayatın en yakıcı ve tuhaf gerçekliklerinden biri olan hapishane kavramı, doğal olarak sanat ve edebiyattaki temsilleriyle de ön plana çıkar. Hatta Hapishanenin Doğuşu gibi yapıtlarda, felsefi ve tarihsel bir noktadan ele alındığı da olmuştur. 

Poe’nun zindan öyküleri

Çok değil, birkaç yüzyıl önce insanlar sıradan gündelik yaşamlarını sürdürmeye devam ederken yalnızca ‘suçluların’ kafa yorması gereken hapishaneler, günümüzde toplumun büyük kesiminin kafa yorduğu bir imgeye dönüştü. Poe’nun zindan temalı öykülerinde, yalnızca zihinsel problemli ya da suçlu kişilerin bireysel esareti ele alınıyordu. Bu öykülerde, insan zihninin tecrit karşısındaki bocalaması, kimi zaman ona acıma hissi duyacağımız şekilde planlı ve programlı biçimde verilirdi. Fakat modern dünyada popülasyonun artmasıyla başlayan kaos hali, devletlerin sınırlarının belirginleşip kontrolsüz bir takım güçlere dönüşmeye başlamasıyla, hapishane kavramını da soyut ve imgesel bir düzleme taşıdı. Artık yalnızca bireysel acıklı hikayeler değil, toplumun tamamının ‘içeri kapatıldığı’ kaotik esaret halleriyle karşılaşır olduk.

Edebiyatın son dönemlerinde, gerçek dünyada birçok şeyin birbirine karıştığı postmodern yaşantılarla eş güdümlü olarak, temalar ve türler de birbirine karıştı. Distopya nerede başlar, fantazma nerede biter, gerçeklik anlatının neresindedir gibi sorulara tek bir yanıt vermenin mümkün olmadığı bir dönemdeyiz. Örneğin, dizisi çekildikten sonra yeniden popüler hale Damızlık Kızın Öyküsü kitabında olup bitenlerin yalnızca kurgusal bir dünyada geçtiğini iddia etmek mümkün değil. Kadınların hem sınıfsal hem de cinsiyete dayalı olarak ötekileştirilmesi, başkalarının hizmetine koşulması ya da alıkonulması, kurgunun zarafeti ve yaratıcılığıyla açıklayabileceğimiz şeyler olmaktan epey uzak. Margaret Atwood’un tam da bu noktada öne çıkan başarısını bununla ölçmek gerek. Zamyatin ya da Huxley’nin çok uzak bir gelecekte, belki bir gün yaşanabileceği kabilinden anlattığı hikayelerden en büyük farkı, zamansız ve evrensel bir endişeyi, kurgu dozunu öne çıkarmadan verebilmesiydi Atwood’un. Tam da bu yüzden, çekilen dizisiyle birlikte son dönem kadın özgürleşmesinin sembol imgelerinden birine dönüştü. 

Su Kürü

Su Kürü ve Köpek Dişi

Yakın dönemi şöyle bir gözden geçirince, bu tarz kompleks ve imgesel esaret öykülerinin sayısının arttığını görüyoruz. Aklıma gelen ilk örnek, Avrupa sineması için yeni kapılar açan Lanthimos’un Köpek Dişi adlı filmi. Bir evin bahçesindeki yüksek çitleri dünyanın sınırı olarak bellemiş kız kardeşlerin hikayesinin anlatıldığı bu film, taşıdığı sert alegorilerle hem çok eleştirildi hem de beğenildi yıllar önce. Kurduğu dil itibarıyla seyirciyi herhangi bir duygunun konforuna bırakmadan, oradan oraya savurup duran bu filmde Lanthimos, toplumsal normları belirleyen otoriteyi aile imgesiyle ele alıyor, kural koyucuların denetimindeki yaşantıların ne denli soyut ve kurgusal çizgilerden ibaret olduğunu aktarıyordu.

Bu filmin üzerinden birkaç yıl geçmişti ki, Galler doğumlu genç yazar Sophie Macintosh’un Su Kürü adlı kitabı çıktı piyasaya. Man Booker adayı bu kitap okuyucular tarafından Köpek Dişi filmine epey benzetildi. Çok geçmeden yazarın kendisi, kitabı yazarken Lanthimos’un filminden esinlendiğini de itiraf etti. Köpek Dişi’nde olduğu gibi bu kitapta da tema, kural koyucuların çizdiği sınırları sorgulamayan zihinler üzerineydi. Bu kez bir adada yaşayan üç kız kardeş, kral diye hitap ettikleri babalarının ve onun yardımcısı rolündeki annenin tahakkümü altında, oldukça zorlu koşullarda yaşamaktaydı. 

Distopik anlatılarda görülen kahramanın uyanışı sekansı bu anlatıda da mevcuttu. Bunu tetikleyen olay, babanın ortadan yok olmasıydı. Baba gidince geri kalan kadınlar önce bir bocalama yaşıyor, hemen ardından annenin otorite boşluğuna izin vermemesiyle olaylar eski düzene yaklaşıyordu. Fakat asıl unsur, bu izole adaya sürüklenip kıyıya vuran üç erkeğin gelişiydi. Distopik kahraman, var olan düzenin bozuluşunu, daha doğrusu ona belirtilen sınırların kurgusallığını o zaman anlıyor ve ilk bilinç zehrini bünyesine alıyordu. Hal böyle olunca, devam eden düzene kendini ikna etmekte zorlanan kahraman, yeni bir kurallar dizgesine de alışamayıp uyumsuzluk gösteriyor, aşkı da cezayı da yarım yamalak yaşamak zorunda kalıyordu. Tıpkı Köpek Dişi’nde olduğu gibi burada da distopik kahramanın temsiliyle, halihazırda bildiklerimizin şeffaflığını ve o sınırlara nasıl olup da ikna edildiğimizi sorguluyorduk.

İstanbul İstanbul

Toplumsal esaret

Toplumsal esaret teması, dünyada son yıllarda yükselen sağ otoriter iktidarların yükselişiyle birlikte çok sık rastladığımız bir olguya dönüştü. Bu kimi zaman Su Kürü’nde olduğu gibi alegorik bir biçimde yapılırken, kimi zaman gerçek bir hapishane uzamında aktarıldı. Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul’u örneğin, bunu hapishane duvarlarının içinde anlatan yapıtlardan biriydi. Kahramanların tekinsiz bir atmosferde, zaman zaman fiziksel işkence korkuları altında çıkmaya çalıştıkları içsel yolculuk bizi de beraberinde sürüklüyor, toplumsal kuralların zamana, kişiye ve yöneticiye göre değişip durması karşısında hep birlikte afallıyorduk. Esareti, yer altındaki bir hücrede yaşayan karakterler, esasen son yıllarda çok çeşitli sebeplerle kuşatılan bir kenti, İstanbul’u temsil ediyordu. Ne doğrudan bir hapishane izleği, ne de simgesel bir toplumsal esarete denk düşen bu romanın temasında, yine son dönemin izlerini görüyor, gerçekle fantazmanın sınırlarını birbirinden ayırmaya çalışıyorduk. Kitabın sonunda Hallac-ı Mansur’dan yapılan alıntı ise bize epey fikir veriyordu: “Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir!”

Uyku Sersemi

Türkiye’de AKP rejiminin gittikçe artan baskısı, belirli simgeler üzerine kurmaya çalıştıkları tahakkümle birleşince ortaya son derece edebi izlekler de çıkardı. Özellikle İstanbul ve Beyoğlu’nu uzam olarak seçen yazarlar, kent kültürü ve yaşam hakkında çok şey anlattı bize. Gezi Parkının önemi bir yana, iktidar tarafından yavaş yavaş izole edilen İstiklal Caddesi ve çevresindeki bazı mekanlar, yaşam tarzına müdahaleye varan baskılara maruz kaldı ve sonucunda genç kesim buralardan elini eteğini çekti. Hakan Bıçakcı, Uyku Sersemi adlı yapıtında bu temaya değindi bu yüzden. Beyoğlu ve çevresindeki öne çıkan mekanları bir kitapta toplamak isteyen kahramanımız, bu işe giriştiği sırada aslında listelemeye çalıştığı mekanların bir bir kapandığını, taşındığını hatta yıkıldığını fark eder. Bir yandan etrafındaki herkes yurtdışına yerleşme eğilimindedir. Böylece, hem arkadaş çevresini, hem sevdiği mekanları birer birer yitiren kahraman, yavaş yavaş yalnızlaşır, toplumun içinde izole edilmiş birine dönüşür. Mekanların yitimiyle birlikte, bellek ve kimlik kaybına da uğramaya başlar ve olup bitenlerin gerçek ile rüya arasında kaldığı, gri ve tedirgin edici hisler taşıyan bir karakter haline gelir. Bu anlatıda da görülen distopik unsurlar, yine alegorik bir toplumsal esaret temasına denk düşer.

Alametler Kitabı

Derin Soruşturma

Geçtiğimiz yıl bir öykü kitabıyla okurlara ulaşan Gaye Boralıoğlu’nun Alametler Kitabı'na da değinmeden geçmek olmaz. Edebi geçmişinde sert gerçekçi bir tarzda toplumsal sorunları ele alan Boralıoğlu, bu kez gerçeğin eğilip büküldüğü post-truth çağının ruhuna uygun öykülerle karşımıza çıkarken, fantazma ve gerçeklik arasında gidip gelen çok sayıda kahramanın yolculuğunu anlattı bizlere. Pandeminin de etkisiyle ama onu aşan bir imgelemeyle, diğer insanlara dokunması yasaklanmış karakterler de gördük, bir kamyon kasasından kafasını çıkarıp bakması dahi sakıncalı olan kaçak göçmenler de. Ya da orta sınıf bir ailenin çocuk yapmak yerine barınaktan çocuk seçmeye çalıştığı hikayede, kafesler içinde sergilenen Afrikalı, Ukraynalı, Suriyeli vb birçok çocuğun masumiyetiyle kurgulanan mekanın duygusuz karanlığı iç içe geçti ve karmaşık duygular yaşamamıza yol açtı. Özellikle Derin Soruşturma adlı öykü, herhangi bir şeyle suçlanan insanların ne denli tesadüflere ya da akıl almaz olaylara bağlı olarak kaderlerinin çizilebileceğini düşündürmesiyle dikkat çekti. Rüya ile gerçeğin iç içe girdiği bu kafkaesk hikayede, ister komplo diyelim ister bellek yitimi, işlemediğini düşündüğü bir suçla ilgili gazeteye manşet olan bir adamın yaşadıkları anlatılıyordu. Hiçbir şeyden haberi yokken bu olayla karşı karşıya kalan zavallı kahraman, tedirgin bir uykuya daldığında gördüğü rüya yüzünden bir daha asla özgür olamayacaktı. Ki aslında, olup bitene bakılırsa, normal yaşantısında da özgür olmadığı anlaşılacaktı.

Esaret ya da hapishane teması, son yıllarda böyle ele alınıyor diyebiliriz. Elbette bu yazıda çok sınırlı örnekler üzerinden konuya yaklaşmaya çalıştığımı belirtmeme gerek yok. Fakat netice itibarıyla, post-truth çağının etkisindeki insanlık, zihnindeki binlerce yıllık imgeleri de yeni bir forma sokmaya çalışıyor gibi. Kafka’yla ve klasik distopyalarla başlayan zihnin esareti imgesi, yeni dönemde edebiyatın ana izleklerinden biri olmaya doğru gidiyor. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.